بَابُ الْبَوْلِ قَائِمًا

: : هذه القراءةُ حاسوبية، وما زالت قيدُ الضبطِ والتطوير،   

بَابُ الْبَوْلِ قَائِمًا

: هذه القراءةُ حاسوبية، وما زالت قيدُ الضبطِ والتطوير،  

: : هذه القراءةُ حاسوبية، وما زالت قيدُ الضبطِ والتطوير،   

21 حَدَّثَنَا حَفْصُ بْنُ عُمَرَ ، وَمُسْلِمُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ ، قَالَا : حَدَّثَنَا شُعْبَةُ ، ح وَحَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ وَهَذَا لَفْظُ حَفْصٍ عَنْ سُلَيْمَانَ ، عَنْ أَبِي وَائِلٍ ، عَنْ حُذَيْفَةَ ، قَالَ : أَتَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سُبَاطَةَ قَوْمٍ فَبَالَ قَائِمًا ، ثُمَّ دَعَا بِمَاءٍ فَمَسَحَ عَلَى خُفَّيْهِ ، قَالَ أَبُو دَاوُدَ : قَالَ مُسَدَّدٌ : قَالَ : فَذَهَبْتُ أَتَبَاعَدُ فَدَعَانِي حَتَّى كُنْتُ عِنْدَ عَقِبِهِ

: هذه القراءةُ حاسوبية، وما زالت قيدُ الضبطِ والتطوير،  

A tradition from the Prophet (sal Allaahu alayhi wa sallam ) conveying similar meaning.

The version of Jarir has the wording : he did not cover himself while urinating.

The version of Abu Mu'awiyah has the wording: he did not safeguard himself (from urine).

(23).Huzeyfe (r.a.)'dan; şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber bir kavmin çöplüğüne geldi, ayakta küçük ab-dest bozdu ve su istedi.

£113]

(O su ile abdest aldı. Sıra ayaklarına gelince) mestlerinin üzerine mesh yaptı."

Ebü Dâvûd der ki: Müsedded'in bildirdiğine göre Huzeyfe (r.a.) demiştir ki ben, Hz.

Peygamberin abdest bozarken yalnız kalmak isteyeceğini düşünerek oradan



uzaklaşmak istediğimde, Resulüllah beni çağırdı. Ben de hemen arkasında

LlMi

(Resulüllah'a sütre olması için) durdum."



Açıklama

Peygamber Efendimizin ayakta abdest bozuşunun sebebi üzerinde aimler ihtüâf
etmişlerdir

İmam Şafiî hazretlerine göre bunun sebebi şudur: Arablar bel ağrısından dolayı ayakta
bevl ederlerdi. Belki de Cenab-ı Fahr-i Kâinât'da böyle bir ağrı vardı (onun için ayakta
abdest bozmuştu.)

Bu konuda şöyle diyenler de vardır: Çöplük, necaset mahalli olduğu için oturmaya
müsait değildi. Bundan dolayı Resul-i Ekrem, devamlı oturarak küçük abdest bozması
âdet-i seniyyeleri olduğu halde böyle ayakta bevl etti. Fakat sidiğin sıçramayacağı
yerlerde ayakta bevl etmenin caiz olduğunu göstermek için böyle hareket etmiş olması
ihtimâli daha da kuvvetlidir.

el-Askalânî'nin Fethu'l-Bâri'de beyân ettiğine göre Ebû Avâne ve İbn Şahin Hz.
Aişe'den gelen şu hadislerle ayakta bevl etmenin neshedildiğine hükmetmişlerdir:
"Resul-i Ekrem (s. a.) Kur'an kendisine nazil olalidan beri, hiç ayakta
£1151

bevletmemiştir."

"Kim size Resul-i Ekrem ayakta bevletti derse, inanmayın,- o ancak oturarak
£1161

bevlederdi."

Fakat gerçekte bu hadisin neshedildiği kanaati yanlıştır. Çünkü Hz. Aişe, Resûlullah'ın
sadece evdeki halini bilir. Halbuki sahâbinin büyüklerinden Hz. Huzeyfe'nin
şehâdetine göre Allah Resulü Medine'de bir çöplükte ayakta küçük abdest bozmuştur.
Keza Hz. Ali Hz. Ömer ve Hz. Zeyd b. Sâbit'in de ayakta bevl ettikleri sabittir. Bütün
bu durumlar ayakta bevletmenin mekruh olduğunu fakat sidik çisintisinden emin
olunduğu zaman kerâhetsiz olarak caiz olduğunu gösterir. Hanefî ve Şafiî fakihlerinin

imi

görüşü de budur.

Nitekim Resul-i Ekrem'den bu hususta herhangi bir yasaklama duyulmamıştır.
Tirmizî'nin Cami'inde beyanına göre âlimlerden bir kısmı ayakta bevletmeye izin
vermişlerdir. Bu hususta nehy, haram ifade etmeyipibaha ifâde eder. Dârîmi
Sünen'inde ayakta bevletmenin mejtruh olduğunu bilmediğini söylemektedir.
Nevevî, "Alimler, Hz. Aişe hadisine istinaden, "ayakta bevletmek mekruhtur"
demişlerse de, bu kerametten muradın kerâhet-i tenzihiyye olduğuna, bir özürden
dolayı ayakta bevletmekte ise, herhangi bir sakınca bulunmadığına hükmetmişlerdir"
der.

İbn Mes'ûd, Şa'bî ve İbrahim b. Sa'd ayakta bevl etmeyi kerih görürler, ayakta bevl
edenin şahitliğini kabul etmezlerdi. İbn Munzir: "Ayakta bevl etmek her ne kadar
mübahsa da oturarak bevl etmek bana daha hoş geliyor" derdi.

İmam Mâlik, tenha bir yerde ayakta bevl etmekte bir sakınca görmemiş "aksi takdirde
mekruhtur" demiştir.

Sonuç olarak ayakta bevletmek, Hanbelî mezhebinde mubah, Malikî-lere göre sıçrama
ihtimali yoksa caiz, aksi takdirde mekruhtur. Alimlerin çoğu "özürsüz olarak ayakta



bevletmek mekruhtur, ancak buradaki kerahet tenzihi kerahettir" demişlerdir.
Nevevî'nin ve Bezlü'l-mechûd yazarının açıklamalarına göre Hanelilerin görüşü de
JIİ81

budur.

Bazı Hükümler

1. Yukarıda zikredilen meşru sebebler bulunduğu zaman ayakta bevletmek câizdir.

2. Seferde olduğu gibi hazarda da mesh câizdir. Çünkü bu çöplük Medine'de idi.

3. Lüzumunda başkalarından yardım istenebilir.

4. Küçük abdest bozan bir kimseye yakın olmak câizdir.

5. Küçük abdest bozarken tesettüre yani edeb yerlerini gizleyip kimsenin görmemesini

0191

temine riâyet etmek gerekir.

13. Kişinin Geceleri Bir Kaba Küçük Abdest Bozması Sonra Onu Yanına
Koyması

[120]

24. ... Hukeyme bint Umeyme annesi Umeyirie bint Rukayka ' nın şöyle

dediğini rivayet etmiştir:

"Nebî (s.a.)'in sedirinin altında hurma ağacından yapılmış bir kap vardı. Geceleyin ona

[121] ri221

küçük abdest bozardı."
Açıklama

Resûl-i Ekrem Efendimizin geceleyin böyle bir kabı kullanması sadece gece vaktine
ait bir hadisedir. Gündüzün buna izin yoktur. Çünkü genellikle geceleri dışarıya çıkıp
uzaklara giderek abdest bozmaya engel çok olur. Işıkların kesildiği veya hiç olmadığı
zamanlarda bu engeller daha da artar. Resul-i Ekrem (s. a.) böyle meşakkatli anlarda
ümmetine bir kolaylık yolu göstermiştir.

Her ne kadar Irakî, "bu uygulama evlerde hela bulunmadığı dönemlere aittir" demişse
de, meşakkat ve mazereti nazara almak lâzımdır. Umumiyetle geceler, meşakkatle
dolu olduğundan hadisin zahir manası ile her zaman amel edilebilir.
Bu hadisin sıhhati üzerinde söz edilmişse de onun değişik senetlerle başkalarından da
rivayet edilmesi sıhhatinde şüphe bırakmamıştır. el-Hasan b. Süfyân'm Müsned'indeki
rivayeti Hâkim Dârekutnî, Taberânî ve Ebû Nu-aym'in Ebû Malik en-Nehaî el-Esved
b. Kays-Nubeyh el-Anezî senediyle Ummu Eymen'den naklettikleri hadis, üzerinde
durduğumuz hadisi takviye eden rivayetlerdendir.

Hurma ağacının mübarek ve saygıya lâyık bir ağaç olduğuna dair hadisle bu hadis
arasında çelişki bulunduğu itirazı yersizdir .Çünkü hurmanın mübarek olduğunu ifâde

£1231

eden hadis, zayıftır. Zayıf ise kaviye mukabele edemez.

Uzun süre bekletilmiş sidik bulunan eve meleklerin girmeyeceğini ifâde eden hadis de
mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerife aykırı değildir. Çünkü kaplarda olan sidikler
uzun bir süre bekletilmek için değil, en kısa zamanda dışarı atılmak için kaba alınır.



£124]



Bazı Hükümler

1. Gecelevm kucük abdest bozmak için evlerde kab bulundurmak caizdir.

2. Kişinin ailesi yanında (adabına riâyet etmek şartıyla) küçük abdest bozması caizdir.

3. Hadis, karyola üzerinde yatılabileceğine delildir. Bunun zühd ve ka-naata aykırı

£1251

olmadığı da bu hadis-i şerifin ihtiva ettiği hükümlerdendir.

14. Nebî (S.A.) ' nin Küçük Abdest Bozmayı Yasakladığı Yerler

25....Ebû Hureyre (r.a.)'den, demiştir ki, Nebî (s.a.) "iki mel' undan sakininiz"
buyurdu. "Ey Allah'ın Resulü, bu iki mel'un nedir?" dediler. Peygamber (s.a.)
"İnsanların gelip geçtiği yol üzerine veya gölgeliklerine abdest bozanın (yaptığı iş)

ri261 ^ ' [127]

dir." cevabını verdi.

Açıklama

"İttika" vikaye kökünden "korunmak" anlamındadır. Birinci ta'nm aslı vav dır.
"Melunlardan sakınınız" sözünden maksat "onların yaptığı işten sakınınız" demektir.
Bu iş ise, yollara ve insanların gölgelendiği ağaçların altına abdest bozmaktır.
Gölgelerinden istifade edilmeyen ağaçların altına abdest bozmakta tabiatıyla bir
sakınca yoktur. Nitekim Allah Resulü böyle bir hurma ağacının altına abdest
bozmuştur.

Laîn, la'net eden, koğan uzaklaştıran ve söven anlamına gelirse de burada başkalarının
söğüp saymasına sebeb olduğundan bu fiil işleyene izafe edilmiştir. Yahut da ism-i
mef ul anlamında kullanılmış bir ism-i faildir. Hat-tâbî bu görüşü tercih etmiştir. Biz

[128]

de tercemeye bunu esas aldık.
Bazı Hükümler

Hadis, sözü geçen yerlere kaza-yi hacette bulunmanın haram olduğuna delalet eder.
Çünkü yerleri pislemek ve kokutmak müslümanlara eziyettir. Şafîîlerden Nevevî ve
Râfıî bu görüştedirler.

[129]

İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir'de bunu büyük günahlardan saymıştır. Mekruh
olduğunu söyleyenler varsa da zahir olan haram oluşudur. Çünkü "onlardan sakınınız"
emrinde "onları işlemeyiniz" nehyi vardır. Nitekim Beyhakî'nin ve taberânî'nin el-
Evsat'ta rivayet ettikleri "Kim mü si limanların gidip geldikleri bir yol üzerine kaza-yi
hacette bulunursa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine
[İM

olsun" hadis-i şerifi de bu işin haram olduğuna delâlet eder. Çünkü lanet,
haramlar için kullanılır. Bu yerler belli bir şahsın özel mülkü ise, buralara abdest



bozmanın haram olduğunda şüphe yoktur. Bu hususta ittifak vardır.

2. Bu hadis, bu işi yapan belli olmadığı zaman ona lanet etmenin caiz olduğuna da
delildir. Yapan belli olursa, lanet edilip edilemeyeceği hususunda ihtilaf vardır. Caiz
olmaması daha sahihtir.

Hâzin'de denilmiştir ki, âsi mü'minlere adını anmadan lanet caizse de, belli bir şahsı
hedef alarak lanet etmek caiz değildir. Çünkü hadiste ad anılmadan lanet edilmiştir.
Buhârî, Müslim ve Ahmed'in rivayet ettikleri "Allah'ın laneti o hırsızın üzerine olsun

imi

ki, yumurta veya ip çalar da eli kesilir" hadisi de bu hususu teyid etmektedir.

3. Lanet konusunda ulemâ demiştir ki, muayyen bir kâfire bile lanet caiz değildir.
Çünkü son deminde iman nasip olup olmayacağı bilinmez. îmanlı olarak gitmesi
mümkündür. Zayıf bir kavle göre de öldürülmeleri caiz olduğuna göre, lanet
edilmeleri de caizdir. Ama isim tayin etmeden kâfirlere lanet edilmesinin caiz
olduğunda ittifak vardır. Nitekim Buhârî ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte
isim zikredilmeden şöyle lanet edilmiştir: "Allah yahudilere ve hristiyanlara lanet

£1321

etsin; onlar peygamberlerinin mezarlarını mescid yaptılar."

4. Talebe tarafından hükmün iyice kavranabilmesi ve öğrenciyi derse teşvik için derli-
toplu ifadelerin kullanılması lâzımdır.

5. Kişinin mü'minlere eziyet verecek hallerden ve insanların lanetini gerektirecek
davranışlardan kaçınması lâzımdır.

£133]

26. ... Muâz b. Cebel (r.a.)'den demiştir ki;

Resulullah (s. a.): "La'jıet vesilesi olan üç şeyi yapmaktan; su yollanna ve kaynaklarına
(insanların uğradığı ve toplandığı yerlere) yol ortasına, gölgelik yerlere abdest

[134] ^ L135]
bozmaktan sakınınız." buyurdu.

Açıklama

Hadis-i şerifte zikredilen "Melâ'in" kelimesi sözlükte "mel-ane" kelimesinin
çoğuludur. "Mel'an" ise, "lanete vesile olan şey" anlamına gelir. Burada bu kelimeyle
kasd edilen; yol, gölgelik, güneşlik gibi insanların istifâdesine yarayan yerlerdir.
Buralara abdest bozulduğu zaman insanlar, oralardan istifâde edemeyecekleri için, bu
işi yapana lanet ederler, söverler, sayarlar.

Misbah'da beyan edildiğine göre, melâin, insanların kendilerine zarar verilmesi ve
rahatsız edilmeleri sebebiyle zarar veren kimselere lanet ettikleri yerlerdir. Buna göre
bu cümlenin mânâsı şöyle olabilir: "Buralarda başkalarının lanetini celbedecek
şeylerden kaçınınız. Çünkü buraları kirleten ve insanların menfaatlerine engel olan
kimselere lanet edilir. Halkın menfaatini İhlâl eden zâlimdir, zâlim ise, mel'undur."
Diğer bir mana da söyledin "Mel'ane" lanete sebep olan fiildir. Öyleyse hadis, "lanete
sebep olan fiillerden sakınınız" demektir ki, müsebbeb zikredilmiş sebeb
kasdedilmiştir. Mecaz-i mürseldir.

"Mevârid" su kanalları, su yollan Kâri'atu't-tarîk yolun ortası, "zili" ise, insanların

£1361

istirahati için tahsis edilen gölgeliklerdir.



Bazı Hükümler



Bu hadis-i şerif su yollarına, su kaynaklarına ve bilumûm yolla ve gölgeliklere,
insanları rahatsız edeceği için, abdest bozmanın haram olduğuna delildir. Bu hususta

[1371

yeterli izahat bir evvelki hadiste verilmiştir.
15. Banyolarda Abdest Almak

£1381

27. ...Abdullah b. MuğaffelMen demiştir ki; Resûlüllah (s. a.) şöyle buyurdu:
"Hiç biriniz yıkanacağı yere küçük abdest bozup sonra da orada yıkanmaya (Ahmed b.
Hanbel rivayetinde: "abdest almaya") kalkmasın. Çünkü gönle dolan vesveselerin

£1391

çoğu bundan ileri gelir."
Açıklama

Hadis-i şeriften geçen istib'âd ifâde eder. Yani, "akıllı bir kimsenin küçük abdestini
bozduğu yerde yıkanması ihtimal dahilinde değildir" demektir. Biriniz gusledeceği
yere işerse; sonra, nasıl olur da orada gusledebilir, manasına da gelir.nün mahzûf bir
müb-tedânm haberi olarak mahallen merfu' olması, nin üzerine atfedilerek sükûnu ve
muzmar bir ile nasb, caizdir. Buna göre hadis-i şerjfm manası şöyle ifâde edilebilir:
"Sizden biri yıkanacağı yere bevletmesin. Eğer bevlederse, artık orada yıkanmasın"
Nevevî, kelimesinin mensûblu (sonu üstün) okunmasına itiraz ederek, "Böyle
okunması halinde yıkanmak ile abdest bozmak beraber yasaklanmış olur ki,
yıkanmaksızın yalnız abdest bozmaya izin verildiği manası anlaşılır. Halbuki bunu hiç

£140]

kimse söylememiştir"

Hadis-i şerifte, bevletmenin yasaklanışının sebebi, oradan sıçrayan çisintiler
yüzünden, yıkanan kimsenin vesveseye düşmesidir. Demek ki yıkanmakla
bevletmenin bir arada yasaklandığı manası bu hadisten anlaşılabilir. Binaenaleyh
buradan yıkanılmadığı takdirde gusulhânede küçük abdest bozmanın caiz olduğu
manasım çıkarmak yanlıştır. Nevevî merhumun anladığı bu mananın doğruluğu kabul
edilse bile bu, lâfız yoluyla (mantık) değil, ancak mefhûm yoluyla anlaşılan bir
manadır. Bir başka ifâdeyle hadis-i şerifte bu manayı dile getiren bir kelime yoktur.
Hem de bu mana hadis-i şerifte belirtilen yasak sebebine ters düşer. Zira idrar
sıçramasından herkes vesveseye kapılır. Oraya birisi küçük abdest bozup da yine aynı
yerde başka birisi yıkansa o da aynı şekilde vesveseye kapılır. Yani sadece küçük
abdest bozan kişi kendi yıkanmasa bile orada yıkanan başkalarına da vesvese verebilir.
İbn Dakîki'l-îd demiştir ki: "Evet bu hadîs-i şeriften, bevletmekle yıkanmanın beraber
yasaklandığı 'nin mensûb okunuşuna bağlı olarak anlaşılır. Yıkanılan yerlere sadece
abdest bozmanın yasaklandığı ise başka hadis-i şeriflerden anlaşılır. "
Buradaki nehy, kerahet-i tenzihiye ifâde eder. Hadis-i şerifte geçen visvâs
"hadisünnefs" denilen insanın içine dolan fakat karar haline gelemeyen (iç kuruntusu,
vehm) düşüncelerdir.



İnsanın gönlüne gelen düşünceler sırasıyla şunlardır: 1) Hâcis, 2) Hatır, 3) Hadîsü'n-

Nefs, 4) Hemm, 5) Azm.

Bu beş düşünce şöyle anlatılır:

Hâcis: Bir fikrin kalbe ilk defa gelmesine;

Hatır: Bir fikri kalbe geldikten sonra kalbde biraz eğleşip o işin yapılması veya
yapılmaması için kalbin onunla meşgul olması;

Hadfsü'n-Nefs: Kalbe gelen bu fikrin yapılıp yapılmaması hususunda tereddüde düşüp
bir kararsızlık içine girmek;

Hemfli: Bundan sonra yapıp yapmamak cihetlerinden bir tarafı tercih etmek safhası
gelir ki, buna da "hemm" denir.

Daha sonra da Azm: -buna azm-i musammem de derler- mertebesi gelir. Gönle gelen
fikrin son mertebesidir. İnsanlar ancak bu mertebeden mesuldürler. Bunun içindir ki,
bazı müfessirler:

"Siz içinizdekileri açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker;

£1411

dilediğine bağışlar, dilediğine azab eder, Allah her şeye hakkıyla kadirdir." âyet-i

kerimesini "azm-i musammem mertebesidir" diye tefsir etmişlerdir.

"Cenab-ı Allah ümmetimi kainlerine gelen düşüncelerden dolayı affeyledi. Söz ve fiil

haline gelmedikçe onlardan dolayı hesaba çekmeyecektir" hadisi de bu mevzuya ışık

tutmaktadır.

Abdullah b. Abbâs (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen şu kudsî hadis de bütün bu
mertebe ve safhaları izaha kâfi gelmektedir. Peygamber (s. a.) Efendimiz, Allah'dan
naklederek şöyle buyurmuştur: "Allah iyilikleri de kötülükleri de takdir etti." sonra
bunları açıklayarak buyurdu ki; "Her kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapmazsa
Cenab-ı Hak onu kendi katında tam bir iyilik olarak yazar. Eğer hem niyetlenir, hem
de o iyiliği yaparsa on İyilik sevabı yazdırır. Ve bu sevabı yedi yüz hatta daha da fazla
arttırır. Her kim de fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse Allah (Teâla) onun
için tam bir iyilik sevabı yazdırır. Eğer fenalığı kasdeder ve işlerse onu bir günah
£142]

olarak yazdırır."

Eğer bu kelime vesvfıs diye vâvm üstünü ile okunursa, o zaman insana vesvese veren
şeytânın ismi olur ki, böyle okumak da caizdir. O takdirde mana; "Şeytanların verdiği

£1431

vesveseler ekseriyetle yıkanılan yerlere bevletmekten ileri gelir" şeklinde olur.
Bazı Hükümler

1 Bu hadis-i şerif temizlik yapılan yerlere küçük abdest bozmanın yagak olduğuna
delâlet eder..

2. Yine bu hadis, emir bi'l-ma'ruf, nehiy ani'l-münker yapan kimsenin sözünün kabul
görmesi için telkin ettiği meselelerin sebeplerini ve neticelerini iyice açıklaması
gerektiğine delildir,

3. İnsanın kendisine zarar verecek şeylerden uzak durması gerekir.

4. Halkın yönetimim elinde tutan kişilerin onları hayırlı işlere iletip zararlı işleri terke
teşvik etmesi gerekir.

28....İbn Abdurrahman Humeyd el-Himyeri dedi ki: "Ben, Ebû Hureyre gibi (3-4 sene)



Resulullah (s. a.) ile sohbette bulunmuş bir sahabiye rastladım. O zat: "Resulullah (s.a.)
bizim herhangi bîrimiz sık sık taranmasını ve yıkandığı yere küçük abdest bozmasını
yasakladı"
£1441

dedi.

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen ve ismi verilmeyen kimse sahâbî olduğu için hadisin sıhhatine
zarar vermez. Çünkü ehl-i sünnete göre sahâbîlerin hepsi itimada şayan âdil kişilerdir.
Bununla beraber bu kişinin Hakem b. Amr el-Gifarî, Abdullah b. Sercis ve Abdullah
b. Mugaffel olduğuna dâir rivayetler de bulunmaktadır.

"Ebû Hureyre gibi sohbet etmiş" olmasından maksat, müddet bakımındandır.
Nesâî'nin rivayeti: "Ben Resul-i Ekremle 4 sene sohbet etmiş bir kimse ile karşılaştım"
£145]

şeklindedir.

Resûl-i Ekrem'in her gün sık sık taranmaktan nehycdişinin hikmeti; erkeğin bunu bir
zevk haline getirerek, şahsiyeti ile bağdaşmayan ölçülere varacak mübalağalı
süslenmelere yol açması ve sık taranma sebebiyle saçların döküleceği, ihtimalidir. Zira
erkekler daha büyük görevler için yaratılmışlardır.

îbn Hacer, Şemail Şerhi'nde: "Resûlullah (s.a.) her gün saç taramaktan nehyetti. Bir
gün ara ile taranmakta ise sakınca yoktur. Hergün sık sık yapılması ise süslenmede
aşırılığa ve ancak kadınlara yakışan bir süs düşkünlüğüne yol açar" demiştir.
İbnü'l -Arabî ise aynı konuda şunları söylemiştir: "Her gün taranmak gösteriştir,
yapmacık bir harekettir. Hiç taranmamak ise insanın yaratılışmdaki nezafeti değiştirip
kendisini başka bir şekle sokması demektir. Bir gün arayla taranmak ise, sünnettir."
Nitekim (4159) numaralı hadis-i şerif de bunu te'yid eder: "Resûl-i Ekrem (s.a.)
taranmaktan nehyetti; ancak bir gün arayla taranmak müstesna. "Bu Hadis-i şerif,
Nesâî'nin rivayet ettiği "Ebû Katade'nin uzun kâkülü vardı. Resul-i Ekrem (s.a.) "onu
her gün tara" cevabını verdi" hadisine zıd değildir. Çünkü oradaki nehy, karışık
olmayan, hergün taranmaya muhtaç olmayan saçlar içindir. Amma Ebû Katâde
Hazretierininki gibi karışan veya hergün taranmaya muhtaç olan saçlar bu yasağın
içine girmezler. Keza bu hadis-i şerif Tirmizi'nin Şemâil'de rivayet ettiği, Allah
Rasulünün sık sık tarandığına dair olan hadise de zıt değildir. İhtiyaç varken hergün
saç taramak saçları sık sık taramak demek değildir. İbyâ'da yer alan Allah Resulünün
günde iki defa tarandığına dair haberin hiç bir muteber hadis kitabında bulunmadığını
İhya sârini Ez-Zebîdî haber veriyor. Netice olarak yasağa konu olan taranma, hastalık
haline gelen sebepsiz taranmadır. Bu konu (4161) numaralı hadis-i şerifle

£1461

tamamlanmaktadır.
Bazı Hükümler

1. Bu hadîs-i şerif erkeklerin ihtiyaç yokken her gün taranmasının mekruh olduğuna

0421

delâlet eder. Çünkü bunda süse düşkünlük ve mübal ağa vardır. Bu ise erkeklik
vakarına yakışmaz. Ancak kadınlar böyle değildir. Onlar hakkında zinet yasak



değildir. Üstelik onlar zinet mahallidir.

2. Bu hadis insanın vaktini dince matlûb olmayan işlerde zayi etmemesini emreder.

3. Keza insanın temizlik yaptığı mahalleri kirletmemesi de bu hadis-i şerifin ihtiva
ettiği hükümlerdendir. (Bu üçüncü madde ile ilgili açıklama bir evvelki hadiste
geçmiştir.)

16. Delik Ve Çatlaklara Küçük Abdest Bozmak

29.... Abdullah b. Sercis'den rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem (s.a.) deliklere
işemekten menetmiştir. Hişam'm dediğine göre Katâde'ye "deliklere küçük abdest
bozmak niçin çirkin sayılıyor?" dediler. O da cevaben; "Onların cinlerin barınağı

[148] [149]
olduğu söylenirdi" dedi.

Açıklama

Cin konusunda dördüncü hadisin şerhinde tafsilat verilmişti.Ancak burada şunu ilâve
edelim ki, cin gözle görülmeyen şeylere denildiğinden burada kasdedilen daha ziyâde
yarıklara ve deliklere saklanan zararlı böcekler ile malum cinlerdir. Onlara zarar

£1501

vermemek ve zarara da uğramamak için oralara bevletmek hoş görülmemiştir.
Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerif zararlı böceklerin eğleştikleri delikye çatlaklara küçük abdest
bozmanın kerahetine delâlet eder. Çünkü burada hayvanlara zarar vermek ve onlardan
zarar görmek mümkündür. Bu kerahet, zarar verecek bir hayvanın veya öldürülmesi
yasak olan bir hayvanın bulunması ihtimali dolayısıyla söz konusudur. Orada zararlı
bir hayvanın bulunduğu kesinlikle bilinirse, o zaman oraya bevletmek haram olur.

2. Zararından korkulan yerlerden uzak durmak lâzımdır.

3. Resûlüllah (s.a.)'in ümmetine olan şefkatine, bu hadis-i şerifte açık bir delâlet
vardır.

4. Bir toplumun idaresini üzerine alan kişinin onları toplumun zararına olan işlerden

Lİ5U

nehyetmesi, faydasına olan işlere teşvik etmesi lâzımdır.

17. Kişinin Heladan Çıktıktan Sonra Ne Söyleyeceği?

30....Ebû Burde dedi ki: "Bana Aişe'nin rivayet ettiğine göre, Nebiyy-i Ekrem (s.a.)

ri521 ri531

heladan çıktığında; "(Ey Allahım) affını isterim" derdi.
Açıklama

Bu hadis-i şerifte "belâdan çıkmak" kelimesiyle mutlaka ihtiyaç gidermek için tahsis
edilmiş tuvaletlerden çıkmak kasdedilmiş değildir. Burada kast edilen kaza-yi hacet
edilen yeri terk etmektir. Binaenaleyh insan kırda da olsa abdest bozulan yeri terk



edince demelidir.

Resul-i Ekrem (s.a.)'in abdest bozduktan sonra mağfiret talebinde bulunmasının
hikmeti üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunları şöyle özetlemek
mümkündür:

1. Kaza-yi hacet esnasında zikri terk etmek mecburiyetinde kaldığı ve zikri terk ettiği
için istiğfar etmiştir. Bu görüşe "iyi ama Hz. Peygamber abdest bozarken zaten
zikretmemekle yükümlü idi. Binaenaleyh o burada zikri terketmekten dolayı sorumlu
değil ki bu yüzden istiğfar etsin" diye itiraz edenlere şöyle cevap verilebilir: "Abdest
bozmaya sebep olan şey, yiyip içmektir, o da bir şehvetin eseridir.İşte bu şehvet
neticesinde helâya gitmek ve orada zikri terk etmek durumunda kaldığı için kendisini
kusurlu görüp istiğfar etmiştir."

2. Allah Resulü Cenab-ı Hakkın verdiği nimetleri hazmetmek, menfaatlerini vücutta
tutup zararlı kısımlarını dışarı atmak gibi nimetlerine şükürden âciz kaldığı için
mağfiret dilemiştir. Uygun olan da budur.

3. Kazayı hacet anında ve onun dışında Allah'tan asla gafil olmayan Resûl-i Ekrem

£1541

Peygamber olarak ümmetini eğitmek için böyle davranmıştır.
Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerif kazayı hacet eden kişinin ister helada ister kırda olsun "Gufrâneke"
demesinin sünnet olduğunu,

2. Sahabe hazretlerinin, Resûlüllah'm sünnetini tesbit uğrunda ne kadar hırslı
olduklarını, özel hayatında bile onu çok yakından takib ettiklerini açıkça ifâde

£1551

etmektedir.

18. İstibra Ederken Erkeklik Organına Sağ El İle Dokunmanın Keraheti

£1561

31. ...Ebû Katâde dedi ki: Resulüllah (s.a.) "Sakın sizden biriniz küçük abdestini
bozarken erkeklik uzvuna sağ eliyle dokunmasın. Helaya gittiğinde sağ eliyle

0521

silinmesin. Su içtiğinde de bir nefeste içmesin" buyurdu.
Açıklama

Resûlullah (s.a-) âdet-i seniyyeleri icâbı sağ elini yiyeceğine ve içeceğine, sol elini de
temizlik işlerine tahsis etmişti. İnsan buna dikkat etmediği takdirde, yeme-içme
anında bu eliyle daha evvel temizlediği pisliği hatırlar ve iğrenebilir. Bu hususta arka
ve kadının ferci de aynıdır. Zahirîlere göre buradaki nehy, haram ifâde eder.
Binaenaleyh sağ elle zaruret olmadıkça taharetlenmek haramdır. Bu şekildeki taharet
makbul değildir, iadesi lâzım gelir. Şâfıîlerle, Hanbelîlerden bazıları da bu
görüştedirler. Taharet esnasında sağ elle silinmenin hükmü ise, cumhura göre tenzihen
mekruhtur. Zahirîler bunun da haram olduğu görüşündedirler.

Hadis-i şerifin hükmü acaba sadece küçük abdest bozma anma mı aittir, yoksa bunun
dışında da zekere dokunmak yasak mıdır? Bu konu ulemâ arasında tartışmalara sebep



olmuştur. Hadis metnindeki "bevlederken" tâbiri, her ne kadar bu hükmün ancak
küçük abdest bozmaya ait olduğu kanaatini hasıl ediyorsa da Müslim, Tirmizî ve
Nesâî'nin rivayet ettikleri hadislerde aynı konu "bevlederken" tâbiri kullanılmadan
anlatılmıştır. Binaenaleyh mevzumuzu teşkil eden hadisteki bevletme anıyla kayıtlı
olarak zikredilen zekere dokunma yasağı, diğer hadislerde kayıtsız olarak
zikredildiğinden bevlin dışında da söz konusu olur mu? Bazıları bu yasak sadece
bevletme anına hastır, bevletmenin dışında sağ elle dokunmada bir beis yoktur
demişlerdir. Munâvî bu görüşü benimseyenlerdendir.

Bazıları ise, sağ elle zekeri tutmak her zaman yasaktır demişlerdir, Nevevî
bunlardandır. Cumhura göre, ilerde geleceği gibi taharet anında avret yerlerine sağ elle

£1581

dokunmak tenzihen mekruhtur.

Suyu bir nefeste içmek ise, su içme âdabına uymayan bir harekettir, ts-lâmî edebe göre
su üç nefeste içilir ve her defasında mesmele çekilir ve sonunda "elhamdülillah" denir.
Bir defada içmek ise, aradaki besmele ve hamdeleleri terke sebeb olacağından
mekruhtur. Resul-i Ekrem (s.a.)'in sünnet-i seniyyeleri bu şekildedir.
Bir nefeste içmekte, ağızdan ve burundan gelen akıntının suya karışması ve ağız
kokusunun kaba sinmesi ve neticede o kabdan su içenlerin iğrenmesi söz konusudur.
Aynı zamanda bir nefeste içilen su mideye çöküp kalacağından hem mide için
zararlıdır, hem de ciğer ağrılarına sebeb olur. Bir hadiste beyân edildiğine göre, "ciğer

£1591

ağrısa bir solukta su içmektendir." Resûl-i Ekrem pek çok hadis-i şeriflerinde bir
defada su içmekten nehyetmiş bunun şeytan içişi olduğunu söylemiştir. Müsned-i
Firdevs'te yer alan merfu bir hadiste Efendimiz, "suyu emerek içiniz, bir defada

£1601

içmeyiniz, çünkü ciğer ağrısı bundandır" buyurmuştur.
Bazı Hükümler

Bu hadis abdest bozarken avret yerini sağ el ile tutmanın, sağ elle taharetlenmenin
nehyedildiğine, bir nefeste su içmenin kerahetine ve sağ eli pisliklerden korumanın
gereğine delâlet etmektedir.

£161]

32.. ..Resûl-i Ekrem (s.a.)'in zevcesi Hafsa (r.anha)'dan, demiştir ki; "Nebi (s. a.)
sağ elini yemek, içmek ve giyinmekte, sol elini de bunların dışındaki işlerde
[162]

kullanırdı."
Açıklama

Resul-i Ekrem (s. a.) Efendimiz şerefi ve kerametinden dolayı yemek, içmek ve elbise
giymek gibi işlerde sağ elini kullanırdı. Taharetlenmek ve burun temizlemek gibi
işlerde ise, sol elini kullanırdı. Resul-i Ekrem'in sağ elini tahsis ettiği işler sadece bu
üçü zannedilmemeli-dir. Aslında bütün şerefli işlerde sağ elini kullanmayı ve sağdan
başlamayı severdi. Nitekim bir hadis-i şerifte ifâde edildiği gibi "Resul-i Ekrem (s.a.)
taranırken, ayakkabısını giyerken, abdest alırken ve bütün şerefli işlerini yaparken,



sağı kullanmak hoşuna giderdi" (bk. 4140 numaralı hadis).

Nevevî der ki, din-i mübin-i islâm'da sağı kullanma devamlı bir kaidedir. Şerefli
işlerde buna riâyet edilir. Elbise giymek, mest giymek, mescide girmek, misvak
kullanmak, sürme çekmek, tırnak kesmek bıyık kırpmak, saç taramak, koltuk altını ve
başı tıraş etmek, namazın sonunda selâm vermek, abdest uzuvlarını yıkamak, heladan
çıkmak, musafaha etmek, yemeği yerken kaşığı, su içerken bardağı sağ elle tutmak,
Hacer-i Esved'i selâmlamak gibi... Bunların zıddı olanlarda ise, sol el kullanılır. Elbise

[İ63]

ve mest çıkarmak gibi...
Bazı Hükümler

1. Bu hadis iyi işlerde sağ el kullanmanın gereğine delâlet eder.

2. Örnek alınması kastiyle ehl-i ilmin Allah Resulü'nün hadislerini Ümmet-i
Muhammed'e nakletmelerinin ehemmiyetine bu hadis-i şerif delildir.

33. ...Hz. Aişe, (r.anhâ)'dan rivayete göre demiştir ki; "Resûlul-lah (s.a)'in sağ eli,
temizliği ve yemek yemesi içindi. Sol eli ise, hela (dakileri ve diğer pislikleri)

Lİ641

temizlemesi (ve çirkin şeyler) içindi."

Bu hadis-i şerif ile ilgili açıklama bir evvelki hadiste geçmiştir.
34. ...Hz. Aişe (r.anha)'dan bir başka senedle bir önceki hadisle aynı anlamda (ayrıca)
£165]

rivayet edilmiştir.

19. Abdest Bozarken Gizlenmek

35....Ebû Hureyre'nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Fahr-i Kâinat Efendimiz şöyle
buyurmuştur: "Gözlerine sürme çeken kimse tek sayıda çeksin. Böyle yapan iyi yapmış
olur. Yapmayana da günah yoktur. Taşla taharetlenen de tek sayıya riâyet etsin. Böyle
yapan iyi yapmakla beraber yapmayana günah yoktur. Yemek yiyen dişlerinin
dibinden ayıkladığı kırıntıları dışan atsın. Ağzındakini de dili ile toplarsa yutsun.
Böyle yaparsa iyidir. Yapmazsa zorluk yoktur. Abdebt bozmak isteyen gizlensin.
Gizlenecek yer bulamayan kimse kum biriktirerek onu arkasına alsın. Çünkü şeytan
insan oğullarının oturaklarıyla oynar. Kim böyle yaparsa iyi yapar, yapmazsa, zorluk
[1661

yoktur."

Ebû Dâvud der ki; Bu hadisi bu şekilde Ebû Asim Sevr'den rivayet etmiş ve ancak
seneddeki el-Husayn el-Hubrânîyerine Husayn EI~ Hımyerî demiştir.
Yine Ebû Dâvud dedi ki: Bu hadis-i şerifi bir de Abdülmetik b. El-Sabbah, Sevr'den
rivayet etmiştir. O da Ebû Saîdyerinde, Ebu Sa-id el-Hayr demiştir. Ebû Dâvud dedi

£1671

ki; Ebû Saîd el-Hayr ashâb-i Kiramdandır.
Açıklama



Sürme çeken kişinin tek sayıya riayet etmesi iki şekilde olur.Birincisi her göze üstüste



üç kere sürme çekmekle olur ki, bu Nebiyy-i Zişan'm sünnetidir. Şemâil'de beyân
edildiğine göre Efendimizin bir sürmeliği vardı. Her gece üç defa sağ gözüne üç defa
da sol gözüne çekerdi.

İkincisi: Her iki göze çekilenlerin toplamının tek sayı olmasıdır. Üçlemek Nebiyy-i
Ekrem'in uygulamasıdır. Yoksa bîr defa çekmekle tek sayıya riâyet edilmiş olurdu.
Aynî merhum, "burada kast edilen (1, 3, 5) gibi mutlak tek sayıdır" diyor.Hadisteki
emir nedb için olduğu gibi irşâd için de olabilir. Yani "yapılırsa sevabı var" demektir.

£1681

Zira Resûl-i Ekrem (s. a.), "Allah tektir, teki sever" buyurmuştur.
Eğer buradaki emr irşâd içinse, faydası dünyevîdir, nedb içinse faydası uhrevîdir.
Çünkü irşâd iie nedbin farkı budur. Nedb, sevabı ahirette olan işleri; irşad; menfaati
dünyaya ait olan tavsiyelerdir. Binaenaleyh Sünnet-i Seniyyeye uymak gayesiyle bu
hadisle amel etmek mendûp, tıbbî faydalar sağlamak gayesiyle amel etmek de irşâddır.
Sürmenin tıbbî faydaları vardır. Gözün hararetini alır, gözde kurumayı önler, göz
nurunu arttırır, zararlı maddeleri imha eder. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur
ki, "Size sürme taşı lâzımdır. Çünkü o gözün nurunu arttırır ve kirpikleri
£1691

geliştirir." Hadis-i Şerifteki emirlerin hiç birisi farziyyet ifâde etmiyor. Bunu
hemen emrin arkasında gelen "Eğer yapamazsanız günah yoktur" beyânından an-
lıyoruz.

Hadiste sözü geçen İsticmâr: Taş ile taharetlenmek demektir. Bunda da tek sayıya
riayet mendubtur. Terkinde günah yoktur. Eğer bir taşla taharet hasıl olmuşsa,
üçlemeye lüzum yoktur. Fakat kişinin durumuna göre bazı hallerde beş veya yedi de
kullanılabilir. Bu Ebû Hanife hazretlerinin ve talebelerinin görüşüdür.
Mak'ad, hadis metninde bulunan kelimesiyle kast edilen, insanın oturağı veya kaza-yi
hacet edilen yerdir. İnsan açık bir yere oturursa insanların dikkatini çeker, avret
mahallini görürler veya rüzgâr eser de idrar çisintileri onun bedenini ve elbisesini
batırır. Bütün bunlar şeytanın oyunudur. Çünkü şeytan insan için ancak kötülük
düşünür. Kazayı hacet yerleri zikrden uzak olduğu için şeytanların oynaştığı yerlerdir.
Kum yığını ve benzeri sütrelerin arkasına gizlenen evvela farzı yerine getirir. Çünkü
setr-i avret farzdır.Bu itibarla mazeretsiz olarak onu açamaz, imkân bulamaz da

[170]

mecburen açıkta abdest bozarsa günah, yapana değil, bakanadır.
Bazı Hükümler

1. Sürme çekmek menduptur. Çekilirse âhirette sevabı vardır Terk edilirse günah
yoktur.Aynı zamanda tek sayıya riâyet menduptur.

2. Taş ile taharetlenmek meşrudur. Tek sayıda olması menduptur.

3. Dişlerin aralarının ayıklanması ve çıkan şeylerin dışarı atılması da menduptur. ayet
dilin ağızda dolaştırılmasıyla dişlerin üstünden ve damaktan bir şey çıkarsa, bunların
yutulması mendubtur.

4. Keza hadis, abdest bozma esnasında insanın bir sütre arkasına gizlenmesi
gerektiğine, zikrullahdan uzak olduğu ve kaza-yi hacet mahalli olan yerler cinlerin
oynaştığı yerler olduğundan, oralarda insanlara zarar verebileceklerine delâlet eder.

um

Bu husus 6. hadiste de açıklanmıştı.



20. Taharette Kullanılması Yasaklanmış Olan Şeyler



36....Şeybân el-Kıtbânî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Mesleme b.

um

Muhalled Ruveyfî b. Sâbit'i Mısır'ın aşağı kısımlarına emir tayin etti, Şeybân

der ki, Alkam denen yere gitmek isteyen Ruveyfî* ile Kümü Şeriyk'den Alkamâ'ya,
yahut Alkamâ'dan Küm-i Şeriyk'e kadar beraber yolculuk yaptık. Ruveyfî dedi ki:
Bizlerden birisi Resul-i Ekrem (s. a.) devrinde cihaddan elde edeceği ganimetin yarısı-
nı ona vermek ve yansım da kendisinin olmak şartıyla bir din kardeşinin arık devesini
isterse alıp cihada giderdi. Şayet kendisine ganimetten bir pay düşerse okun temreni
ile tüyü kendisinin olur; ağaç kısmı da din kardeşinin olurdu. Ruveyfî' der ki: Resul-i
Ekrem (s.a.) bana dedi ki:

"Ey Ruveyfî' umanın ki sen, benden sonra uzun zaman yaşarsın. Şu insanlara söyle ki;
kim sakallarını bağlarsa veya boynuna (nazar için ip veya boncuk) takarsa yahut
hayvan tezeği ile veya kemikle taharet yaparsa Muhammed (s.a.) ondan
[173]

beridir."
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen ganimet, harp sonucu müslümanlarm eline geçen maldır.Fey' ise,
harb yapmadan ele geçendir.

Hadis-i şerifte geçen ganimetten elde edilen malın yansı karşılığında hayvan
kiralamak hâdisesi ise, bu ücreti olduğu gibi caiz gören Evzaî ve îbn Hanbel için bir
delildir. Fukahâmn ekserisi bu görüşü kabul etmemişler ve bu dununda, Mücâhid'in,
hayvan sahibine ücret-i misi ödemesi gerektiğini söylemişlerdir.Hattabî'de bu
görüştedir.

Bu konuda hadis-i şeriften anlaşılan şudur: Bazan elimize çok ganimet geçerse de
bazan da bir ok gibi çok az bir şey geçerdi ve bunu aramızda paylaştırdık. Okun tüy ve
demir kısmım birimiz alırsa , ağaç kısmını da diğerimiz alırdı, İslâmiyetin
başlangıcında durum böyleydi. Bu sözleriyle Ruveyfî' ilk müslümanlardan olduğunu
hatırlatmak, dolayısıyla, söyleyeceği sözün dikkatle ve kabul kulağıyla dinlenmesi için
ikazda bulunmak istemiştir.

Hattâbî'ye göre, ganimet, bölüşülmesi mümkün ve fayda sağlayan bir mal ise,
bölüşülmelidir. Değilse taksimini istemek uygun değildir. Meselâ okun parçalan olan
tüy ve demirden her biri yalnız başına işe yarayabilir. İnci tanesi ise, bölüşüldüğü
takdirde hiç kimsenin işine yaramaz.

"Benden sonra uzun zaman yaşarsın" sözü, ResuM Ekrem (s.a.)'in mucizelerindendir.
Hakikaten Ruveyfî' (r.a.) hazretleri, uzun zaman yaşamıştır. Çok ihtilâflara şâhid
olmuştur. Hicretin 56. senesinde Afrika'da vefat etmiştir.

Sakalı düğümlemek, umumiyetle onu kıvırcık hale getirip güzelleştirmek için,
câhiliyye araplanmn yaptığı bir işti. Bir rivayete göre de araplar bunu harpte
yaparlardı. Acemlerin âdeti olduğunu söyleyenler de vardır. Eb-herî der ki, eskiden
araplar arasında bir zevcesi olan sakalına bir düğüm, iki zevcesi olan da sakalına iki
düğüm atardı.Resûlullah (s.a.) bu hali hangi sebeble olursa olsun yasaklamıştır. Bu
durum sünnete muhaliftir. Sünnet, sakalı güzelce taramaktır.



"Boyuna ip bağlamak" sözü ile muska takmak veya nazar boncuğu takmak
yasaklanmıştır. Hanefî ulemasından Aynî, bu iplerin muska takmak için kullanılan
ipler olduğunu söylemiştir.

Tezek ve kemiklerle taharetlenmenin yasaklanması, bunların, cinlerin azığı
olmasındandır.

Allah Resulü'nün "ben onlardan beriyim" demeyip de "Muhammed onlardan (yani bu
fiilleri işleyenlerden) beridir." diye Muhammed ismini zikredişi ise, işin ehemmiyetine

Lİ741

dikkat çekmek ve nehyde şiddet göstermek içindir.
Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerif mühim işlerde başkalarından yardım istenebileceğine delildir.

2. Hayvanın yaptığı işten doğacak kazancın bir kısmı karşılığında kiraya verilmesi
caizdir.

3. Ortak bir mal telef olmadan ve işe yarayacak bir şekilde bölünmeye müsait olması
halinde, ortaklardan birinin isteğiyle bölüşülebilir.

4. Sakalı düğümlemenin, boyuna ip takmanın, tezek ve kemikle taharetlenmenin
yasaklığma ve bu tür suçları işleyenlerden Resulüllah'm sünnetinden uzak düşeceğine
bu hadis delildir.

37....Şüyeym b. Beytan bu (36 numaralı) hadisi Ebû Salim el-CSyşânî'den, o da

Abdullah b. Amr'dan naklen Ayyâş'a bildirmiş ki, Abdullah bu hadisi, Ebû Sâlim'e

Elyon Kapısı Kalfasında kendi yanında murâbıt iken rivayet etmiştir.

Ebû Dâvûd, "Elyon Kalesi: Fustât'da bir dağ üzerindedir. (Bir evvelki hadiste ismi

geçen) o (Şeyban) da Ebû Huzeyfe künyesi ile tanınan Şeybân b. Ümeyye'dir" dedi.

£175]

Açıklama

Murâbıtm hadis-i şerifte kasdedilen mânâsı, hudutta veya cephede düşmanı her an
kollamakla görevli hazır süvari birliğidir.

Elyon Kalesi Sasaniler (Eski İranlılar) tarafından Nil kenarında yapılmaya başlanmış,
sonra Rumlar tarafından ikmal edilmiş içi heykel ve ateşgedelerle dolu bir kaledir.
Şimdi yerinde bir kilise vardır. Mum Köşkü veya Maricercis kilisesi denilir.Daha
sonra Mısır Amrb. As (r.a.) tarafından fethedilince bu kale de müslümanlarm eline
geçmiştir.Elyon ise Mısır'da bir beldenin ismidir. Müslümanlar buraya Fustât ismini
vermişlerdir. Amr b. As (r.a.) burayı feth edince Fustat'mı (çadırını) bugün kendi
ismiyle mâruf câmi'nin bulunduğu yere kurmuş o günden sonra da buranın ismi Fustftt
kalmıştır. Aslında Fustât kıl çadır demektir. Zemahşerî'ye göre binalara Fustât denilir,
dolayısıyle şehirlere de Fustât ismi verilmiştir.

38....Ebu'z-Zübeyr, Câbir b. Abdillah'ı şöyle derken dinlemiştir: "Resûlüllah (s.a.) bizi

£1761

kemik veya hayvan tezeği ile taharetlenmekten men'etti."



Açıklama



Resûlullan (s. a.) hayvan tersi, ve kemikle taharetlenmeyi yasaklamıştır. Hayvan tersi
pistir, cinlerin ve hayvanlarının yiyeceğidir. Kemik ise, cinlerin yiyeceğidir. Bu hadis
pis ve yenecek şeylerle taharetlenmenin caiz olmadığına delalet eder. Hayvan uzuvları
ve diğer yiyecek cinsleri de buna dahil olduğu gibi üzerine yazı yazılabilen hürmete
lâyık şeyler de dahildir.

Ulemâdan bazıları on şeyle istincanm mekruh olduğunu söylerler: 1. Kemik, 2.
Necaset, 3. Hayvan tersi, 4. Yiyecek, 5. Kömür, 6. Cam, 7. Kâğıt, 8. Kumaş parçası, 9.
Ağaç yaprağı, 10. Çiçek. Bununla ilgili özet bilgiler 8. hadisin açıklamasında
verilmişti.

um

39....İbn Mes'ûd 'den demiştir ki; taifesinin heyeti Resul-i Ekrem Efendimizin

huzuruna geldiler; "Ya Muhammed ümmetine kemik, tezek ve kömürle
taharetlenmeyi yasak et. Zira Allah Teâlâ onları bize rızık kıldı" dediler. Bunun

[1781

üzerine Resulüllah (s. a.) bunlarla taharetlenmeyi yasakladı.
Açıklama

Bu hadis-i Şerifte geçen cin kelimesi üzerinde 6 nolu hadis-i şerifin açıklamasında
bilgi verilmişti. Oraya müracaat edilmelidir. Hadiste bahis konusu olan heyet,
Nusaybin cinlerinden 7 veya 9 cinden ibaretti. Nusaybin, Musul'un kuzey batısında
Dicle nehrinin kaynağı yakınında bulunan bir beldededir. Buranın cinleri cinlerin ileri
gelenlerin-dendir. Semada meleklerden kulak hırsızlığı yaparak istikbâle ait edindikleri
bilgilere biraz da kendileri bir şeyler ilâve edip insanları aldatan şeytanlar, birden bire
sema kapılarının kendilerine kapanması üzerine telâşlanıp yardımcılarına,
"yeryüzünün şarkını garbını gezin, bize göğün kapılanın kapayan mühim hadiseyi
öğrenin" demişlerdir. Nusaybin cinleri de gelip Resûlüllah'ı (s. a.) dinlemişler, iman
etmişler ve birer davetçi olarak kavimlerine dönmüşlerdir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı

[İ791

Kerîm'inde bu hadiseyi "Biz sana cin taifesinden bir cemaat gönderdik"
mealindeki âyetiyle haber vermektedir.

Bu karşılaşma Nahle denilen yerde vukua gelmiştir. Hadiseyi İbn Abbâs (r.a.) şöyle
anlatıyor: Resûlullah (s. a.) cinlere ne Kur'an okudu ne de onları gördü (mesele şundan
ibarettir): Allah Resulü (s. a.) ashabından bir cemaatle birlikte Ukaz panayırına gitmeyi
kast ederek yola çıktı. O tarihte şeytanlara semadan haber almak yasaklanmıştı.
Üzerlerine yanan kitleler "eş-Şuhub" gönderildi. Bunun üzerine şeytanlar kavimlerinin
yanma dönmüşler, kavimleri onlara: "size ne oldu, demişler" şeytanlar: "Semadan
haber almaktan men'edildik. Üzerlerimize yanan kitleler gönderildi" diye cevap
vermişler. Kavimleri: "Bu mutlaka, yeni zuhur etmiş bir şey dolayısı ile olacak, siz
hemen yeryüzünün şarkını garbını dolaşın da bakın. Semâdan haber almanıza engel
olan şey nedir?" demişler. Şeytanlar da yerin şarkını, garbını, dolaşmaya başlamışlar,
Tihâme taraflarına giden cinler, Ukaz panayırına gitmekte olan Peygamber'e (s.a.)
Nahle denilen yerde sabah namazını kıldırırken rastlamışlar. Cinler Kur'an sesini
işitince onu iyice dinlemişler ve (kendi kendilerine): "Semâdan kulak hırsızlığına mani



olan işte bu hâdisedir" demişler. Sonra da kavimlerine dönerek: "Ey kavmimiz! Biz
hâ-rikülâde güzel bir Kur'ân dinledik. O doğru yola iletiyor, ona inandık. Artık
Rabbimize hiç bir şeyi ortak koşmayacağız" demişlerdir. Bunun üzerine Allah Teâla
Peygamberine; "De ki: Bana cinlerden bir takımın, okuduğum Kurl ânı dinledikleri

UM

vahy olundu'* âyet-i kerimesini indirdi.

Ibn Mes'ûd'dan gelen bir rivayette ise, hâdise şöyle anlatılır:

Amir der ki, Alkame'ye sordum, Ibn Mes'ud'a Resûlullah (s. a.) ile birlikte Cin
Gecesi'nde bulundun mu? dedim. İbn Mes'ud: "Hayır, lâkin bir gece biz Resûlullah
(s.a.) ile birlikte bulunduk. Bir ara onu kayb ettik ve kendisini vadilerde dağ yollarında
aradık. Acaba cinniler tarafından uçuruldu, ya da gizlice öldürüldü mü, dedik. Ve
böylece bir kavmin geceleyebileceği en kötü geceyi geçirdik. Bunun üzerine
Resûlullah (s.a.):

"Bana cinlerin davetçisi geldi. Onunla gittim de cinlere Kur'ân okudum" buyurdular ve
bizi götürecek cinlerin izlerini, ateşlerinin izlerini bize gösterdi. Cinler kendilerinin
azıklarını sormuşlar; O da; "Elinize geçen üzerine besmele çekilmiş her kemik son
derece bol etli olarak sizindir. Her deve tezeği de hayvanlarınıza yemdir"
081]

buyurmuşlar. Müteakiben bize dönerek "Binaenaleyh siz bunlarla

[182]

taharetlenmeyin. Çünkü onlar din kardeşlerinizin yiyeceğidir" buyurdu.
Bazı Hükümler

1. Kişinin, menfaatine olan şeylerin tahsili ve zararlı
olan şeylerin de zararını önlemek için çalışması caizdir.

2. Hakkı yenen bir kişinin hakkını elde etmek için yetkili makamlara baş vurması
caizdir.

3. Cimrilerin de insanlar gibi mahkemelere intikal edebilen haklan vardır.

4. Başka yaratıklara zarar vermekten kaçmıldığı gibi cinnilere de zarar vermekten
kaçınılmalıdır.

5. Necaset ve kemikle taharetlenmek yasaktır. Yenilebilen şeyler kemik hükmündedir,
taharette kullanılmaz.

Pislenen ve sonra da temizlik kabul etmeyen şeyler kömür hükmündedir. Bunlarla
taharetlenmenin cevazı hakkında ihtilaf vardır. Nevevî: "Kemikle taharetlenilirse,
iadesi lâzımdır" demiştir. Bütün yiyecekler ve kâğıt gibi hürmete lâyık şeylerin de
aynı olduğunu söylemiştir. Tekrar su ile yıkanmak gerekir taş kâfi gelmez. Yiyecek
şeylerle taharetlenen de yeniden taharatlenmelidir. Ancak bu ikinci taharetin taşla
olması kifayet eder.

Mâlikîlere göre ise, bu sayılan şeylerle tahâretlenildiğinde temizlik hasıl olmuşsa,
haram olmakla beraber iadesi gerekmez. Temiz kemikle ve tezekle temizlenmek
kerahetle caizdir. îmam-ı A'zam'm görüşü de budur.

Lİ83]

6. Cinler de İnsanlar gibi yiyip içerler.



21. Taşlarla Taharetlenmek



40.... Hz. Aişe (r.anha) dan rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem (s. a.) şöyle
buyurmuştur: "Herhangi biriniz, kaza-yi hacet yerine gitmek istediğinde temizlik için

[184] HM]

yanına üç taş alsın. Bu taşlar ona yeter."
Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerif kaza-yi hacet yerine gitmek istediğinde üç taş kullanmamn gerekli
olduğuna delildir.

2. Mesele ihtilaflıdır. İmam Şafiî, Ahmed, İshak, İbn Rahûye ve Ebû Sevr istincânın
yapılabilmesi için mutlaka taş adedinin üç olması gerektiği göyüzü bulunan bir taşla
da taharetlenmenin kâfi gelebileceğini söylerler. İmam da şer'î mânâda istinca
sayılabilecek bir temizlik için üç taş kullanma şartı vardır. Bu görüşleri için bu hadis-i
şerifle 7 ve 8 numaralı hadis-i şerifleri delil getirirler. Şayet istinca hem ön ve hem de
arkadan yapılacaksa 6 taşın kullanılması lâzım geleceğini; 6 taş kullanmak efdal
olmakla beraber, altı yüzü bulunan bir taşla da taharetlenmenin kâfi gelebileceğini
söylerler. İmam Mâlik, Ebû Hanife ve Dâvud (ez-Zahirî) ise, sayı üzerinde durmazlar.
Bu meselede asıl olan, istincanm hasıl olmasıdır. Muayyen bir sayı üzerinde durmak
gerekmez, derler. Bu aynı zamanda, Hz. Ömer (r.a.) in de görüşüdür. İmam Nevevî'ye

11861

göre Şâfiîyyeden bazılarının kavli de budur. Bu hususta üç taş istediği halde
kendisine iki taş bir tezek getirildiği için tezeği atan ve iki taşla İktifa eden Resul-i

Lİ821

Ekrem'in İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen fiilî sünnetini delil getirirler. Hattabî ise
"bu İbn Mesûd hadisi iki taşla iktifa edilebileceğine delil olamaz, üç taş kullanmak
vaciptir" demektedir. Hanefî ulemasından Buharî sârini Aynî, "Burada üç adedi tatbiki
vacip olan bir sayı değil, ekseriyetle istincânın kendisiyle mümkün olduğu için
kullanılmış bir sayıdır. Eğer üç taşla temizlik hasıl olmazsa dörde de çıkarılabilir, beşe
de. Eğer temizlik hasıl olmuşsa 2 veya bir taşla da yetinilebilir. Bu itibarla hadis-i
şerifin zahirî mânâsı maksud değildir. Hatta 3 yüzü plan bir taşla da temizlik

£1881

yapılabileceğinde icmâ vardır" demiştir.

İbn Mesûd (r.a.) hadisiyle de delil getiren Allame Aynî: "Nebiyy-i Ekrem (s. a.) kaza-
yi hacet mahalline giderken orada taş bulunmadığını bildiği için üç taş istemiştir.
Tezeği de kullanmadığına göre iki taşla yetinmiştir. Çünkü orada başka taş yoktur"
sözünü delillerle takviye etmiştir.

Bu da gösteriyor ki, bu hususta önemli olan temizlenmedir. Üç taraflı bir taşla
temizlenmede taş adedi değil, temizlenmeye işaret edilmektedir. Buna göre de üç taş
olması lâzımdır, şeklinde varid olan hadis-i şeriflerdeki emirlerden maksat vücup
değildir, diyenlerin görüşünü takviye etmektedir.

3. Yine bu hadis-i şerif istincanm vücubuna delildir. Şafiî, Ahmed, Ebû Sevr ve İshak
hazretleri de bu görüştedirler.

Ebu Hanîfe, İmam Mâlik, Şafiîlerden Müzenî, istincanm sünnet olduğu
görüşündedirler.

Fakat bu İhtilâf, necaset çıkan mahallin namaza mâni olacak miktara ulaşmaması

[1891

halindedir. Aksi takdirde su kullanmak ve o mahalli yıkamak, farzdır.



UM

41....Huzeyme b. Sabit ' ten rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir.

Resûl-i Ekrem (s. a.) istincâda (kullanılacak taş adedi hakkında) soruldu. O (s. a.) şöyle

buyurdu. "(îstinca) içlerinde tezek bulunmayan üç taş iledir."

Ebû Dâvud dedi ki: Bu hadisi Ebû Muâviye Hişam 'dan naklettiği gibi Ebû Usâme ile
îbn Numeyr de Hişam 'dan rivayet etmişlerdir.

Açıklama

Hadis-i Şerifte geçen istitâbe kelimesinden maksat, bir evvelki hadis-i şerifte üzerinde
durduğumuz istinca olabileceği gibi ismi merfû' manasına "istinca edilen taşlar" da
demek olabilir.

İstinca kelimesi pislik anlamına gelen "necv" kökündendir. Pisliği dışarı atıp
temizlemek demektir. Dinî bir terim olarak istinca şer'an necis sayılan şeylerin
çıktıkları mahalleri temizlemektir. Bu temizleme su ile yapılabileceği gibi, çıkış yerini
namaza mani olacak şekilde aşmazsa; taşla da yapılabilir. Evlâ olan önce taş ile sonra
da su ile yapılmasıdır.

Erkeklerin bevl ettikten sonra sidik eserinin tamamiyle kesilmesini beklemeleri
lâzımdır. Buna da "istibra" denir. Bu, insanların âdet ve tabiatlarına göre biraz
yürümek, öksürmek veya ayakları biraz kımıldatmak gibi bir tarzla olur. Sidik
tamamıyla kesildiğine kanaat geldikten sonra istinca yapılmalıdır. Çünkü sidik abdeste
manîdir.

tstinca'da temizliğe fazla dikkat edip bevl v.s. eseri bırakmamaya istinka
denir. İstinca' dan sonra ayağa kalkmadan temiz bir bez parçasıyla kurulanıp bedendeki
kullanılmış suyu mümkün mertebe azaltmalıdır.

Kadınlara istibra icap etmez onların bir müddet beklemeleri yeter. Taharetlenmede su
yerine taş kullanmaya da isticmar denir.

Hulâsa; ihtiyacı olan kimse sol ayağıyla tuvalete girer, üzerinde âyet vazıh yüzük veya
evrak varsa onları çıkarır, diye duada bulunur. İçerde fazla kalmaz, konuşmaz, sağa
sola bakmaz, verilen selâmı almaz, okunan ezanı tekrar etmez, ihtiyacını giderdikten
sonra sol eliyle tenasül uzvunu yıkar. Ardından sol elin orta parmağı ile elin ayasına
göre biraz yukarı çıkık şekilde makat yâni dışkı yerini yıkar. Temizliğin gerçekleştiği
kanaatine varıncaya kadar, yıkamaya devam eder. Temizlik yapan oruçluysa, daha
dikkatli olur. Yıkamayı mümkün olduğu kadar az tutmaya dikkat eder. Çünkü bu yolla
suyun içeriye kaçma ihtimali vardır. Temizlendikten sonra bezle kurulanır. Dışarı

0911

çıkarken sağ ayakla çıkar ve der.
22. Istibrâ

42. ...Hz. Aişe 'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Resûlüllah (s. a.) küçük
abdest bozdu. Arkasında su kabı ile ayakta bekleyen Hz. Ömer (suyu uzatınca),
Bu nedir yâ Ömer? buyurdu.

Temizleneceğiniz sudur, dedi. Nebi (s. a.) de cevaben,

"Ben her bevledişimde su ile temizlenmekle emrolunmadım. Eğer böyle yapsaydım
(ümmetime her abdest bozmadan sonra) su ile taharetlenmek sünnet olurdu." buyurdu.



[192] [193]



Açıklama

Hadis-i şerifte geçen, "Taharet yapacağın sudur" sözündeki "taharet" hem hadesten
taharet (abdest), hem de su ile yapılan istincâ (necasetten taharet) manalarına gelirse
de, bu kelime ile burada su ile yapılan istincâ (taharetlenmek) kast edildiği kanaatine
varmışlardır. Yani "ben, her abdest bozduktan sonra mutlaka su ile istincâ yapmakla
emrolunmadım. Pislik, dışkılığı namaza mani olacak şekilde tecâvüz etmediği zaman
su olmaksızın sade taşlarla da taharetlenebilirim." demektir.

"Ben bu işi devamlı yaparsam sünnet olur" cümlesinde geçen sünnet lâfzı şu manalara
gelebilir:

Uyulması Farz olan yol, îmam-ı Nevevî' ye göre bu hadis-i şerifte geçen "sünnet"
sözüyle kast edilen mânâ budur. Yani Hz. Peygamber "Ben bu tahareti devamlı
yaparsam bu sizin üzerinize farz olur. Halbuki yüce Allah kullarına bir güçlük
£1941

yükleme iniştir. 97 Bu sebeble ben bunu devamlı yapmıyorum" demek istemiştir.
Menhel yazarı da bu görüştedir. İbn Res-lân'm da dediği gibi.bu görüşte "su varken
taşla istincâ caiz değildir" diyen bazı şiîleri red anlamı vardır.

Sünnet-i Müekkede: Hanefi ulemasından Bezlü'l-Mecbûd yazarına göre bu hadis-i
şerifte geçen "sünnet" kelimesiyle kast edilen mana budur. Nitekim ulema necaset
eseri namaza mani olan miktara ulaşmadıkça istincanm müstehab (sünnet-i gayr-i
müekkede) olduğunda ittifak etmişlerdir.

Sünnet aslında yol manasına ise de şeriatte "Allah Resulünün, Kur'an-ı Kerimde
olmayan emirleri yasaklan ve teşvikleri anlamına gelir. Bazı kerre de sünnetle
müstehab kast edilir. Bazan da farz veya vacib olmadığı halde Peygamberimizin
(s.a.v.) çoğu kez yaptığı ve bizlere tavsiye ettiği işler manasına gelmektedir.
"Ben bu işi devamlı yaparsam sünnet olur" sozu "Ben bir kerre böyle su ile
taharetlenecek olursam bir daha devamlı su ile taharetlenmem gerekir" anlamına
gelebilir. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.) bir işi bir kere yapınca artık ona devam ederdi.
Münâvî ise, bu görüşe itiraz ederek, "Buradaki taharetten maksat abdesttir" demiştir.
£195]

Bazı Hükümler

1. Kaza-yi hacet eden kimseye ihtiyacını vermek için avret mahallini görmeyecek
şekilde yaklaşmak caizdir.

2. Fazilet sahibi kimselere hizmet etmek caizdir. Hizmet eden kişi kâmil bir kişi de
olsa, bu onun kemâline zarar vermez.

3. Hadis-i şerif su bulunsa bile sadece taşla taharetlenmenin kâfi geleceğine bir
delildir. (Ancak burada pisliğin namaza mani miktara ulaşmaması gerekir.)

4. Peygamberimiz (s.a.) in sözlerine uymaya itina gösterildiği gibi, fiillerine de
uymaya dikkat edilmelidir.

5. Peygamber Efendimizin yaptığı bir işin hükmü kendisi için ne ise, bizim için de
odur. Meselâ o iş kendisi için farz ise, bizim için de farz, kendisi için sünnetse, bizim



için de sünnet, kendisi için haramsa, bizim için de

haramdır.Ancak kendisine has bir fiil olduğuna delil bulunursa, o zaman onun hükmü
yalnız kendisini ilgilendirir. Dokuz kadınla evlenmek gece farz olarak namaz kılmak,
zekât almamak gibi. Bu özel haller "Hasâis" isimli kitaplarda toplanmıştır.

6. Makamı ne kadar yüksek olursa olsun Hz. Peygamber de kulluk görevi île
mükelleftir.

7. Aksine bir delil bulunmadıkça Hz. Peygamber'in fiillerine uymak farzdır.

8. Hükmü farz olmasa bile onun sünnetine uymakla memuruz.

9. Bir karine bulunmadıkça mutlak emir vücûb ifâde eder.

10. Hz. Peygamber, ümmetine kolaylık olsun diye evlâ olanı terk ederdi.

£196]

11. İslâm dinindeki emirlerin temelinde kolaylık vardır.
23. Su İle Istincâ (Taharetlenme)

43....Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.) ibrik taşıyan bir çocukla
birlikte duvarla çevrili bir bahçeye girdi. Bu çocuk bizim en küçüğümüzdü. ibriği
(Arabistan kirazı denilen) Sidre ağacının yanma koydu. Resûlullah (s.a.) de abdest

[197] ri981

bozduktan sonra su ile taharetlenerek bizim yanımıza geldi.
Açıklama

Müellif aynı konuyu daha evvel "İdrardan temizlenme" (bk. Babll)
"Taharetienme" (bâb 22) başlıkları altında işlediği halde, üçüncü defa aynı konuya
"su ile taharetlenme" başlığı altında tekrar dönmüştür. Bu başlıklar arasında görünüşte
bir fark yokken acaba?bu tekrara neden lüzum görmüştür? sorusu akla gelebilir. İyi
dikkat edilirse görülür ki, birinci başlıkta insanın idrardan vücudunu ve elbisesini
korumasının lüzum ve ehemmiyeti üzerinde titizlikle durulmuştur. Bunun neticesinde
insanın kafasında taharetin su ile yapılmasının farz olduğu zannı hasıl oluyor. İşte bu
yanlış kanaati silmek, mutlaka su ile taharetlenmenin farz olmadığını açıklığa
kavuşturmak için ikinci başlığa yer veriyor. '

İkinci başlıkta su ile taharetlenmenin farz olmadığı açıklanınca, bu sefer acaba su ile
tahareti terk ederek sadece taşla taharetlenmek sünnet midir, diye bir başka soru akla
gelebilir. İşte bu yanlış kanaati de silmek için müellif üçüncü kere konuya dönmüş.
Dübürde kalan pisliğin dirhem miktarını geçmemesi halinde sadece taşla
taharetlenmenin caiz, sadece su ile taharetlenmenin de müstehab olduğunu
delillendirmiştir.

Ayrıca bu üçüncü başlıkla suyun bir gıda olduğu için taharette kullanılmaması lâzım
geldiğini iddia edenlerin delilleri de red edilmek istenmiştir. Çünkü, su temiz ve
temizleyici olarak yaratılmıştır. Temizleyicilik vasfı olmayan diğer içecekler ve
hürmete lâyık gıda maddeleri su ile mukayese edilemezler. Aksi takdirde su ile hiçbir
temizlik yapılmaması lâzım gelir ki bu ümmetten hiç bir âlim böyle bir görüş ortaya
atmamıştır. Her ne kadar İbn Ebî Şeybe, Huzeyfe İbnu'l-Yemân ile İbn Ömer ve
Ibnu'z-Zübeyr'in su ile istinca etmediklerini rivayet etmişse de şu hadis-i şerifler Hz.
Peygamberdin su ile istinca ettiğini ifade etmektedirler:

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif ileride gelecek olan (53) numaralı hadis ile a.



Tirmizî, edeb 14; b. Müslim, Tahâre 56; c. Nesâî, Ziyne 1; d. İbn Mâce, tahâre 8; e.
Ahmed b. Hanbel, VI 138. de yer alan hadisler aynı mealdedir.

İbn Hacer'e göre Hadis-i Şerifte Hz. Peygamber'e ibrik taşıdığından bahsedilen
çocuğun Abdullah İbn Mes'ûd olması mümkün görülmektedir. Çünkü yaşlı
kimselerden mecazen çocuk diye bahsedilmiş olabilir. Nitekim "Aramızda iki nalin
0991

sahibi yok mu?" rivayeti de bu zatın Abdullah İbn Mes'-ud olması ihtimalini

r2001

kuvvetlendirmektedir. Çünkü iki na'lin sahibi sözü Hz. Abdullah için kullanılırdı.
Ancak mevzumuzu teşkil eden hadiste bulunan "Bu çocuk bizim en küçüğümüzdü"
sözü bu ihtimali ortadan kaldırmaktır. Çünkü Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadis-i
şerifte Hz. Enes bu çocuğun kendilerinden, yani En-sârdan olduğunu ifade etmektedir.

£2QU

Bu bakımdan söz konusu çocuktan maksat Hz. Ebû Hureyre'dir. Nitekim 45
numaralı hadis-i şerif bu gerçeği ortaya koymaktadır. Hz. Ebû Hureyre İslâm'a geç

f2021

girdiği için kendisinden çocuk diye söz edilmiş olabilir.
Bazı Hükümler

1. Abdest bozmak isteyen kimsenin insanların gözlerinden uzaklaşması müstehaptır.

2. İstinca (taharetlenmek) sünnet-i müekkededir. Ancak bunun hükmü duruma göre
değişir. İstinca sünnet olmakla beraber, pisliğin çıktığı yerde kalan necaset dirhem
miktarı ise, istinca vacib; eğer dirhem miktarım geçerse farz; dirhem miktarından az
ise, sünnet-i müekkede; bevlden sonra sadece ön tarafı yıkamak müstehab; yellenince

T2031

ve benzeri hallerde taharetlenmekse bid'attir.

3. Abdest alırken (ibrik, leğen v.s. gibi) lüzumlu ihtiyaçların temini hususunda yardım
istemek ve helaya bir kab içinde su götürmek caizdir.

4. Tahareti su ile yapmak meşru ve sadece taşla taharetlenmekten efdaldir. Bu
mevzuda İbn Abd'in şöyle der: "Su ile taşlan birlikte kullanmak .efdaldir. Fazilet
itibariyle bundan sonra yalnız su ile taharetlenmek, daha sonra yalnız taşlarla iktifa
etmek gelir. Fazilet dereceleri ayrı olmakla beraber bunların her biri ile sünnet yerini

r2041

bulur.

Bu dördüncü madde üzerinde ihtilâf vardır. Cumhur'a (ekseriyete) göre efdal olan
Önce taş, sonra da su kullanarak taşla suyu birleştirmektir.

Eğer taş ve sudan bir tanesiyle yetinmek gerekirse, su tercih edilmelidir. Ancak pislik
namaza mâni olacak miktara ulaşırsa su kullanmak farzdır. Bazıları sadece taş
kullanmak, sadece su kullanmaktan daha faziletlidir demişlerse de bunun zayıflığı
açıktır.

5. Kişinin ihtiyacı anında arkadaşına hizmet etmesi caiz, salihlere hizmet müstehaptır.

13051



44.... Ebû Hüreyre, Nebi (s.a.)den naklen O'nun şöyle buyurduğunu haber verdi:



"Orada temiz olmayı arzu eden ve seven kişiler vardır" (Tevbe (9), 108) âyeti,
Kubâ'daki muslümanlar hakkında nazil olmuştur". Ebû Hureyre "su ile

r2061

taharetlenmelerinden dolayı bu âyet onlar hakkında nazil oldu" dedi.
Açıklama

Kûbâ Mescidi, islâmiyette inşa edilen ilk mesciddir. Başta Ebû Seleme İbn Abdulesed
olmak üzere Medine'ye ilk hicret edenler, Küba'ya indikleri zaman, orada içinde
namaz kılacakları bir mescid yapmışlardı.Kubâ'ya geldiğinde Hz. Peygamber de bu
mescidde namaz kılmıştı.

Peygamberimiz gelinceye kadar, Ebû Huzeyfe'nin azadlısı Salim, içlerinde Hz. Ömer
de bulunduğu halde bu mescid de bütün muhacirlere imam olup namazlarını
kıldırmıştı.

Bir başka rivayete göre ise, Peygamberimiz Küba'ya kuşluk vakti gelince, Ammâr Ibn
Yasir: "Resulullah için istediği zaman, gölgesinde yatıp dinleneceği, gölgeleneceği ve
içinde namaz kılacağı bir yer yapsak olmaz mı?"

demiş ve taş toplayarak Küba'da Peygamberimiz için ilk mescidi yapmıştır.
Peygamberimizin Küba'da yalnız pazartesi, sah, çarşamba ve perşembe günleri kaldığı
rivayet edildiği gibi 23 gece kalarak Kubâ mescidini yaptırıp içinde namaz kıldığı da
r2071

rivayet edilmiştir.

Kubâ mescidinin fazileti hakkında birçok hadis-i şerif vardır. Bunlardan bazılarının
mealleri şöyledir.

1. "Kim (evinden) çıkar da Kubâ mescidine gelerek orada namaz kılarsa, onun için
umre sevabı hasıl olur" (Nesâî, Mesâcid 8, 9.)

2. "Resulullah (s.a.) her cumartesi günü binitli ya da yaya olarak Kubâ mescidini
ziyaret ederdi." (bk. BuMrî Mescid Mekke 2; Müslim, hac 515; Ahmedb. Hanbel
U/5.)

Ayette geçen "temizlenmeyi çok seven..." sözü "abdest bozduktan sonra
taharetlenmede aşırılığı severler" anlamındadır ki, büyük abdestten sonra pislik,
dübürün dışma taşmadığı zaman bile taşla silinmekle yetinmeyip suyla taharetlenirler,
demektir.

Rivayete göre metinde geçen Tevbe Sûresi'nin 108'inci âyet-i kerimesi inince Hz.
Peygamber ensârı çağırıp "Ey Ensar topluluğu! Şüphesiz ki temizlik hakkında Allah
sizi övdü* Sizin bu Övgüye lâyık olan temizliğiniz nedir?" diye sormuş da ensarîler:
"Biz namaz için abdest alırız. Cünüblükten dolayı guslederiz ve (abdest bozunca da)
su ile taharetleniriz" diye cevap vermişlerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber de; "İşte

r2081

budur temizliğiniz. O halde bu temizliğe devam ediniz!" buyurmuştur.

Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında başka rivayetler de vardır. Bunlardan

bazıları şöyledir:

1. Kubâ halkının büyük abdest bozduktan sonra suyla taharetlenmeleridir. Nitekim
mevzumuzu teşkil eden hadis de bunu ifade etmektedir.

2. Tevbe Sûresinin 108. âyet-i kerimesi inince, Hz. Peygamber Kubâ mescidine varıp
Kubâ halkına, "Gerçekten temizliğinizden dolayı Allah sizi Övdü. Bu sizin yaptığınız
temizlik nedir?" dedi.



Onlar da: "Ey Allanın Resulü, bizim yahudi komşularımız vardı. Onlar suyla

r2091

taharetleniyorlardı. Biz de öyle yapıyoruz. İşte bizim yaptığımız budur" dediler.

Bu hadisi İbn Huzeyme Sahih' inde rivayet etmiştir. Bir rivayete göre de bu âyet-i

mm

Kerime istincada hem taş hem de su kullanan Kubâ halkı hakkında inmiştir.
Her ne kadar bu hadis-i şeriflerin ifadesinden de anlaşılacağı gibi takva, üzere kurulan
mescidin Kubâ mescidi olduğunda şüphe yoksa da, Hz. Peygamberin Medine'deki
mescidi "Takva üzere kurulan mescid" denmeye Kubâ mescidinden daha da lâyık
olduğundan, "takva üzere kurulan mescid" deyince ilk akla gelen mescidin Hz.
Peygamberin Medine'deki mescidi olmalıdır. Nitekim şu hadis-i şerif de bu gerçeğe
işaret etmektedir:

Resûlullah zamanında iki kişi takva üzere kurulan mescid konusunda ihtilaf ettiler.
Birisi:

"O Allah Resûlu'nun mescididir"derken, diğeri de:

"O Kubâ mescididir" demiştir. Hz. Peygamber (s.a.)e gelip sorduklarında, Nebi (s.a.):

[2in

" O benim mescidimdir" buyurdu"

Binaenaleyh bu haberler arasında bir çelişki söz konusu değildir. Ayet-i kerimenin her
iki mescide de şumûlü vardır. Şurasını da unutmamak gerekir ki, aslında takva,
manevî temizliği ifade ettiğinden, Kubâ halkının maddî temizliğini ifade eden hadis-i
şerifleri, onların temizliğinin sadece manevî temizliğe münhasır kalmayıp maddî
temizliğe de son derece önem verdiklerini açıklayan hadisler olarak anlamak gerekir.
Binaenaleyh mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte, hadesten ve necasetten
tahâretleme birlikte kalbi temizliğe sevk etmeğe, ayrıca maddî temizliğin önemli bir
kısmını teşkil eden istin-caya gerekli önemi vermeye teşvik vardır. Ayrıca, Hadis-i
Şerif, su ile taharetlenmenin sabit olduğuna ve bunu yapanların temizliğinin tam

£2121

olması dolayısıyla Övgüye lâyık olduklarına da delâlet etmektedir.
24. Taharetten Sonra Eli Toprağa Sürmek

45....Ebû Hüreyre (r.a.)'den, şöyle demiştir:

"Nebî (s.a.) helaya gitmek istediği zaman tevr yahut rekve denilen kaplardan biriyle su
götürürdüm. Resûlullah (s.a.) onunla taharetlenir ve elini toprağa silerdi. Sonra bir
başka kapla su getirirdim, (onunla da) abdest alırdı."

Ebu Dâvud dedi ki: Hadisin (ilmi senedinden) "El-Esved b. Amir tarikiyle gelen

[213] r2141

rivayeti daha tamdır."
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen "tevr" kelimesi bakırdan veya taştan oyulmuş, su içmeye ve
abdest almaya yarayan küçük kap demektir. "Rekve" kelimesi de aynı maksatla
kullanılan deriden yapılmış küçük kap demektir.

Resûl-i Ekrem'in (s.a.) elini toprağa sürmesi, temizliğe gösterdiği titizlikten ve
toprağın eldeki pis kokulan gidereceğinden dolayıdır. Her ne kadar Resûlullah (s. a.)' m



bedeninde pis koku bulunmazsa da ümmetine öğretmek gayesiyle böyle davranmıştır.
Peygamberimiz, bu hareketi ile pis kokuyu ve elde kalan necaseti giderecek bütün

I2İ5J

vasıtaların kullanılmasının uygun ve gerekli olduğuna işaret etmek istemiştir.
Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerif taharetlendikten sonra pis kokuların giderilmesi için eti toprağa
silmenin müstehap olduğuna delildir.

2. Yine bu hadis-i şerif, -her ne kadar taharet için kullanılan- ibrikteki suyla abdest
almak caiz ise de, taharette kullanılan kaptan başka bir kapla abdebt almanın daha hoş
(müstehap) olacağını ifade eder.

3. Resûlullah (s. a.)' m toprağa elini silmesi, günümüzde temizleyici olan ve insan
vücuduna zararlı olmayan sabun ve benzeri temizleyicilerin kullanılmasının daha

12161

uygun olacağına işarettir.
25. Misvak Kullanmak

46. ...Ebû Hüreyre' den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s. a.) şöyle
buyurmuştur: "Eğer mü'minlere zorluk vermeyecek olsaydım yatsı namazını

mu

geciktirmelerini ve her namaz (başm)da misvak kullanmalarım emrederdim."
Açıklama

Misvâk, dişleri temizlemek için kullanılan lifli bir ağacın dallarına denir. Bunların bir
karış boyunda kesilerek ucundan kabuğu soyularak lifleri çıkarılır ve bu kısımla dişler
fırçalanır.

Abdest alırken ağzın yıkanması sırasında misvak kullanılması sünnettir.

Misvakın en iyisi Erâk ağacından olanıdır. Bununla mîsvâklenince su ile birleştiğinde

mikrop öldürücü bir madde oluştuğu bilinmektedir.

Hz. Peygamber muhtelif hadis-i şeriflerinde müslümanları misvak kullanmaya teşvik
etmiştir. Bunlardan bazıları şu mealdedir:

"Biriniz geceleyin namaz kılmaya kalkarsa misvak kullansın. Çünkü, o namaz kılmağa
kalkınca kendisine bir melek gelerek ağzını onun ağzına temas ettirir. Artık o kulun

12181

ağzından çıkanlar melâikenin ağzına girer"

[2191

"Misvak Allah'ın rızasını kazandırır ve ağzı temizler"

"Misvak kullanarak kılman namazın fazileti; Misvak kullanmadan kılınan namazdan

r2201

yetmiş kat fazladır"

[2211

"Size misvakı tavsiye ederim"

Misvak kullanmanın fazileti hakkındaki görüşlerden bazılarını da şöylece
sıralayabiliriz:



Evzâî, "Misvak abdestin yansıdır. Bilhassa namaz kılınacağı zaman, abdest alırken,
Kur'an okurken, uykudan uyandıktan sonra ve ağız kokusu bozulunca, misvak
kullanmanın ehemmiyeti artar. Gece namazlarına kalkınca, cuma günü ve keza uykuya
yatarken, vitir namazından sonra, sabahleyin ve yemekten önce misvak kullanmak
mustehaptır" demiştir.

îbn Dakiki'l-İd ise misvak kullanmanın hikmetini şöyle açıklamıştır: "Namaz
kılınacağı zaman misvak kullanmanın müstehap oluşundaki hikmet, Allah'a yaklaşma
hali oluşundandır. Binâenaleyh ibâdetin şerefini göstermek için bu hâlin kemal ve
temizlikle muttasıf olması icab eder."

Bezzâr'm Hz. Ali (k.v.)'den rivayet ettiği bir hadiste misvak kullanmanın Kur'an-ı
Kerim dinleyen melâike ile ilgili olduğu, melâikenin ona, ağzını ağzına değdirecek
kadar yaklaştığı beyan edilir.

Misvakın nasıl kullanılacağına gelince, misvak, sağ ele alınır, serçe parmağının
üstünden geçirilir, baş parmakla altından tutulur. Islatılan ağzın sağ tarafından
başlanır, dişlere enine sürülür.
Oruca mâni değildir.

Misvak bulunmaz veya abdest esnasında dişleri kanatırsa yerine parmak kullanılabilir.
Şöyle ki, başparmak ağzın sağ tarafına, şehâdet parmağı-da sol tarafına salınarak üst

f2221

ve alt dişler ovalanır.
Bazı Hükümler

1. Misvâk kullanmak, Resulü Ekrem için farz ise de ümmeti için mendubtur. Çünkü
farz kılmmayışmm sebebi açıklanmıştır: Zorluk korkusu... Binaenaleyh Davûdu Zahirî
gibi farz diyen alimler varsa da hadis-i şerif onların aleyhine delildir.

Bazı kimseler misvakın dînin sünnetlerinden olduğunu, diğer bazılarının ise abdestin,
bir takımları da namazın sünnetlerinden olduğunu söylerler. Bazı kimselere göre ise,
dinin sünnetlerinden olması abdestin sünnetlerinden olmasına mâni değildir.
Cumhurun görüşü de budur.

2. Hanefi âlimlerin çoğuna göre, abdest alırken misvaklanmak sünnettir. Namazdan
önce misvak kullanmak ise uygun değildir. Zira abdestin bozulması ihtimali vardır.
Namazdan önce misvak kullanılmasını teşvik eden hadisler abdest öncesi
kullanılmaya hamledilmelidir.

3. Şafiî uleması ise, bu hususta abdestten önce ve namazdan önce misvaklanmayı
teşvik eden hadisleri ayrı ayrı mütelaa ederek "hem abdestten önce, hem de namazdan
önce misvaklanmak müstehabtır" derler.

İmam A'zam'a göre misvak kullanmak, dinî bir sünnet olduğundan her zaman

kullanılır. Tatarhâniyye'de nakledildiğine göre şu vakitlerde misvak kullanmak

müstehabtır: a .Namaza kalkılacağında, b. Abdestten Önce, c. Ağzın kokusu

değiştiğinde,

d. Uykudan kalkınca.

Ibnu'l-Hümâm bu maddelere ilâveten "dişler sarardığı zaman da misvak kullanmak
f2231

müstehaptır" der.

4. Misvak kullanmanın sayısı hakkında. muayyen bir adedi yoktur. Dişlerin
temizlendiğine kanaat getirilinceye kadar sürtülür.



5. Bu hadis-i şerif, Peygamber (s.a.)in ümmetine olan sonsuz şefkat ve merhametine
delildir.. Zira misvak kullanmayı farz kılmaması ancak onlara sıkıntı vermemek
içindir.

6. Hadis-i şerifin hükmü umûmî olduğu için, bütün namazlar için abdest alındığında
misvak müstehaptır. Bu

hususta farz ve nafile namaz müsavidir.

7. Bu hadisle Nesâî oruçlu bir kimsenin öğleden sonra misvak kullanmasının
müstehap olduğu hükmüne varmıştır.

8. Bazıları da bu hadis-i şeriften mescidde dahi misvak kullanılabileceği kanaatine
varmışlardır. Zira her namaza kalkışta misvak kullanmak söz konusudur. Mescitlerse,
namaz kılman yerlerdir.

9. Mutlak emir vücub ifâde eder.

10. Bu hadis-i şerif yatsı namazını, gecenin ilk üçte birine kadar veya yarısına kadar
geciktirmenin mendub olduğuna da delildir. Bu sayede kişi namazı bekleme sevabı
alır. Çünkü insan namazı beklediği müddetçe namaz-daymış gibi sevap alır.
Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadiste, "Siz namazı beklediğiniz müddetçe namazdasınız"

f2241

buyurulur.

12251

47....Zeyd b. Hâlid el-Cühenî ' den, demiştir ki; Resûlullah (s.a.)ı, şöyle
buyururken işittim: "Mü'minlere sıkıntı vermeyecek olsaydım, her zaman (basm)da
misvak kullanmalarını emrederdim"

(Hadisi Zeyd'den rivayet eden (Ebû Seleme de dedi ki: "Ben Zeyd'i kulağına -
kâtiplerin kulaklarına kalem koydukları yere misvak koymuş olarak mescidde

T2261

otururken gördüm. Her namaza kalkışında misvak kullanırdı."
Açıklama

İbn Cerîr misvakın kulak üzerine, kalem mahalline konulmasının hikmetini şöyle
açıklamıştır: Bu halde kullanılması oldukça kolay ve sahibine devamlı misvaklanmayı
hatırlatır. Bu sayede o da sünneti ihmal etmemiş olur. Ayrıca mescidde saç sakal
taramak da caizdir. Caiz değildir diyenler vücuttan ayrılan küm pis olduğunu kabul
edenlerdir. İmam Mâlik, Ebû Hanife, Ahmed ve Şafiî'den sahih olan kavle göre kıl te-
mizdir ve dolayısıyla mescidde saç taramakta da bir sakınca yoktur. Zira Nebiyyi
Ekrem saçım mescidde taramış, yarısını Ebu Talha'ya, diğer yarısmı da orda
bulunanlara vermiştir.

Buna dayanarak bugün müslümanlar misvakı uygun bir cebe koymak suretiyle bu
sünneti kolayca yerine getirebilirler.

İbn Reslân gerek kulak üzerinde misvakı taşıma ve gerekse namaza kalkarken
misvaklanma sünnetlerinin unutulduğunu, bu yüzden müslümanlarm mes'ul

r2271

olacaklarını yana yakıla anlatır.



Bazı Hükümler



1. Her namaz kılınacağı zaman misvak kullanmak sünnettir.

Fıkıh ulemasının bu mevzudaki görüşlerini bir önceki hadisin şerhinde açıklamıştık.

2. Her ne kadar Mâliki ulemasından bazıları mescidi kirleteceği düşüncesiyle
"Mescitlerde misvaklanmak mekruhtur" demişlerse de, bu hadis-i şeriften caiz olduğu
anlaşılmaktadır.

Mescidde misvak kullanma ve taranma konusunda Şeyhülislam Takıyyuddin İbn
Teymiyye Fetâvâ'da şunları söylemektedir:

"Mescidde misvak kullanmanın mekruh olduğunu iddia eden hiçbir âlime tesadüf
etmedim. Bilâkis bütün nakledilen haberler selef-i sâlihinin mescidde misvak
kullandıklarına delâlet ediyor. Mendil vesaire ile ağız, burun temizlemek sünnetle ve
ulemanın ittifakıyla sabittir. Keza mescidde abdest almak da caizdir. Abdest alırken
misvak kullanılacağına göre misvakın mescidde kullanılmasının mekruh oluşu nasıl
iddia edilebilir? Mescidlerde namaz kılındığı ve namaza kalkarken misvak
kullanmanın müstehap olduğu göz önüne getirilirse, mescitlerde misvak kullanmanın
mekruh olduğu iddiasının ne kadar tutarsız ve mesnetsiz olduğu ortaya çıkacaktır."

T2281

48....Muhammed b. Yahya b. Hibbân, Abdullah b. Ömer'in oğlu Abdullah 'dan
rivayet ettiği hadiste dedi ki; "Abdullah b. Ömer'in oğlu Abdullah'a: dedim ki "Sen (in
baban) İbn Ömer'in abdestli ve abdestsiz iken her namaz için abdest almasının sebebi
nedir? dedim. Abdullah da; "(Amcasının kızı) Esma bint-i Zeyd b. El-Hattâb*'ın
kendisine, Abdullah b. Hanzala b. Ebî Amir **'in şöyle dediğini nakletti: "Resûlullah
(s.a.) abdestli ve abdestsiz iken her namaz için abdest almakla emrolundu. Bu ona zor
gelince her namaz için misvak kullanmakla emredildi." İbn Ömer'e gelince "O,
kendinde bu gücü bulduğundan dolayı her namaz için abdest almaya devam etti."
Ebû Dâvûd dedi ki, "Bu hadisi İbrahim, tbn Sa'd, yine Muham-med b. İshak'tan
rivayet etmiş, ancak ibrahim, Abdullah b. Abdullah yerine "Ubeydullah b. Abdullah"
f2291

demiştir.
Açıklama

Mekke'nin Fethinden önceki tarihlerde Cenab-ı Peygamber (s.a.) ve ümmeti "Ey İman
edenler namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirsekleriyle beraber)

r2301

yıkayın ve başlarınıza mesnedin, iki topuğa kadar ayaklarınızı da yıkayın"
âyetinin zahiriyle amel ederek her namaza kalkışlarında abdestli bile olsalar yeniden
abdest alırlardı.

171 numaralı hadis-i şerifte de açıklanacağı gibi Hz. Enes (r.a.) "Ne-biyyi Ekrem (s.a.)
her namaz için abdest alırdı da biz(abdestimiz bozulma-dığı müddetçe) bir abdestle
istediğimiz kadar namaz kılardık" demiştir. Bu da gösteriyor ki her namazdan önce
abdest alma emri sadece Efendimiz (s.a.)e yöneliktir. Nitekim açıklamakta olduğumuz
hadis-i şerifte de "her namaz için abdest İle emrolundu" cümlesi bu emrin sadece
Peygamberimize ait olup ümmetine ait olmadığını ortaya koymaktadır.
Daha sonra da bu durum Abdullah İbn Hanzala hadisi (yani üzerinde durduğumuz

1231]

hadîs) ve Büreyde hadisleriyle nesh edilmiştir. Hz. Bürey-de'nin rivayeti



şöyledir: "Peygamberimiz (s. a.) her namaz için abdestli bile olsa yeniden abdest alırdı.
Bu durum Mekke'nin fethine kadar devam etti. Bu amel zor gelmeye başlayınca
neshedildi de Resûlillah (s. a.) Fetih yılında bir abdestle bir kaç namaz kıldı. Ancak
abdest bozulunca abdest alınmakla yetinildi ve her namaz için misvak kullanma emri
geldi."

İbn Ömer Hazretleriyse kendinde her namaz için abdest almak gücünü görünce eskisi

f2321

gibi (her namaz için abdest almaya) devam etti.

Netice: Bu emrin sadece Peygamber Efendimize yönelik olduğunu söyleyenler
bulunduğu gibi, Ümmeti için de geçerli olduğu görüşünde olanlar da vardır. Nitekim,
Dârimî'nin Sunen'inde beyân edildiğine göre Hz. Ali (k.v.) de her namaz için abdest
alırdı ve (delil olarak) Mâide Sûresinin 6. âyetini okurdu.

Hattâbî, "Bu hadis bir teyemmümle iki farklı namaz kılınamaz diyenler için bir
delildir. Çünkü her namaz için abdest alınmak emredilince ona bağlı olarak
teyemmüm de emredilmiş oldu. Fakat abdestle ilgili nesh geldiğinde teyemmüm
zikredemediği için, teyemmüm eski hali üzere kaldı. Bu, Hz. Ali (k.v.) İmam Mâlik,

r2331

Şafiî, Ahmed ve İshak'm görüşüdür" demektedir.
Bazı Hükümler

1. Her namaz için abdest tazelemek müstehaptır.

2. Bu hadis her abdest alırken misvak kullanma sünnetini kuvvetlendirmektedir.

3. Bir de bu hadis, Allah Teâlâ hazretlerinin, hükümlerden istediğini neshettiğine
delildir. Ayrıca bu nesih ve benzerleri ile Resulüne son derece merhametli olduğuna

12341

da bir işarettir.

12351

26. Misvakın Nasıl Kullanılacağı

49....Müsedded'den rivayet edildiğine göre Ebû Bürde'nin babası Ebû Musa el-Eş*ar
Abdullah b. Kay s şöyle demiştir.

"Bizi (Tebûk gazvesine) götürecek bir binit temin etmesi için Resûl-i Ekrem'in (s.a.)
huzuru saadetine vardık. Onu dilinin üzerine (doğru) misvakı sürterken gördüm"
Süleyman* b. Dâvûd'dan gelen rivayette Ebû Mûsâ el-Eşâri'nin şöyle dediği yer
almaktadır: "Misvakı dilinin ucuna koymuş olduğu halde diline sürterken Hz.
Peygamber Efendimizin huzuruna girdim, öö, ööö diyordu." Yani Resul-i Ekrem sanki
midesi bulanmış da kusuyormuş gibi ses çıkarıyordu.

Ebû Davûd Müsedded'in Hadis daha uzundu ben onu özetledim, dediğini haber
f2361 r2371

vermektedir.
Açıklama

Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Ebû Mûsâ el-Eşârî arkadaşlarının isteği üzerine
kendilerini Tebûk gazvesine götürecek bir binek hayvan istemek için huzur-u



Resûlullah'a vardıklarında Resûlullah'm misvakı dilinin üzerine uzunluğuna sürterken
görülüyor. Misvakı ağzının en iç kısımlarına kadar sürtmesinden dolayı mide
bulantısını gösteren sesler çıkarıyordu. Bu durum Cenab-ı Peygamberin (s.a.)
midesinin bulanmasına aldırış etmeden ağzının en iç kısımlarına kadar misvakı

r2381

eriştirdiğini gösterir.
Bazı Hükümler

1. Bu hadis misvakın sadece dişlere ait, ağızdaki kokulan gidermek için olmayıp
bunun ötesinde ağzı tam

manâsıyla temizlemek gayesiyle de kullanıldığını, bu itibarla ağzın en iç kısımlarına
kadar misvakı eriştirmek lâzım geldiğine delildir.

2. Bu hadisten başkasının yanında misvak kullanmanın caiz olduğu anlaşılır.
Dolayısıyla başkalarının yanında dişlerin fırçalanmasının âdaba aykırı olmadığına da
işaret vardır,

3. Ağzın misvâklanmasmm uzunluğuna olacağı bu hadis-i şeriften anlaşılmakla
beraber dişlerin enine fırçalanacağı Ebû Nuaym'in rivayet ettiği Hz. Aişe (r.a.)
hadisinden ve Ebu Davud'un mürsel olarak naklettiği Atâ hadisinden anlaşılmaktadır.
r2391

27. Başkasının Misvağını Kullanmak

50.... Aişe (r.a.)3dan şöyle demiştir. "Resûlullah (s.a.) yanında biri öbüründen daha
yaşlı iki kişi varken dişlerini misvaklıyordu. Misvakın fazileti hakkında "büyült" yani

f2401 [241]

"onlardan yaşça büyüğüne misvakı ver" diye vahy geldi.
Açıklama

Müslim'in rüya bölümünde rivayet ettiği hadis-i şerifte bu hadisenin rüyada olduğu
nakledilmişse de Buhârî rüyadan bahsetmemiştir.

Demek ki, Resûlullah (s.a.) bu hâdiseyi uyanıkken yaşamış, ancak kendisine daha
evvel rüyada, yaşlı kimselere misvak ikram edilmekte öncelik tanınması vahy
edildiğniden dolayı misvağı önce yaşlı kişiye verdiğini ifade buyurmuştur. Fakat bazı
kişilerin dikkatinden rüya kelimesi kaçtığı için bu kelime rivayetlerin bazısında
geçmemiştir.

Peygambere, uyur ve uyanıkken Allah'tan vahy gelirdi. Nitekim Hz. İbrahim'in oğlunu
kurban etmesiyle İlgili emir de rüyada gelmiştir.

Buna göre hadisin hükmü, rüya halinde veya uyanık olduğu halde gelmesi ile
değişmez. Burada, uyanıklık veya rüya halinden bahsedilmesi muhtelif rivayetlerin
açıklanması içindir.

Büyüğe misvak vermekte öncelik tanınması, misvağm faziletinden dolayıdır. Nitekim
yemek, İçmek, yürümek ve konuşmak bakımından da büyüklerin öncelik hakkı vardır.
Ancak bir mecliste oturan toplulukta ise, sağ tarafın öncelik hakkı bulunmaktadır.



f2421



Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerif misvak kullanmanın meşruluğuna ve faziletine delildir.

2. Misvak ikram edilmek istendiğinde yaşça büyük olanlara öncelik tanımak sünnettir.

3. Sahibinin izniyle başkasının misvağmı kullanmak caizdir. Ancak bundan sonra
gelen hadiste belirtildiği gibi o misvakın iyice temizlenmesi ve daha önceki
sahibinden en küçük bir iz kalmayacak kadar yıkanması gerekir.

Günümüzde kullanılan, kişilere ait tarak, fırça, sürme mili ve buna benzer diğer özel
eşyaların birer temizleme ve ziynet âleti olmaları itibariyle başkaları tarafından
kullanılamayacağı alışkanlığı yanlıştır. Esas olan onların, temiz ve mikrop
taşımayacak hâle getirilmesi ve temizlenmesidir. Bu hâle geldikten sonra
kullanılmasında sakınca yoktur.

51....Mikdâm b. Şurayh, babası Şureyh'in şöyle dediğini haber vermiştir: Aişe'ye,
"Resûlullah (s. a.) evine girdiği zaman ilk iş olarak ne yapardı?" diye sordum.

f2431 f2441

"Dişlerini misvaklardı" cevabını verdi.
Açıklama

Bu hadis-i şerif şu iki noktaya işaret etmektedir:

1245]

a. Resûluüah (s. a.) nafile namazları mutlak surette evde kılardı. Eve girdiklerinde
misvakla işe başlamaları nafile namaz için hazırlık olduğuna işaret etmektedir.
Kurtubî de bunu ifade etmektedir. Eve girince ilk işinin misvak kullanmak olmasını
vahye hazırlanmakla izah edenler de

vardır.

b. Evine döndüğü zaman ağız kokusunda bir bozulma olabileceği ihtimalinden dolayı
ev halkını rahatsız etmemek için misvâklandığma delâlet eder.

Bu da gösteriyor ki, insanların günde birkaç kez fırça kullanmaları hem diş sağlığı ve
hem de başkalarını rahatsız etmeme bakımından gereklidir.

Bu hadis-i şerif elimizdeki Bezlii'l-Mechiıd, Menhel ve Avnu'l-Mâbud adlı şerhlerde

12461

30. babın son hadisi olarak yer almaktadır.
Bazı Hükümler

1. Başkasını rahatsız etmemek için ağız temizliğine riayet edilmeli.

2. Her ne kadar başkalarının yanında diş temizliği yapılabileceğine yukarıda işaret
edilmişse de bu hadisten temizliğin, evde ve özel yerlerde yapılması daha uygun
olduğu anlaşılmaktadır.

r2471

3. Resûlüllah diş temizliğindeki titizliğiyle de bize en güzel örnektir.



28. Misvağı Yıkamak



52....Anbese b. Saîd el-Kufî dedi ki, bir çok kişi bana Hz. Aişe'-nin şöyle dediğini
rivayet etmiştir: "Resûl-u Ekrem (s. a.) misvak kullanır sonra da misvakı yıkamam için
bana verirdi. Ben de Önce onunla misvâklanır sonra yıkayıp kendisine geri
[2481 [2491

verirdim."
Açıklama

Beyhakî bu hadîsi Ebu Dâvud'dan nakletmiştir.Aliyyü'l-Karî, Mirkat'da bu hadis için
ceyyid demiştir.

Aişe validemizin (r.a.) kendisine yıkaması için Hz. Peygamber tarafından uzatılan
misvakı yıkamadan önce ağzına götürüp dişlerini onunla rais-vaklaması Resûlullah

[2501

(s.a.)'m mübarek ağzının değdiği o misvaktan bereket ve şifa umduğu içindir.
Bazı Hükümler

1. Sahabinin rızası ile başkasına ait misvakın kullaml-ması caizdir. Ancak sünnete
uygun olan gen vermeden önce onu iyice temizlemektir.

2. Eşler bazı eşyaları ortaklaşa kullanabilirler.

12511

3. Teberrüken salihlerin eşyasını kullanmak meşrudur.
29. Misvak Kullanmak Fıtrat (Yaratılış) İcâbıdır

53. ...Hz. Aişe (r.a.) dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s. a.) şöyle buyurmuştur:
"On şey fıtrattandır:Bıyığm kırpılması, sakalın bırakılması, dişlerin temizlenmesi,
buruna su çekilip temizlenmesi, tırnakların kesilmesi, parmak eklemlerinin yıkanması,
koltuk altı kıllarının yolunması, eteklerin tıraş edilmesi, Su serpmek (yani necasetten
su ile temizlenmek)"

Râvîlerden Zekeriyyâ diyor ki: Mus'ab şöyle dedi: "Onuncuyu unuttum, ancak bu
[2521 [2531

mazmaza olabilir."
Açıklama

Fltrat insanlığın ilk yaratılışında getirdiği insana has özeüik-lerdir. Masdar-i nevi'
olduğu düşünülürse, insanlığa ait bir yaratılış nevi olduğu kolayca anlaşılır. Allah, bu
özellikleri insan olmak haysiyetiyle bütün insanların yaradılışlarında esas ve müşterek
olarak yaratmıştır. Dıştan tesirlerle fertlerin kazandıkları bir kısım özel seciyye ve
huylar değildirler. Meselâ insanoğlunun iki gözünün bulunması asıldır. Fakat bununla
beraber anadan kör olarak doğanlar da bulunabilir. Fakat körlük umumiyetle
insanların yaratıldığı fıtrat-ı asliyye değildir. Ferdin hilkatindeki bozuklukları aslî
hilkatle karıştırmamak lâzımdır. Nasıl insan nevi için böyle bir aslî yaratılış kanunu
varsa, organların yaratılışında da bir gaye vardır. Yaratılışın gayesi yaratıcıyı tanımak,
gözün yaratılış gayesi hakkı hakikati görmek; midenin acıkmasının hikmeti, bedene



lüzumlu gıdayı te'min edip hayatın devamını sağlamayı hatırlatmaktır. Yoksa mide,
zehir yutmak, ya da bir zevk uğruna tıkabasa doldurulmak için yaratılmış değildir. O
zaman fıtrat bozulmuş, dalâlete (sapıklığa) düşülmüş olur.
Hadis-i şerifte gecen fıtrat kelimesine ulemâ iki şekilde mânâ vermişlerdir:

1. Ekseri âlimlere "bu kelime ile kast edilen sünnettir" demişlerdir. Yani bu kelime ile

12541

kast edilen "Onların yoluna oy" âyet-i kerimesinde uyulması emredilen ve

Peygamberlerin hiç bir değişikliğe uğratmadan uygulaya geldikleri "tevhid, iman,
ikan, istikâmet, salah, fazilet, ihsan, kitab hikmet, nübüvvet" gibi akla ve delile

1255]

dayanan ve körü körüne taklidden uzak olan hidâyet yoludur. Bu görüş, hadis-i
şerifin vurûduna (gelişine) daha uygun olduğu için cumhuru ulema tarafından
benimsenmiştir.

2. Allah (c.c.) katında değişmeyen dini esaslardır. Dini muhafaza, nesli ' muhafaza,
aklı muhafaza, malı muhafaza, nefsi muhafaza ve imanın altı esası

gibi.

3. Hz. İbrahim aleyhisselâmm ve onun neslinden gelen Peygamberlerin sünnetleridir.
"Bıyıkları kesmek, sünnet olmak, etek tıraşı ile koltuk altlarını tıraş etmek, tırnak
kesmek, sakal koymak gibi" Buradaki lafzı "ba'z" ifâde ettiğinden İbn Hacer bu
fıtratın zikredilenden ibaret olmadığım İbnü'l-Arabî'nin bunun otuz kadarını saydığını

[256]

kaydediyor.

Bunlarla ilk görevlendirilen Hz. ibrahim olmuştur. Bu husus âyet-i kerimede şöyle
beyân edilmiştir: "Hani İbrahim'i Rabbi bir takım kelimelerle (emirlerle) imtihan edip
de o bunları tamamen yerine getirince "seni insanlara imam (rehber) yapacağım"

12571

buyurmuştu"

İbn Abbas (r.a.)'m beyânına göre, Cenab-ı Hak Hz. İbrahim'e bazı emirler vermiş, Hz.
İbrahim bunları hakkıyla yerine getirince Cenab-ı Allah "Seni insanlara imam
yapacağım" buyurmuştur.

Ümmet-i Muhammed de diğer ümmetler gibi bu emirlere uymakla mükellef olmuştur.
Nitekim ümmet-i Muhammed'in bu mükellefiyeti şu âyet-i Kerimede açıkça beyan
buyurulmuştur:

"Sonra sana, "Muvahhid olarak İbrahim'in dinine uy, o hiç bir zaman müşriklerden

12581

olmadı" diye vahyettik.

Ulemâdan bazılarına göre, Allah'ın Hz. İbrahim'e emredip de Hz. İbrahim'in yerine
getirmeye muvaffak olduğu emirlerin sayısı otuzdur. Bunlardan onu Tevbe Sûresinin
112. âyetinde olan âyetlerde, onu Ahzab Suresinin 35. âyetinde, onu da Mü'minûn
suresinin 1 . âyetinden beşinci âyetine kadar olan kısımlarda ve Mearic Suresinde 22-
34 numaralı âyetleri arasındadır.

Abdurrezzak'm Ma'mer tarikiyle İbn Tâvûs'tan rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, İbn
Abbâs: Bu emirler on adettir. Beşi başta, beşi de cesettedir. Başta olanlar, bıyıklan
kesmek, mazmaza, istinşak, misvak, saçları ayırmaktır. Cesette olanlar da, tırnak
kesmek, kasıkları kazımak, sünnet olmak, koltuk altlarını traş etmek, taharetlenmektir.

12591

Ayetin zahirine en uygun olan görüş de budur. demiştir.



Bıyıklan kırpmak, sakal salmak, Hanefî ulemâsından Aynî'nm beyanına göre bıyıkları
keserken sağdan başlamak müstehabtır. Kendi kesebildiği gibi, başkalarına da
kestirebilir. Fakat soltuk altını ve kasıkları ancak kendisi tıraş edebilir.
Tahâvî'nin beyânına göre ise, bıyıklan kesmek iyi ise de kökünden tıraş etmek
sünnettir, kırpmaktan yani kısaltmaktan daha iyidir, bu İmam-ı Azam ve Ebû

[2601

Yusuf un görüşüdür.

Mâlikler ise, bıyıkları, kökünden kazımayı uygun görmemişlerdir.
Bıyıkları kesmekten maksat, üst dudaklarını kırmızısı görününceye kadar, sarkan
kısımları kesmektir. İmam Mâlik, "Bıyıklarım kesenlerin tazir edileceklerini bunun bir
bid'at olduğunu" söylemiştir.

Şafii Mezhebinde de esas olan üst dudağın üzerinden sarkan kısımları kesmektir.
Kısacası hadis-i şeriflerde bazan "kazıyınız" bazan da "kesiniz" tabirleri geçmekte,
bunun ikisiyle de amel edilebilmektedir. Nitekim Hanefi ulemasının da görüşü budur.
Hanefîlerden bazıları ve İbn Hazm, bıyığı kesmek farzdır, demişlerdir. Delil olarak da

12611

"Kim bıyığını kesmezse bizden değildir" hadisini göstermişlerdir.

Sakal: "Sakalları uzatınız" emrinin hükmü farzdır. Te'vil etmek için bir karine mevcut

değildir.

Hanefilere göre: Hanefî mezhebinin görüşleri Durrü'l-Muhtar'aa şöyle
zikrolunmaktadır: "Erkeklere sakal kesmek haramdır"

Hidâye şerhi Nihâye'de sakalın bir tutamdan fazlasının kesilmesinin vacip olduğu
zikrolunmaktadır. Fethü'l-Kadîr'de ise, şu bilgiler verilmektedir. "Ka-dmlaşan
erkeklerin ve bazı mağriblilerin yaptığı gibi sakalın bir tutamdan az bırakılmasını hiç
bir âlim, "sünnet yerine geldi" şeklinde mutalea etmemiştir. Sakalın tamamen

f2621

kesilmesini ise fukahanm cumhuru ruhsat kabul etmemiştir."

Nihâye müellifi de sakaldan bir tutamdan fazlasının kesilmesinin vâcib olduğunu
söyler. Tirmizî'nin de Cami'inde rivayet ettiği gibi, "Hz. Peygamber sakalının eninden

12631

ve boyundan alırdı."

Maliki mezhebinde de sakal kesmek haramdır. Eğer sakalı kısaltmak çirkinlik
meydana getiriyorsa, kısaltmak da haram olur.

Şafii mezhebinden imam Nevevî ve imam Râfîî, sakalı traş etmenin mekruh
olduğundan bahsederler. Fakat bazı fukahâ, "imam Şafii'nin el-Umm isimli eserinde
haram olduğuna dair açık ifâdesinin bulunması bu iki âlimin verdikleri hükme ters
düşmektedir" demişlerdir. Ancak Şafiî fukahasmm bu iki yetkili imamının
görüşlerine, başka bir görüş tercih edilemiyeceğinden, mezheb içinde şeyhayn lâkabı
ile tanınan bu iki imamın görüşüne göre, Şafiî Mezhebi'nde sakal kesmek mekruhtur.
Hanbelîlere göre de sakal kesmek haramdır. Ancak onlardan bîr kısmı, sakalı
kesmenin haram olduğu görüşünün en kuvvetli bir görüş olduğunu zikrederek bunun
dışında Hanbelî imamlara ait başka görüşler bulunduğuna işaret ederken, diğer bazıları
da Sakal kesmenin haram olduğunu yegâne görüşmüş gibi zikretmektedirler.
Sakalların fazla uzayıp da çirkin bir manzara arzetmeleri halinde yanlarından ve
sarkan kısımlarından kesilebileceği hakkında ittifak vardır. Kesmenin haddi
hususundaki görüş, bir kabzadır. Bir kabzayı geçen kısımlar kısaltılabilir.
Netice: Sakal kesmek haramdır. Fakat çirkin bir hal almamasına da dikkat etmek



gerekir. 4198-4200 numaralı hadislerin şerhinde bu konuyu tekrar ele alacağız,
inşaallah.

Tırnaklar, parmaklara zarar vermemek şartıyla dipten kesmek müstehaptır. Tırnalc
kesilirken tertibe riâyet olunacağına dair hadislerin hiç birinde bir kayıt yoktur.
Nevevî, Müslim Şerhi'nde tırnakların kesiliş sırasını şöyle tarif etmiştir: Evvelâ sağ
elin şehâdet parmağı, sonra orta parmak, sonra yanındaki yüzük parmağı, sonra küçük
parmak kesilecek, ondan sonra da baş parmak kesilmelidir. Bu müstehaptır. Sol elde
ise, küçük parmaktan başlayarak şehâdet parmağına doğru gidileceğini bildirmiştir.
Ayak tırnakları kesilirken sağ ayağın küçük parmağından başlayarak sıra ile ötekilere
gidilecek. Sol ayakta ise baş parmaktan başlayarak atlan-' madan sırasıyla hepsi
kesilecektir. Ancak, her ne kadar imam Nevevî bu tertibin Müstehap olduğunu
söylemişse de, îbn Dakiki'l-tyd haklı olarak "bu tertibin müstehab olduğuna dair hiç

[2641

bir delil yoktur" demiştir.

Aynı şekilde Birgivî merhum Kırk Hadis Şerhi'nde bu hususta ve tırnak kesmenin
zamanı üzerinde hayli durmuşsa da sağlam bir kaynak göstermemiştir.
Görülüyor ki, bu hususta kadm-erkek genç-ihtiyar ayırımı yapılmamıştır. Hal böyle
iken günümüzde bir çok hanımların moda ve süs diyerek tırnak uzatmalarının İslâm
âdabı ile bağdaşan bir hareket olmadığı, tırnak altında bir takım kirlerin birikebileceği
hatta kir olmasa bile manzaranın çok kerih olduğu gözden kaçmamaktadır.
Hele müslüman örfüne göre, mutfağa giren, yemek yapan kadınların misafirleri
üzerindeki menfi te'sirî düşünülürse tırnak uzatmanın hoş bir durum olmadığı, karı-
koca arasındaki sevgi bağının zayıflamasına vesile olabileceği anlaşılacaktır. Ayrıca
yavrularına ilk dini eğitimi vermesi beklenen annelerin bu gibi hallerle genç
kızlarımıza kötü Örnek olması, anneden beklenen İslâmî görevlere de ters
düşmektedir.

İslâmiyet kadınların kocalarından başkasına karşı süslenmesini yasak kıldığına göre,
uzun tırnakların karı-koca arasında sevgi bağlarım zayıflatmaya vesile teşkil
edeceğinden meşru bir zinet olarak mütalaa edilmesi mümkün değildir.
Savaş sırasında düşman heybetli görünmek maksadıyla erkekler tırnak uzatabilirler.
Bunun dışında, ister süslenmek, ister bir başka maksatla olsun tırnak uzatmak İslama
göre haramdır.

Hadis-i şerifte geçen tabiri çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Aslında bu kelimeyi Vekî' ,
taharet diye tefsir etmiştir.

Bazılarına görede su kullanarak bevlin akıntısını kesmek demektir. Böyle tefsir
edildiği zaman, istibrâ şekilleri içine gireceğinden yukardaki şerh gayeye daha uygun
görülmektedir.

Berâcim: Parmak boğumlandır. Maksat, buralar kirin birikebileceği yerler
olduğundan, insan vücudundaki bütün boğum ve kıvrımların temizlenmesidir ve bu
sünnettir.

Ane'den kast edilen ise, erkek ve kadınların (etek) mahrem yerlerindeki kıllardır.
Bunun haftada bir defa yapılması uygun olmakla beraber, kırk günü aşmaması gerekir.
Zira Hanefî fakihleri kırk günü aştığı takdirde tahrimen mekruh olacağını

£2651

söylemişlerdir. Nitekim Hz. Enes îbn MâhVin rivayet ettiği hadis-i şerifde bunu
ifâde etmektedir. Traştan maksat, kılların izâle edilmesidir. Bunun jilet, macun, nevra
ve vücuda zarar vermeyecek herhangi bir ilâçla yapılmasında da mahzur yoktur.



Özellikle etek kıllarının pislik ve mikrop toplaması dolayısıyla deri altı haşerelerinin
meydana gelmesine sebeb olacağı İçin tedavisi güç durumlar meydana getireceği
dikkate alınırsa, İslâm'ın bu hususta gösterdiği titizliğin önemi açıkça anlaşılacaktır.
Gidörek yaygınlaştığı bilinen etek traşı olmamanın ne tıbben ne de dinen tasvib
edilmediğinin belirtilmesine rağmen, bunda ısrar edilmesi körü körüne bir batı
taklitçiliğinden başka birşey değildir. Bu da bir fayda sağla-mayıp aksine zarar
getirdiğinden ve bir sünneti terke sebeb olduğundan haramdır.

Koltuk, altlarını yolmak: Aslında traş etmekle de sünnet yerine gelirse de Aynî'nin
beyânına göre, gücü yetenler için yolmak daha iyidir. Acı çekenlerse, traş ederek bu
sünneti yerine getirirler. İşe sağdan başlamak mus-tehaptır. Gazali merhum
"başlangıçta yolmak zor gelirse de sonra kolaylaşır, acı çekilmez" demiştir. Gerek
etek, gerekse koltuk altlarının temizliğinde ateşle kılları yakmak doğru değildir. Hele
zor işlerde çalışıp terleyen, sonra da yıkanamayan kişilerin buralarım traş etmemeleri
halinde meydana gelecek kokular, karı-koca arasında bulunması gereken ülfet ve
yakınlığa gölge düşürebilecektir. Bunun için sık sık bu temizliğin yapılması gerekir.
f2661 '

Bazı Hükümler

1. Hadis-i şerif, sözü geçen on işin yapılmasının dinî bir görev olduğunu gösterir.

2. Bunlar yalnız ümmet-i Muhammed'e ait olmayıp, diğer bütün peygamberler ve
ümmetleri için de sünnettir.

54.... Musa b. İsmail'in Muhammed b. Ammâr'dan, Davûd b. Şebîb'in ise Ammâr b.
1267]

Yâsir'den naklen bildirdiklerine göre Resûlüllah (s. a.) şöyle buyurmuştur:

r2681

"Muhakkak ki ağza ve buruna su çekmek peygamberlerin sün-netindendir."
Ammâr b. Yâ'sir Önceki hadisi aynen nakletti, ancak "sakal bı-rakmak"tan söz etmedi
ve "sünnet olma"yı ekledi. Ve"intikasu'l-ma" yani istincâ yerine de "intidah"
kelimesini kullandı.

Ebû Davud dedi ki: (Seleme tbn Muhammed hadisinin) bir benzeri tbn Abbas'dân da
rivayet edilmiştir. Fakat tbn Abbâs (r.a.): "Beş tane sünnet vardır ki beşi de baştadır"
demiş ve saçları ortadan ayırmayı bunlar arasında saymış, sakalları uzatmaktan hiç
bahsetmemiştir.

Ebû Dâvud dedi ki: Hammad hadisinin benzeri Talk b. Habtb, Mücâhid Bekr b.
Abdillah el-Müzenî'den de nakledilmiş fakat bunlar sakal bırakmaktan
bahsetmemişlerdir.

Muhammed b. Abdillah b. Ebt Meryem' in Ebû Seleme vasıtasıyla Ebû Hüreyre'den
rivayet ettiği (merfû') hadiste ise, sakal uzatmak sözü geçmektedir.
İbrahim en-NehaVden de Muhammed b. Abdillah hadisinin benzeri rivayet edilmiş,

r2691 r2701

sakal uzatmak ve sünnet olmaktan bahsedilmiştir.



Açıklama



Hadis-i Şerifte geçen, aynı zamanda müellif Ebû Davud'un şeyhleri (nocalan) oıan
Mûsâ b. İsmâîl ve Dâvud b. Şebîb'in farklı rivayetlerine işaret edilmektedir.
Buna göre (Seleme'nin, babası Muhammed'den rivayet ettiğine göre) hadis roürsel
demektir. Çünkü Muhammed, sahâbî değildir. Davud'un dediği gibi, Seleme'nin
dedesi Ammâr'dan rivayet ettiği kabul edilirse, hadis munkatı' demektir. Çünkü
Seleme dedesini görmemiştir.

Hadis-i şerifte geçen meselenin izahı bundan Önceki hadis-i şerifte geçmişti. Ancak
burada karşımıza yeni bir mesele olarak sünnet olma konusu çıkıyor. Bu mes'elenin
hükmü mezheb imamları arasında ihtilaflıdır.

Ebû Davud'un Ammâr b. Yasir veya oğlu Muhammed'den rivayet ettiği bu hadisi yine
aynı kişilerden tbn Mâce'de tam olarak: "Mazmaza istin-şak, misvak, bıyıklan kırpma,
tırnak kesme, koltuk kıllarını yolma, eteği bıçakla traş etme, parmak boğumlanın
yıkama su serpme (intidâh) ve sünnet olma fıtrattandır" şeklinde rivayet etmiştir.
İmam Şafiî ve taraftarlarının büyük çoğunluğuna göre sünnet olmak kadın ve
erkeklere farzdır. Aynı zamanda bu görüş Atâ'nm, İmam Ahmed'in ve Mâlikiyye'den
bazı imamların görüşüdür.

Ebû Hanife Hazretlerinden gelen bir rivayete göre, sünnet olmak farz değil vacibtir.
Mezhebinde meşhur olan görüşe göre ise, lslâmm alâmetinden sayılan bir sünnettir,
terki halinde yetkililerce kuvvete baş vurulup ihyası sağlanır.

Sünnetli olarak doğan çocuğu tekrar sünnet etmek çok acı verecekse, olduğu gibi
bırakılır. Sünnetlenmeye dayanamayan kimseler de hâli üzere bırakılırlar. Bir kimse
sünnetlendiği zaman kabuğun yandan fazlası kesil-mişse sünnet yerine gelmiş sayılır.

[2711

Fakat ancak yarısı veya daha azı kesile-bilmişse yeniden kesmek lâzımdır.
İmâm Mâlik'e göre sünnet olmanın hükmü: Erkekler hakkında sünnet kadınlar
hakkında ise mendubdur. Bir kısım âlimler de sünnet olmadıkça yeni İslama giren
kişinin müslümanlığmm noksan olacağına, sünnetsizin namazının caiz olmayacağına,

f2721

kestiğinin yenilmeyeceğine, Kabe'yi tavaf edemeyeceğine hükmetmişlerdir.

Bir hadis-i şerifte de : "İslam'a girince küfür tüyünü at, sonra sünnet ol" diye

emredilir.

Sünnetin zamanı hususunda görüşler çeşitlidir. Bu hususta bazı hadisler doğumun
yedinci gününü sünnet günü tayin etmekle beraber ulemânın ekserisi bunu müstehab
manasında anlayarak belli bir gün tayini gerekmediği, hele süt emen çocuğu
sünnetlemenin vacib olmadığı hükmüne varmışlardır. Bazıları ise, çocuğu namaz için
düğmenin bile on yaşından önce olamayacağına bakarak, bulûğdan Önce çocuğu

[2731

sünnet etmenin haram olacağı kanaatine varmışlardır.
Mâverdî'ye göre sünnet için iki vakit mevcuttur:

1. Vücûb vakti, ki bulûğ çağıdır;

2. Müstehab olan vakit, bu da bulûğdan önceki vakittir.

Bu mevzuda Menhel yazarı: "Şafıîlere göre çocuğu bulûğ çağma ermeden önce sünnet
ettirme velisi üzerine farzdır; doğumunun ilk haftasında sünnet ettirmek müstehabtır"
diyor.

Ebû Hanife Hazretleri bu mevzuda sükûtu tercih etmiş, "bu hususta malumatım yok*'
demiştir. İmam Ebû Yûsuf ve Muhammed hazretlerinden de bu hususta bir rivayet
yoktur.Bu yüzdendir ki, Hanefi mezhebinde bazı kaynaklarda, 7, 9,10,12 yaşlan ve



bulûğ zamanı sünnet vakti olarak zikredilir, özetleyecek olursak Hanefi mezhebine
göre sünnet doğumun 7. gününden bulûğ çağma kadarki zaman içinde yapılabilir.
Kişinin abdestten sonra üzerine su serpmesi ise, üzerinde göreceği herhangi bir
ıslaklıktan dolayı kalbe gelecek vesveseyi önlemek İçin eteğine hafif su serpmektir.

r2741

Bazılarına göre de bu, taharetlenmektir.

30. Geceleyin (Namaza) Uyanan Kişinin Misvak Kullanması

55....Huzeyfe (r.a.)'den, şöyle demiştir: "Resûlullah (s. a.) geceleyin uykudan

r2751 f2761

kalktığında mutlaka ağzını misvaklardı."
Açıklama

Bu hadis-i şerifin zahirine bakılırsa Resûlu Ekrem (s. a.) in gece hangi maksatla
kalkarsa kalksm, dişlerini misvakladığı anlaşılıyor. Binaenaleyh misvak kullanmak
için teheccud namazı kılmak maksadıyla kalkmış olmak şart değildir. Zaten misvaktan
maksat temizlik olduğuna göre uykudan Ttalkan kişinin dişlerini misvajdamasi için
başka bir sebeb aramaya lüzum kalmaz. Nitekim Hz. Aişe'den gelen bir hadis-i şerifte
(bk. hadis 57): Resûl-i Ekrem gece veya gündüz her uykudan kalkışında dişlerini
misvakladığı haber verilmektedir.

Bu bakımdan Müslim'in rivayetinde zikredilen Resûlullah'm gece teheccud namfhvnfl
kalktığı zaman dişlerini misvâklaması meselesi, misvak kullanmanın ancak teheccüd
namazıyla ilgili olduğuna delâlet etmez. Bu hadisten anlaşılan şudur ki, Resûl-i Ekrem
(s.a.) gece daima teheccüd namazı kılmak için kalkardı ve her kalkışında da dişlerini
misvaklardı. Binaenaleyh gündüz veya gece hangi maksatla kalkarsa kalksın dişlerini
misvakla temizlerdi. Çünkü uyku ağzın kokusunu bozar.

Bundan dolayı uykudan kalkınca temizlik için ağzın misvaklanması müs-tehabdır.
Fıkıh ulemâsının bu mevzudaki görüşlerini 46. hadisin şerhinde açıklamıştık.

[2771

56.... Sa'd b. Hişâm fr.a)dan rivayet edildiğine göre Aişe validemiz şöyle

buyurmuştur:

"Resulü Ekrem (s.a.) Efendimizin abdest suyu ve misvağı (yatmadan önce hazırlanıp
belli bir yere) konurdu. Gece kalkınca, önce abdest bozar sonra da dişlerini
[2781

misvaklardı."
Açıklama

Bu hadis-i şerif ile bundan önce geçen ve Resül-i Ekrem (s.a.)' in uykudan kalkmca
ağzını misvâkladığmı bildiren hadis arasında bir çelişki yoktur. Çünkü insanın hemen
uykudan kalkar-kalkrnaz dişlerini misvâklaması ile abdest bozduktan sonra abdest

[2791

alırken misvâklaması arasında fark yoktur.



Bazı Hükümler



1. Gece uykudan kalkınca abdest almak ve dişleri mis-vaklamak mustenabtır.

2. Misvağı ve abdest suyunu yatmadan önce hazırlamak da mustenabtır.

3. Abdest suyu ve misvâğm hazırlanmasında başkasından yardım istemek caizdir.

57....Aişe (r.anha)dan, şöyle demiştir: "Nebiyy-i Ekrem (s. a.) gece veya gündüz her

r2801

uykudan kalkışında mutlaka abdestten önce ağzını misvaklardı."
Açıklama

Hadis-i şerif uykudan kalkınca Resûl-i Ekrem'in abdest almadan önce misvâklandığmı
ve bunun hiç bir şarta bağlı olmadığını açıkça ifâde ediyor. Bu bakımdan namaz
kılmsa da kıhnmasa da ağız kokusu uykuda bozulduğu ve bu koku yayılarak
başkalarını rahatsız edeceği için Rasûlüllah misvak kullanmıştır. İnsan ağzının
kokusunu bozacak bir yemek yediği zaman da dişlerini misvaklamalıdır. Bu, islâm
[281]

âdabmdandır.
Bazı Hükümler

1. Gece veya gündüz uykudan her kalkışta abdestten önce ağzı mısvaklamak
müstenaptır.

2. Resûlullah'm her fırsatta misvak kullanması, misvakın îslâmda kuvvetli bir sünnet
olduğunu göstçrir.

58.... Abdullah b. Abbâs (r.a.) dan şöyle demiştir: "Nebi (s.a.)'in yanında bir gece
geçirdim. Uykudan uyanınca önce abdest suyunun yanma geldi, sonra misvağmı aldı
ve dişlerine sürttü. Sonra şu âyet-i Kerimeleri okumaya başladı; "Gerçekten göklerin
ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde temiz akıl sahipleri
için elbet ibret verici deliller vardır." Sûreyi sonuna yaklaşmcaya kadar veya sonuna
kadar okumaya devam etti. Abdest alarak, namaz kılacağı yere gelip iki rekât namaz
kıldı. Nihayet yatağına dönüp Allah'ın dilediği kadar uyudu. Sonra tekrar uyandı ve
önceki yaptıklarını aynen (eksiksiz olarak) yaptı; dişlerini misvâkladı ve iki rekât

r2821

namaz kıldı, sonra da vitri kıldı." '

Ebû Dâvûd der ki: Bu hadisi bir de îbn Fudayl, Husayn'dan şu manaya gelen lâfızlarla
rivayet etmiştir: îbn Abbâs dedi ki: "Resûl-i ekrem ağzım misvâkladı şu âyetleri
okuyarak abdest aldı; "gerçekten göklerin ve yerin yaratılışında... "(Al-ilmrân 190)

r2831

diye başlayarak sûreyi sonuna kadar okudu."
Açıklama

Hadis-i şerifteki "sûreyi sonuna yaklaşmcaya kadar veya sonu|na k|dar okudu. "
sözlerindeki şüphe, hadisin râvilerinden Huşeym'e aittir. Nitekim Ebû Dâvûd, Hadisin



sonunda düştüğü notta Hu-sayn'dan gelen rivayette aynı hadisin "Sûreyi sonuna kadar
okudu" diye kesin lâfızlarla nakledildiğini bize açıklamaktadır.

Resûlullah (s.a.)'in gece okumak için bu âyet-i kerimeyi seçmesindeki hikmetlerden
biri, bu âyet-i kerimede Allah'ın kudret ve azametine, sıfat ve isimlerine büyük bir
delil teşkil eden gece ve gündüzle yer ve göklere dikkat çekilmesidir. Çünkü gece ve
gündüzün düzenli olarak biribirlerini takib etmeleri dünyanın nâmütenahî hikmet
sahibi bir yaratıcı tarafından özel olarak vfe hikmetle canlıların yaşamasına müsait bir
şekilde yaratıldığına, hayatın kör bir tesadüfün eseri olamayacağına büyük bir delil
teşkil eder. Hiç bir akıl ve insaf sahibi bunu görmezlikten gelemez.
Göklerin ve yerin yaratılışı ise, akıllan hayrete düşürecek kadar esrarengiz ve
dehşetlidir. Bunlar arasındaki âhenkte en ufak bir değişiklik, korkunç infilâk ve
zelzelelerle hayatın mahv-ü perişan olup gitmesine sebep olur. Akıllı ve düşünen
kimseler bu açık delilleri görür ve yaratıcısının kudret ve azametini ayne'l-yakîn
müşahede eder de "Yarattıklarında akılların bile dona kalacağı kudret, kuvvet sahibi
Allah'ı her türlü nakışlardan tenzih eder ve onu teşbih ederim" demekten kendini
alamaz.

Hadis âlimlerimiz bu âyetle ilgili olarak Atâ'dan şu hadisi rivayet etmişlerdir. Atâ bir
gün Hz. Aişe validemize:

"Resulüllah'm yaptıklarından en hayran bırakıcı olanını söyler misin?" diye sormuş. O
da şu cevabı vermiş:

"Resulüllah'm hangi işi hayran bırakıcı değildi ki! Bir gece yatmıştık. Resûlullah
yorganı üzerinden iterek kalktı, bana: "Bırak beni Rabbime ibâdet edeyim" dedi.
Abdest aldı namaza durdu. Yaşlar göğsünü ıslatmcaya kadar ağladı, rukûa vardı
ağladı, secdeye vardı ağladı, başını kaldırdı ağladı. Bilâl sabah namazı için gelinceye
kadar bu böylece devam etti. Bunun üzerine:

"Ey Aişe Allah'a çok şükür eden bir kul olmayayım mı? Cenab-ı Hak bu âyeti (Al-i

tmran 190) bana bu gece indirdiği halde ben niçin ibadet etmeyeyim?" dedi ve "Seni

tenzih ederim. Cehennem azabından bizi koru" âyetini bitirerek:

"Bu âyeti okuyup da onun (muhtevası) üzerinde düşünmeyenlere yazıklar olsun"

buyurdu.

Âyet-i kerimede "yer"den tekil olarak, "Arz" diye söz edilirken, gökten de "gökler"
diye çoğul olarak söz edilişindeki hikmete temas eden Men-hel sahibi, "göklerde
insanlığın yararlanacağı şeyler pek çoktur. Yer ise, böyle değildir. Göklerin yerden
önce zikredilişi yerden daha şerefli olduklarmdandır" diyorsa da, Bediüzzaman Said
Nursî bu konuyu şöyle açıklıyor:

İnsan hayat ağacının gayesi ve meyvasıdır ve Allah'ın en güzel, en aziz ve en lâtif bir
mucizesi olduğundan meskeni olan yer de kâinata nisbetle madde olarak küçük
olmasına rağmen mâna ve sanat itibariyle kâinatın kalbi, merkezi ve bütün insan üstü
sanat eserlerinin sergilendiği bir panayır ve bütün ilahî isimlerin tezahür ettiği bir yer
ve bütün nimetlerin pazara çıkarıldığı bir çarşı olması itibariyle yedi kat göğe denk bir
kıymeti vardır. Nitekim dâima akan bir çeşme,nehirlerle beslenmeyen bir göle nisbetle
daha büyüktür.

Her sene kat kat ve katmerli yüzbin tarzda san'at eserleriyle dokunmuş gömleklerini
değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü dikkate
alınırsa, arzın büyük gelmezse de yedi kat gökten küçük de gelmeyeceği anlaşılır.
İşte bunun İçindir ki ilâhî ölçü bütün gökleri bir kefeye koyarken yeri de bir kefeye



r2841 f2851

koymuştur.



Bazı Hükümler

1. Gece namazı için uykudan kalkınca 190. âyetten itibaren Âl-i İmran Sûresini
sonuna kadar okumak müstehabtır.

2. Abdestsiz olarak ezbere Kur'ân okumak caizdir. Bu hususta iemâ* vardır.

3. Teheccüd namazına kalkmak niyyetinde olanlar için vitr namazım gecenin sonuna
kadar te'tıir etmek müstehaptır.

4. Kişinin mümeyyiz mahreminin de bulunduğu bir odada ailesiyle birlikte yatması
caizdir.

r2861

5. Örnek almak maksadıyla herhangi bir âlimin ahlâkını gözetlemek caizdir.
31. Abdestin Farziyeti

[2871

59....Ebu'l-Melîh Amir, babası Üsâme b. Umeyr'den Resûlullah (s.a.)'m şöyle
buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah haramdan verilen hiçbir sadakayı ve abdestsiz

r2881 f2891

(su veya toprakla temizlenmeden) de hiç bir namazı kabul etmez."
Açıklama

Ğulûl: kelimesinin asıl anlamı, taksim edilmeden önce ganimetten mal çalmaktır.
Başkasına, ait olan bir malı habersiz almak manasına da gelir. Hadisin metnindeki
"gulûl" ise "mutlak haram mal" demektir. Bu mânânın genel olması bakımından
terceme buna göre yapılmıştır.

Bu itibarla haram bir maldan verilen sadakayı Cenab-ı Hak kabul etmez. Ancak
sahibinin razı olmasıyla kabul eder. Şunlar da bu hükme girer:
Kadının, kocasının malından izni olmadan sadaka vermesi,
Vekilin, müvekkilinin malından izinsiz sadaka vermesi,
Kişinin, ortağının maundan izinsiz sadaka vermesi,

Vâsî'nin sadaka olarak vermesi gereken malı kendinde harcaması veya harcanması,
gereken yerlerin dışında harcaması,

Vakfa bakan kimselerin vakfın gelirlerini haksızlıkla ele geçirip sadaka olarak
vermeleri.

Binaenaleyh bü durumda olan kişiler bu mallan sahiplmerine, sahipleri yoksa onun
varislerine iade etmedikçe mesuliyetten kurtulamazlar. Keza usûlüne uygun olmayan
alış-verişlerle ele geçen mallan sahiplerine geri vermek mümkün değilse, sevap
beklemeden fakirlere vermelidir.

Bu hadis-i şerif namaz için abdestin farz olduğunu ifâde eden bir nass-dır. Far2 olsun,
nafile olsun her namaz için abdest şarttır. Bu hususta icmâ vardır.
Kadı Iyaz diyor ki; "Namaz için abdestin ne zaman farz kılındığı konusu ihtilaflıdır.
İbn Cehm'e göre îslâmiyetin ilk yıllarında abdest almak sun? net idi. Ancak daha sonra
teyemmüm âyetinin inmesiyle farz oldu. Ulemânın çoğunluğuna göre ise abdest,



teyemmüm âyeti inmeden evvel de farz idi. Bir de her namaz kılmak isteyene mi,
yoksa sadece abdestsiz olanlara mı farz olduğu konusunda da ihtilâf vardır. Seleften
bazılan, "her namaz için ab-dest almak farzdır" demişler ve "Namaza kalkmak

f2901

istediğiniz zaman yüzlerinizi yıkayın" âyetini delil göstermişlerdir. Ulemânın
çoğunluğu "Başlangıçta her namaz kılmak isteyen kimse için abdest almak farz idi,
ama sonra bu âyetin hükmü neshedildi" demişlerdir. Bazılarınca her namaz için abdest
almak menduptur. Bazıları da "âyeti kerimedeki emir abdesti olmayanlar içindir,
abdestli kişiler için abdest yenilemekse mustehabtır" demişlerdir. Fetva ehli bu görüş
Üzerinde birleşmişler ve aralarında ayrılık kalmamıştır. Buna göre âyetin mânâsı şöyle
olur; "Eğer siz abdestsiz iken namaza kalkarsanız abdest alın."

İmam Nevevî şöyle der: "Abdest almadan veya teyemmüm etmeden namaz kılmanın
haram olduğunda ulema arasında ittifak ve icma vardır. Bu hususta farz namazla nafile
namaz arasında fark yoktur. Şükür secdesi, secdc-i tilâvet ve cenaze namazı da
aynıdır. Şa'bî ile Ibn Cerir et-Taberî cenaze namazının abdestsiz kılınabileceğini
söylemişlerse de bu görüş bâtıldır. Bir kimse özürsüz olarak kasten namazı abdestsiz
kılsa, bizim mezhebe (Şafiî mezhebi) ve cumhur-u ulemâya göre kafir olmaz. Ebû
Hanife'den kâfir olacağına dair bir rivayet vardır. Çünkü abdestsiz namaz kılmak,
namazla alay etmektir. Bizim delilimiz şudur: Küfür ittikaddan doğar» yani abdestin
farz olmadığını itikad ederse kâfir olur. Halbuki biz itikadı sağlam olan kimsenin
abdestsiz namaz kılmasını sözkonusu ediyoruz. Bütün bunlar abdestsiz namaz kılan
kimsenin özrü bulunmadığı hali ile ilgilidir."

İmam Nevevî, su veya toprak bulamayan kişi hakkında da Şafiî ulemasının dört kavli
bulunduğunu, bunların en sahihinin o kişinin içinde bulunduğu hal ile namazını kılıp

1291]

sonra suyu bulunca abdest alıp namazım iade edeceği görüşü olduğunu söyler.
Bu konuda Menhel yazarı şöyle diyor: Özründen dolayı abdestsiz olarak namaz krlan
kimseye gelince bu kimse su, ya da su yerine geçen toprak cinsinden bir şey
bulamayan kimse gibidir. Bu hususta delil bakımından en kuvvetli görüş su ya
datoprak bulamayan kimsenin bulunduğu hal üzere namazını kılıp iade etmeyeceğine
dâir olan görüştür. Bu kimsenin bu haliyle namazını kılması icab ettiğinin delili, "ben

[292]

size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği ölçüde yapınız" hadisidir.
İade etmemesinin sebebi ise, iade edeceğine dair bir delilin bulunmamasıdır. Ahmed
b. Ahmed ile Şafiî'lerden Müzeni bu görüştedirler. Şâfıîyyeden meşhur olan görüşe
göre bu kimse namazını kılar, sonra taharete imkân bulunca iade eder.
"Mâlikîlerden bazıları da bu görüştedir. Mâlikîlerin mutemed olan görüşüne göre bu
kimsenden namaz edâen ve kazaen sâkit ohır".

"İmam Ebû Hanife'ye göre su ya da toprak cinsinden bir şey bulamayan kimsenin
abdestsiz olarak namaz kılması küfürdür. İmam Ebû Yûsuf a göre ise, bu kimse suyu
buluncaya kadar namaza niyet etmeden namaz kılıyormuş gibi rükû' ve secde eder

f2931

fakat suyu bulunca iade eder"
Bazı Hükümler

1. Haram maldan verilen sadaka kabul edilmez.



2. Özürsüz olarak abdestsız veya gusulsuz kılman namaz kabul edilmez. Bu hususta
nafile ile fark arasında herhangi bif fark yoktur.

3. Abdestsiz namaz kılan kâfir olmazsa da ekseri ulemâya göre günahkâr olur.

60....Ebû Hureyre (r.a.) den, demiştir ki: Resulüllah (s. a.) şöyle buyurdu: "Abdestsiz
olduğu zaman, abdest alıncaya kadar (abdest almadıkça) Allah, hiç birinizin namazını
f2941 f2951

kabul etmez.
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen "hades" kelimesi ile abdestsizlik, gusülsiüzlük ve nayız
hallerinin hepsi kast edilmiştir. Binaenaleyh namazdan evvel veya namaz içerisinde bu
hallerden birinin meydana gelmesiyle namaza devam etmek caiz değildir.
Nitekim Ebû Hûreyre Hazretlerine hadesin ne olduğu sorulduğu zaman:
"yellenmektir" diye cevap vermiş olması, işin en hafifini zikrederek daha ağır hallerin
hades sayılmasının pek tabii olacağını ifade etmek içindir.

Burada namazın kabul edilemeyeceğinden maksat da, sahih olmayacağıdır. Yoksa

12961

"Kim bir kâhini tasdik ederse onun namazı kabul olmaz" Ve, "Eteğini yerde

T2971

sürüyen kişinin ve efendisinden kaçan kölenin namazı kabul olmaz. Hadis-i
şeriflerindeki gibi namazın semeresi olan sevabı olmaz anlamında değildir. Bir ilâhî
emir şartlan yerin egetirilerek yapıldı mı kabul edileceği umulur ve mecazen "kabul
edildi" denilir. Binaenaleyh namaz kılacak kimse abdestsiz ise, mutlaka abdest
almalıdır.

Burada "abdest almayınca" denilmesinin hikmeti, taharette suyun asıl oluşundandır.
Yoksa su bulunmadığı veya kullanmak mümkün olmadığı zaman teyemmüm
edilebilir. Nitekim Ebû Zer (r.a.)'den gelen bir hadis-i şerifte "On sene bile su

r2981 f2991

bulunmasa temiz toprak müshimanm abdest suyudur" buyurulmuştur.
Bazı Hükümler

1. Abdestsizlik veya gusülsüzlük hallerinden temizlenmedikçe kılınan namaz sahih
olmaz.Bu hallerden birisi kendisinde bulunan kimsenin temizlenmesi şarttır.

2. Abdest, namazın sıhhatinin şartlarmdandır. Abdestli olan kişinin tekrar abdest
alması vacip değildir.

Bu mesele, inşallah "hadeste şüphe" konusunda daha genişçe ele alınacaktır.
T3001

61. ...Ali (r.a.)'den demiştir ki; "Resûiullah (s. a.) şöyle buyurmuştur: "Namazın
anahtan, temizlik (abdest-teyemmüm) dir. Girişi, tekbir almak; çıkışı selâm
[301] f3021

vermektir"



Açıklama



Metindeki "tuhûr"dan maksat, su ile veya toprak ile temizlenmektir.Bu da hem
abdesti, hem de guslü içine almaktadır. Hadis-ı şerifte namaz, kilitli bir hazineye
benzetilmiştir. Binaenaleyh ab-destsiz ve gusülsüz kimseler bu hazineyi açamazlar.
Ancak bu mânevi pislikten temizlenen kişiler namaz hazinesinin kilidini açarak o
kıymetli mücevherleri elde edebilirler. Taharet namazın şartıdır.
Namaza giriş ise "tabiîm" kelimesiyle ifade edilmiştir. Tahrim haram kılmak demektir.
Zira namaza "Allahü ekber" diyerek başlayan kimseye, artık namazın dışında
(konuşmak, yemek, içmek gibi) bir işle meşgul olmak haram olur. îşte bu sebepten
iftitâh tekbirine tahrîm tekbiri de denir. Namaza tekbir ile girilmesi hususunda ittifak
olmakla birlikte, rükünden mi, yoksa şarttan mı olduğunda ihtilâf vardır.
Namaz için şart ve rükün nedir?

Hadesten taharet, necasetten taharet, sert-i avret... gibi. Namazın dışında olup da
lüzumlu olana "şart; kıyam, kıraat... gibi namazın içinden olup da terk edilmesi
halinde namazı bozana da rükün denir. Bunların böyle olduklarında ittifak vardır,
îftitâh (namaza giriş) tekbirlerinin alınması ile namaza başlanacağına göre, onu
namazın dışında sayan Hanefî fukahasımn çoğunluğunca iftitâh tekbiri namazın
şartmdandır. Rükündendir (namazın içindendir) diyenlere göre ise, tekbîr ile namaz
arasında bir fasıla olmadığı için namazın içinden, yani rükünlerinden sayılmıştır.
Bu sebeble cemaatle namaz kılanların, imamdan evvel iftitâh tekbirini almaları
halinde ihtidalarının sahih olmadığında ittifak edilmiştir. Çünkü imama uymamış
sayılırlar.

Namaza giriş tekbiri'ne gelince: Bu mevzuda Menhel yazarı şöyle diyor: "Cumhuru
ulemaya göre bu hadis-i şerif namaza ancak Allahü Ekber sözüyle girilebileceğine, bu
lâfzın dışında bir lafızla girilemeyeceğine delâlet etmektedir. îmam Ebû Hanife'ye
göre ise, Allah'ı tazim ifâde eden lâfızlarla da namaza girilebilir."
Ancak bu lâfızlar içerisinden Allahu ekber lâfzını seçerek namaza onunla başlamak
vacib olduğundan bu lafzı terketmek mekruh olur. Delili ise "Al-lahü ekber sözüyle

r3031 r3041
başlamayan kimsenin A namazı tamam olmaz." mealindeki hadis-i şeriftir

r3051

ve: "Rabbİnin ismini anıp namazı kılan" âyet-i kerimesi de buna delâlet eder.

Çünkü burada geçen zikir kelimesi tekbirden daha kapsamlıdır.

îmam-ı Mâlik ile İmam Ahmed ve selef ulemâsının ekserisine göre ise, namaza ancak

"Allahü ekber" lâfızıyla başlanabilir. İmam-ı Şafiî'ye göre ise, "Allahu ekber*' ve

"Allahu'I-Ekber" lafızlarından biriyle başlanabilir. Bu iki lafzın dışında bir lafızla

başlamak caiz değildir. Delili ise, mevzumu-zu teşkil eden hadis-i şeriftir. Bu hadisten

anlaşılan budur. Çünkü Ekber lâfzının başına "el" harf-i tarifini ilâve etmek hadis-i

şerifte yerine getirilmesi emredilen "Allahu ekber" lafzına bir noksanlık getirmez,

ancak bu lâfız yerine başka bir lâfız kullanmak, bu emre aykırı düşer.

"Allahu ekber" lafzından başka bir lâfızla namaza başlamanın caiz olmadığını

söyleyen cumhur-u ulemanın delilleri ise, şunlardır:

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte geçen "et-tekbir" kelimesinin başında bulunan
harf-i tarifin "and" için olması dolayısıyla "Allahu ekber** lâfzına delâlet etmesi.
856 ve 857 numaralı hadisler;

Hz. Peygamberin bütün namazlarında devamlı "Allahu ekber" sözüyle başlamış
olması.



Hanefi fakihlerinden Ebû Yûsufa göre, tekbir köjtünden gelen "Allahu ekber",
"AUahu'I-Cebîr" Ie de girilebilir.

İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed "Cenab-ı Hakk'ı tazim ifâde eden bütün
lâfızlarla namaza girilebilir" demektedirler. "er-Rahmanu Ekber" "Allahu Ecel*',
"Allahu Azam" gibi, ancak "Allahu Ekber" lafzı ile girmek vaciptir. Yukarıda
zikredilen lafızlarla da namaza girilir ise de, namazın vacibi terk edilmiş olur.
Namazdan selâmla çıkma: Hanefi Mezhebinde, teşehhüd miktarı oturduktan sonra,
namazdan isteyerek çıkmak, imam-ı Azam'a göre farz, İma-meyne göre vâcibtir.
Ancak, namazdan çıkışın selâmla olması, ittifakla vâcibtir. Çünkü Hanefî Mezhebine
göre "tek kişinin naklettiği (ahad) hadisle ancak vâcib sabit olur" Binaenaleyh bu
hadisde âhâd bir hadis olduğundan, Hanefılerce, selâm vererek namazdan çıkmanın
hukmu vâcib olmakla beraber, mâlikiler ve Şâfiîlerce farzdır.

Hanefî Mezhebinde namazdan selamla çıkılmasının vâcib oluşuna delil, Ibn Mes'ud
hadisidir. Resul-i Ekrem (s.a.) Ibn Mes'ud (r.a.) a teşehhüdü öğretirken, "İşte bunu,
bunu, yaptın mı namaz borcundan kurtuldun"

dediğine ve namazın tamamlanması için selâmdan soz etmediğine delâlet eden 857
numaralı hadistir. Ancak cumhura göre Hz. Peygamber'in Ibn Mes'-üd'a selâmdan

[3061

bahsetmemesinin sebebi, onun selâm lâfzında kusur etmemiş olmasıdır.
Bazı Hükümler

1. Namazın sıhhati için taharet şarttır.

2. Namaza girmek ancak ıftıtah tekbmyle olur. Tekbîr farzdır.

3. Namazdan çıkış ancak selâmladır. Hanefilere göre selâmla çıkış vâcibtir. Diğer

r3071

mezheblere göre farzdır.

32. Abdest Üzerine Abdest Almak

62... Ebû Gutayf el-Huzelî şöyle demiştir: Abdullah b. Ömer (r.a.)'m yanında idim,
öğleyin ezan okununca abdest aldı ve narnaz kıldı. İkindi vakti ezan okununca (tekrar)
abdest aldı. Sebebini sordum, şöyle dedi:

Resûlullah (s.a.) "Kim abdestli olduğu halde tekrar abdest alırsa, Allah o kimseye on

□081

iyilik sevabı yazar" diye buyurdu.

[3091

Ebû Dâvûd der ki; bu, Müsedded'in hadisidir. Tam olanı da budur.
Açıklama

Allah Teâlâ'mn güzel ameller karşılığında verdiği mükafata sevab denir. Bir güzel
amele verilen en az karşılıksa, on sevabtır. Bu 700 ve hatta daha fazla olabilir. Kulun
ihlâsma ve Cenab-ı Hakk'm takdirine göre bu miktar değişir.

Ebû Davud'un beyânına göre, Müsedded vasıtasıyla gelen bu hadis diğer ravi
Muhammed İbn Yahya'nın rivayetinden muhteva bakımından daha tamdır. Fakat
aslında İbn Mâce'nin Muhammed İbn Yahya'dan rivayet ettiği hadis



1310]

Müsedded'inkinden de daha tamdır.



Bazı Hükümler

1. Her zaman için abdestli de olsa kişinin abdest tazelemesi mustehaptır. Bu hususta
yolcu ile yolcu olmayan arasında fark yoktur. Ulemânın çoğunluğu bu görüştedir.
Ancak Zahirî Mezhebine ve Şiilere göre ise, mukîm olanlara her namaz için abdest
almak farzdır.

Bu hususta şu hadis-i şerif delil olarak gösterilmektedir: "Resûl-i Ekrem (s. a".)
Mekke'nin fethine kadar her namaz için bir abdest alırdı. Fetih günü ise, bütün
namazlarını bir abdest ile kılınca Hz. Ömer bunun sebebini sordu:
"Ya Resulüllah bu güne kadar hiç yapmadığınız bir iş yaptınız. Acaba bunu bile bile
mi yaptınız" dedi. Resul-i Ekrem (s. a.) de:

[3JÜJ

" Evet, bile bile yaptım" cevabını verdi.

Bu görüş reddedilmiştir. Çünkü Resul-i Ekrem (s. a.) önceki uygulamasını farz olduğu

[3121

için değil, sevab umarak öyle yapmıştı.
33. Suları Pisleyen Şeyler

63. ...Abdullah b. Ömer'den demiştir ki, Nebî (s,a.)'e ehlî yabanî hayvanların uğrağı
olan suyun durumunu sordular.Resûlullah (s. a.) şöyle buyurdu: "İki külle miktarında

13131

olan su pislik tutmaz"

Ebû Dâvüd dedi ki; Bu Ibnu'l*Alâ'nm rivayet ettiği metindir, Osman b. Ebî Şeybe ve
Hasan b. Ali, (Seneddeki Muhammed b. Cafer yerine) "Muhammed b.Abbâdb.

[3141

Cafer'den"diyerek rivayet ettiler. Ebâ Dâvûd "doğrusu da budur" dedi.
Açıklama

Bu hadis-i şerifin gerek rivayet edilen metinleri ve gerekse se-netleri çeşitli blup birini
diğerine tercih etmek mümkün olmadığından manası ve hükmü üzerinde imamlar
arasında görüş ayrılıkları vardır.

İmam Malik, bir kavlinde, İmam Ahmed ve Zahirîler, Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)'nin
rivayet ettiği:

1315]

"Su muhakkak ki temizdir; onu hiç bir şey pislemez" Hadis-i şerifine bakarak;
"Su az olsun çok olsun temizdir, ancak karışan pislik suyun üç özelliğinden birini
değiştirirse ancak o zaman (su) pis olur. Çünkü bu konuda icmâ vardır" dediler.
Hanefî ve Şafîîlere göre ise, bu durum, suyun çokluğuna ve azlığına göre değişir. Az
suyu pislik mutlaka murdar eder, çok su ise, renk.koku ve tat gibi üç özelliğinden biri
bozulmadıkça pislenmez. Ancak Hanefîlerle Şafiî-ler, çok suyun miktarını tayin
hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Şafîîlere göre, hecr küpleriyle iki küp su, çok sudur. Hadîs-i şerifte geçen "külle" işte



bu küptür. İki kulle'yi ulemâ, S tulum olarak takdir etmişlerdir. Kimi de "iki külle,
408'Htre eder** demiştir ki buna göre.bir kuüe 204 litre oluyor. İki külle 408 litrelik
iki küp eder.

Hanefî mezhebinde ise, çok su (Havz-ı Kebîr) yun miktarı hakkındaki görüşler
şöyledir: Ebû Hanife'ye göre bir tarafı dalgalandığı zaman bu dalga karşı tarafa
erişemeyecek kadar büyük olan göl, büyük, suyu çoktur. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e
göre ise (10 x 10 arşın) boyutları olan gölün suyu çok, göl ise büyüktür. Daha azı ise,
az su (havz-ı sağır) dur.

Bir arşın 68 cm.dir. Eğer suyun çevresi daire şeklinde olursa, havz-i kebîr
sayılabilmesi için çevresinin 36 arşın olması lâzımdır. Suyun derinliği hakkında kimisi
bir arşm,kimisi bir karış demişse de Zeylaî su avuçlandığı zaman taban görünmeyecek
kadar yerin yüzünü örtmuşse su çok, havuz da büyüktür. En doğru görüş budur,
demiştir.

Ebû Hanife'den zahir olan, rivayete göre, kullananın kanaati mühimdir. Avuçladığı
zaman necasetin suyun bir ucundan öbür ucuna erişemeyeceği kadar çok olduğuna
hükmederse, su çoktur. Yani havz-ı kebîr'dir. Yoksa su az, havuz küçüktür. Her
insanın kanaat belirtmesi mümkün olmayacağına göre 10 x 10 arşın görüşü Hanefî

[3161

mezhebinde ağırlık kazanmıştır.
Bazı Hükümler

1. Yırtıcı hayvanların artıkları pistir.

2. Yine bu hayvanların sidikleri de pistir.

3. İki külle miktarına ulaşan bir su, kokusu ve tadı değişmedikçe içine pislik düşmekle
pis olmaz. Fakat bunlardan biri değişirse, pis olur. imam Şafiî ile İmam Ahmed ve
Ebû Sevr bu görüştedirler. Ancak bu görüşün dayanağı olan mevzumuzu teşkil eden
hadis, senedi ve metin cihetiyle muzda-rib sayılarak tenkid edilmiştir.

4. Az olan suyun içine herhangi bir pisliğin düşmesiyle -üç özelliğinden biri değişse
de, değişmese de- o su pis olur.

64.... Abdullah b. Ömer (r.a.)'in rivayet ettiğine göre, Resûl-i Ekrem (s.a.)'e çölde
bulunan suyun hükmünü sordular da Efendimiz cevaben yukarıdaki hadisi irad
buyurdu.

65. ...Ubeydullah'dan, dedi ki; "Babam Abdullah b. Ömer bana Resûlullah'ın şöyle

13121

buyurduğunu haber verdi: "Su iki kulleye ulaştığında pis olmaz."

Ebû Dâvûd, Mammâdb. Zeyd (bu hadisi) Asım'dan mevkuf olarak nakletti demiştir.

[3181
Açıklama

Bu hadisin açıklaması bu hadis içinde geçerlidir. Hadis-i şerif, "çok suyun 2 kulleden
(yaklaşık olarak 408 litre) ibaret olduğunu söyleyen İmam Şâfiî'nin delilidir.
Hanefî âlimleri külle hadisleri'ni muzdarib olmaları itibariyle delil olarak
almamışlardır. Zira İmam Ahnied ve Dârukutnî'nin iki veya üç külle şeklinde, İbn



Mâce'nin Sünen'inde İmam Şafıînin hocası Vekî'in de iki veya üç kulleye ulaştığında
Dârakutnî'nin diğer bir rivayetinde "su 48 kulleye ulaştığında necaset taşımaz" gibi
çeşitli rivayetlerin bulunması sebebiyle hadisi muzdarib görüp delil olarak kabul
etmemişlerdir. Bunun için de diğer hadislerden istifade ederek durgun suların ölçüleri
hakkında yukarıda beyân ettiğimiz görüş ve ictihadlarda bulunmuşlardır. Şafiî, "bu
hadis muzdarip de olsa, diğer rivayetler arasında en sahih olanıdır" diyerek onunla
13191

amel etmiştir.

34 Buzâ'a Kuyusunun Suyu

66....Ebû Sa'îd el-Hudrî (r.a.) den rivayet edilmiştir ki; Resû-İullah (s.a.)'e hayız
bezlerinin, köpek leşlerinin ve kokmuş nesnelerin atıldığı bir kuyu olan Buzâ'a
kuyusundan abdest alabilir miyiz? diye soruldu. Resûlullah (s. a.) "Su temizdir, onu hiç

r3201

bir şey pisletmez" buyurdu.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bazı râvîler, senedde geçen Abdullah b. Rafı yerine Abdurrahman

[32i]

b. Râfî demişlerdir.
Açıklama

Zikri geçen Buzâ'a kuyusu Medine'de meşhur bir kuyu idi.Bulunduğu yer, çevresinden
oldukça alçak olduğundan halkın çöplüklerini, köpek, leşlerini ve diğer pislikleri sel
suları sürükler getirir buraya doldururdu. Hatta kadınlar hayız bezlerini de atarlardı.
Bütün çevrenin suları bu çukurda kalan kuyuya aktığı için büyük bir havuz teşkil ede-
cek kadar da çok su birikirdi.

Tirmizî şârihi Mubarekfûrî, bu hadis-i şerifle ilgili açıklamasında, bu sellerin aktığı
yerin bir kuyu olduğunu, yoksa Hidâye müellifi Merğmânî'-nin zannettiği gibi
bostanlar arasında akıp giden bir su olmadığını söylemiş ve eğer öyle olsaydı, kuyu
ismi verilmezdi, üstelik ağzının çapı da altı arşın idi, demiştir.

Bu hadisin getirdiği hüküm ile kulleteyn (iki külle) hadisi'nin arasında bir çelişki var
gibi ise de, gerçekte hiç bir çelişki bulunmamaktadır. Muhtelif mezheb âlimleri
zahirde var gibi görülen bu çelişkinin giderilmesinde aşağıdaki te'villere baş
vurmuşlardır:

1. Maliki ulemâsına göre yukanda da beyân edildiği gibi, az olsun çok olsun, akar
olsun durgun olsun vasıflarından birini kaybetmedikçe (necasetin eseri üzerinde
görülmedikçe) su pis olmaz. Binaenaleyh Buzâ'a Kuyusun-daki suyun evsâfı da
değişmediği için onun suyu temizdir.

2. Şafiî ulemasına göre ise, durgun sular iki kulleyi aştığı takdirde pis olmaz. "Buzâ'a
Kuyusundaki sular bu miktarı aştığı için pis değildir"

3. Hanefüere göre ise, Ebû Dâvûd Sarihlerinden Hattâbî ve İbn Res-lân'm açıkladıkları
gibi Buzâ'a Kuyusu, bilinen mu'tad kuyulardan biri değil; Beni Sâîde bostanlarına
suyu akan bir pınardır. Buna göre Buzâ'a kuyusu, akan su hükmünde olduğundan ve
necaset eseri görülmediğinden bu kuyunun suyu temizdir.

Buna rağmen bazı âlimler, böyle bir kuyu suyunun kullanılması insan tabiatı ve
temizlik kaideleriyle bağdaşmayacağından bu kuyuya gelen nesâcetlerin yine sel suları



ile akıp gittiğini, kalan suyun temiz bir su olduğu te'-viline gitmişler ve Mâliki ve Şâfîi
ulemasının te'viüerinde zorlama görmüşlerdir.

Hadis-i şerifte geçen "hayz bezlerinin, köpek leşlerinin atıldığı" tâbirlerine bakarak o
zaman müslümanların bu kuyuya bu pislikleri kendi elleriyle attıkları sanılmamalıdır.
Yukanda da işaret edildiği gibi, bu pislikleri oraya sel sulan veya rüzgâr sürükleyip
getiriyordu. Tabii ki, o zaman Medine münafıklarının da böyle pislikleri buraya
atabilecekleri düşünülebilirse de sulara ve ağaç altlarına abdest bozmaktan nehyedilen

D221

müslümanların bu işi yapacakları prensip olarak düşünülemez.
Bazı Hükümler

1. Buza'a kuyusunun suyu temizdir.

2. Su ister az olsun, ister çok olsun vasıfları değişse bile içine bir pislik düşmesiyle
pislenmiş olmaz.

Hz. İbn Abbas ile Ebû Hüreyre, Hasan Basrî, tbnü'l-Müseyyeb, İkri-me, İbn Ebi
Leylâ, Sevrî, Davûd-u Zahirî, Nebat, Câbir ibn Zeyd, Mâlik ve Gazâlî bu hadis-i
şerifin zahirine dayanarak, "Su ister az, ister çok olsun içine düşen bir şeyle pislenmiş
olmaz,. Vasıflarının değişip değişmemesi de önemli değildir" demişlerdir. Oysa bir
necasetle vasıflarından biri değişen suyla taharet yapılamayacağına dair icmâ' vardır,
ibn Ömer (r.a.) ile Mücâ-hid, İshâk Ehl-i Beytten, el-Müeyyedbillâh, Ebû Tâlib, Nasır,
Mezheb İmamlarından imam Ahmed, Şafiî uleması ve Hanefî uleması ise; su
kullanıldığı zaman içindeki pisliğin de kullanılmış olacağı düşüncesinden hareket
ederek ve aşağıdaki hadis-i şeriflere dayanarak "İçine necaset düşen az su, vasıflan
değişse de değişmese de pis olur" demişlerdir.

"Herhangi biriniz uykudan kalktığı zaman elini yıkılmadıkça (su) kab(m)'a sokmasın,
çünkü elinin nereden geleceğini bilemez" (bk. 104 nolu hadis)

"Birinizin kabını köpek yaladığı zaman İçindekini döksün. Sonra onu yedi defa
yıkasın" (bk. 74 nolu hadis)

"Sakın hiç biriniz durgun suya işemesin" (bk. 69 ve 70 nolu hadisler) "Müftüler sana

f3231

fetva verseler bile sen fetvayı kalbinden al." "Şüphe vereni bırak, şüphe
£3241

vermeyene bak" "Su iki kütleye ulaşınca pis olmaz" (bk. 65 nolu hadis)

Bu görüşte olan ulemâya göre bu hadis-i şerifler açıklamakta olduğumuz 1 hadisin

hükmünü tahsis edmişlerdir.

Birinci görüşü savunanlara göre ise ikinci görüşü savunanların dayandığı hadislerde
kendi görüşlerini destekleyen kesin bir ifâde yoktur.

67.... Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivayet edilmiştir, dedi ki: Resûlül-lah (s.a.)'e köpek
leşlerinin, hayız bezlerinin ve insan pisliklerinin atıldığı (bir kuyu olan) Buzaa
kuyusundan sana çekilen su hakkında ne dersiniz? diye sorulduğunu işittim.
Resûlullah (s. a.) de; "Muhakkak kî su temizdir ona hiç bir şey pisleyemez"
1325]

buyurdular. Ebû Dâvûd der ki: "Kutebye b. Said'i şöyle derken işittim: "Ben Bu-
zâa kuyusunun kayyimine (bekçisine) kuyunun derinliğini sordum; "Bu kuyuda su en
çok olduğu zaman insanın kasığına (kadar) çıkar*' Ben de azaldığı zamanki halini



sordum. "Bana avret mahallinin aşağısına kadar çıkar" diye cevap verdi.
Ebû Dâvûd der ki: "Ben Buzâa kuyusunu cübbemle ölçtüm. Onu kuyunun Üzerine
serdim, sonra çıkarıp ölçtüm de eninin altı arşın olduğunu gördüm. (Bir zira (arşın)
dirsekten orta parmağın ucuna kadar olan uzunluktur) Kapıyı açıp da beni içeriye
sokan kapıcıya, bu kuyunun eski kapısında bir değişiklik oldu mu? diye sordum,

[3261

"hayır" cevabını verdi. Kuyudaki suyun renginin bozuk olduğunu gördüm."
D271

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen, "avret mahalli" nden maksat, İbn Reslan'a göre,"diz kapağf'dır.
Kuyudaki suyun uzun zaman kuyuda kalması ve içine ağaç yapraklarının düşerek
çürümesiyle renginin bozulmuş, olduğu düşünülebilir. Ancak uzun süre kalmaktan ve
yosun bağlamaktan, içinde yaprakların çürüyüp dağılarak rengini veya kokusunu
bozmasından dolayı su temizleyicilik vasfını kaybetmez. îbn Sîrin'in görüşü ile İmam
Mâlik'den gelen bir rivayet istisna edilirse, bu gibi sularla abdest alınabileceği
hususunda ittifak vardır.

Hanefî mezhebinde de, yapraklar suyun incelik ve akıcılığını bozmadığı müddetçe
böylesi su ile abdest alınabilir. Suyun tabiatı denilen incelik ve akıcılığı bozulduğu
takdirde su, mukayyed su hükmüne geçeceğinden hadesten taharette kullanılamaz.
r3281

Bazı Hükümler

1. Her ne kadar bu hadis suyun içine necaset düştüğünde suyun pis olmayacağına
delâlet etmekte ise de

böyle bir suyun pis olacağına dair icmâ' ve hadisler vardır. (Bir önceki hadisin şerhine
bakınız.)

2. Pisliklerin topluma ve mahalle sakinlerine zarar vermeyecek uzak bir yerde
toplanmasında bir sakınca yoktur.

3. Kadınlar, özel hallerinde kullandıkları, kullanılamayacak hale gelmiş bez
parçalarını atabilirler. Ama bunların herkesçe görülmeyecek bir yere bırakılması
uygun olur.

4. Meclis olduğu kesinlikle bilinmediği takdirde kuyu ve pınar sulan kul-
lanılabilirler.

5. Şüpheli olan durumlarda, bilen bir kişi varsa, malûmat edinmek için soru
sorulabilir. Özellikle böyle bir titizlik abdest alınacak sular hakkında gösterilmelidir.
f3291

35. Suyun Cünüp Olmayacağı

68.... İbn Abbâs'dan, şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.)'m hanımlarından biri Cefne
denilen büyük bir kapta gusletti. Sonra da Resul-i JEkrem o kaptan abdest almak veya



gusletmek için gelince
"Ya Resulellah ben cünüp idim" dedi.
Bunun üzerine Resûlallah şöyle buyurdu:

r3301 D311

"Su cünııp (pis) olmaz."
Açıklama

Hadis-i şerifte sözü geçen hanımın, mü'minlerin annesi ve İbn Abbas'm teyzesi
Meymûne (r.anhâ) olduğunu Dârakutnî haber vermekte ve bu hadisi şöyle rivayet
etmektedir: "İbn Abbas teyzesi Mey-mûne'nin şöyle dediğini nakleder: Cünuptüm, bir
kapta yıkandım, biraz su artırmıştım. Hz. Peygamber geldi, yıkanmak istedi de: "Yâ
Resûlallah ben o sudan yıkanmıştım" dedim. Peygamber (s.a.) de "Su cümıp olmaz"

r3321

dedi ve o sudan gusletti. Ayrıca bu hadisi İbn Mâce de rivayet etmiştir.
"Cefne'de yıkandım" sözü, "cefneden su alarak yıkandım" anlamına gelmektedir.
Meymûne (r.a.) cefnedeki su ile yıkandığı için elinin girip çıkmasından dolayı suyun
pis olduğunu zannederek, Resûlullah'a durumu haber vermiş, bunun üzerine de Resûl-i
Ekrem "Su cünup olmaz" buyurmuşlardır. Bilindiği gibi cünuplük manevî pislik
olduğundan maddi pislikle kıyas edilemez. Cünup olan bir organın dokunduğu su pis
olmaz. Resul-i Zişan Efendimizin bu sözüyle açıklamak istediği husus budur.
Cünup, uzak demektir. Nitekim memleketinden uzak kalan kimselere de "cünup"
denir. Gusl icâbeden kişiye cünup denilmesinin sebebi, namazdan, Kur'ân okumaktan
ve mescidlerden uzak kalmak durumunda olduğundandır.

Hadis-i şerifteki "su cünup olmaz" sözüyle "su pis olmaz" demek istendiğinden
terceme de bunu da göstermeye çalıştık.

Nihâye'de îbn Abbâs'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte: "Dört şey cünup olmaz:

r3331

İnsan, toprak, elbise, su" buyurulmuştur. Binaenaleyh insan cenabet halinde de
pis olm az, onunla musâfaha edenin eli pislenmez, artığı pis olmaz. Toprak da
Üzerinde bir cünup yıkanmakla pis olmaz. Cü-nup bir kimsenin terinden ıslanmakla
elbise ve üzerinde cünubun yıkanma-sıyla da toprak pis olmaz. Ayrıca Meymûne (r.a.)
validemizin Resûluİlah'm sünnetine uyarak elini kaba sokmadan yıkamış olduğu
muhakkaktır. Eliyle su alarak yıkanmış olması da mümkündür. Bu durumda cünub
olan kişinin elini kaba batırarak kaptan su alıp ellerini dışarıda yıkaması suyu
pislemez. Dolayısıyla kaptaki su müstamel olmaz. Fakat elini dışanda,temizlemeden,
cenabetten temizlenmek maksadıyla kaba soksaydı, suyun sadece eline temas eden
kısmı müstamel (kullanılmış) su olur ve temizleyicilik vasfını kaybederdi. Fakat bu
durumda da suyun yarıdan fazlası tahir ve mutahhir (temizleyici) olduğundan suyun
temizleyicilik vasfı yine kaybolmazdı.

Her ne kadar, daha sonra gelecek olan Humeyd Hadisinde, kadının artığı ile gusül
yapılamayacağı bir mânâ sezilirse de aslında hadiste açıkça böyle bir mânâ yoktur.
Buna göre Humeyd Hadisindeki hüküm "evlâ olan yıkanılmamasıdır" şeklinde te'vil
edilerek, Humeyd hadisiyle mevzumuzu teşkil eden hadis arasındaki zahirî tearuz
13341

giderilmiştir.



Bazı Hükümler

1. Kadının guslünden arta kalan su temizdir. Dolayısıyla cünup olan kişi gusul
âdâbma riâyet ederek yıkanan bir kimseden arta kalan suyla gusledebilirjmam Ebû
Hanife, imam Mâlik ve Şafiî ile cumhuru ulemâ bu görüştedirler.

2. İnsanın cenâbetliği hakiki bir necaset değil, hükmî bir necasettir.

3. Abdest ve gusülde kullanılan su temiz ve temizleyicidir, imam Mâlik ile Nehâ'î,
Hasan Basri ve İmam Sevrî bu görüştedirler. Fakat abdest ya da gusülde kullanılmış
olan suyun temizleyicilik vasfının kalmadığına hükmeden fıkıh ulemâsı, Hz.
Meymûne'nin bu suyun içine girerek yıkanmadığını, suyu kaptan alıp dışanda
yıkandığını ve Hz. Peygamber'in yıkandığı artık suyun kullanılmış su olmadığını

D351

söyleyerek bu gjörüşe itiraz etmişlerdir.
36. Durgun Suya Küçük Abdest Bozmak

69.... Ebû Hüreyre (r.a.) Resûlullah (s.a.)'in şöyle buyurduğunu haber verdi.
"Sîzden biriniz sakın durgun suya abdest bozmasın, (ola ki) biraz sonra ondan
D361

gusleder"

70.... Ebû Hureyre (r.a.) Resûlullah (s. a.) şöyle buyurmuştur, dedi:
"Sakın sizden biriniz durgun suya küçük abdest bozmasın, ve cünuplükten dolayı

r3371 r3381

ondan gusletmesin!'
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen "küçük abdest bozmasın" ifadesiyle durgun suya bevletmenin
yasaklanmasının sebebi, o suya abdest almak veya gusl etmek için ihtiyaç
iduyulacağmdandır.

Görüldüğü gibi hadis-i şerifte hem suya bevletıhekten, hem de o suyla yıkanmaktan
ayrı ayrı nehy vardır. Zira,

a. 65 numaralı hadis-i şerifin açıklamasında da geçtiği gibi, durgun sular az olduğu
zaman içine düşen necasetle pis olur:

D391

b. İnsanların istifade edebilecekleri herhangi bir yere bevletmek yasaklanmıştır.
Binaenaleyh suya bevletme ile suçja yıkanma birbirinden farklı şeylerdir. Az olan su
içerisine bevledilmekle pis olduğu gibi abdest veya gu-sülde kullanılmakla da
müstamel olur.

Hanefî Mezhebinde sahih olan görüşe göre müstamel (kullanılmış) su temizdir.
Temizleyici değildir. Yani bu sudan üzerimize bir sıçrama olursa Üzerimiz pislenmez.
Fakat bu su ite ne abdest alınır ne de gusledilir.

Fukahâmn beyânına göre müstamel su, insanın üzerine sıçradığında vesveseye

13401

sebebiyet verir. Bu yüzden sıçratmamaya dikkat edilmelidir.



Bazı Hükümler



1. Hadis-i şerif havz-ı köbir olmayan durgun suya bevl etmenin haram olduğuna
delâlet etmektedir. Lâkin daha Önce 63 no'lu hadiste ve onu takib eden hadislerde
beyân edildiği üzere havz-ı kebîrolan sulara bevletmek o suları pisletmez. Büyük
abdestin hukmu de küçük abdest gibidir. Lâkin evlâ olan çok suya da bevletmekten
sakınmaktır. Bu mevzuda İmam Nevevt şöyle der;

a. Akan çok su içinde küçük abdest bozmak, haram değildir. Çünkü yasak, durgun
suya attir. Fakat akan ve çok olan su içinde küçük abdest bozmaktan sakınmak daha
iyidir.

b. Akan su az ise, Şâfiîlerden bir cemaate göre içinde işemek mekruhtur. Fakat muhtar
kavle göre haramdır. Çünkü Şafiî ve başka müctehidlerin mezheblerine göre o su necis
olmuş olur, kirletilmiş olur. Başka adamlar o suyu temiz sanarak kullanabilir ve
aldanmış olabilirler.

c. Eğer su durgun ve çok ise Safîlere göre içinde işemek mekruhtur, haram değildir.
Haram sayılması da tamamen isabetsiz değildir... Çünkü muhakkak âlimlere ve
usûlcülerin ekserisine göre yasaklama haram kılınmayı gerektirir. Aynca yasaklama
nedeni olan kirletme burada da mevcuttur. Yasaklamanın diğer sebebi olan
pislenme'ye gelince; eğer işeme ile bu suyun evsafı değişmiş ise, necis sayılması,
icmâ' ile sabittir. Ebû Hanife ve ona muvafakat eden âlimlere göre bir tarafı
hareketlendirildiği takdirde karşı tarafında da hareket görülen su, içine necasetin
düşmesi ile pis olmuş olur.

d. Durgun ve az su içinde abdest bozmaya gelince, Şâfîüerden bir cemaate göre
mekruhtur. Fakat doğru ve muhtar olan kavle göre haramdır. Çünkü, böylesi suya
karışan sidik, onu necis eder, kullanılmaz hâle getirmekle mâ (su) olmaktan çıkarır,
bilmeden başkasının onu kullanıp aldanmasına sebep olur.

Alimler demişler ki suda büyük abdest bozmak küçük abdest bozmak gibidir; hattâ
daha çirkindir. Bîr kab içinde abdest bozup onu su içine dökmenin hükmü de su içinde
abdest bozmak gibidir. Keza bir su kenarında küçük abdest bozmak suretiyle sidiğin
akıp suya karışmasına sebebiyet vermenin hükmü de aynıdır. Bütün bunlar mezmum,
çirkin ve yasaklanmış fiillerdir.

Hatta âlimler, su yollarında ve suya yakın yerlerde suya kanşmasa bile abdest bozmayı

I34Ü

mekruh görmüşlerdir.

2. Az suyun içine girerek yıkanmak yasaktır.

3. Az otsun çok olsun durgun suyun kirletilmemesi, çevre sağlığı bakımından oldukça

0421

önemlidir.

37. Köpeğin Artığı İle Abdest Almak

71....Ebu Hureyre (r.a.)fden rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s. a.) şöyle
buyurmuştur: "Sizden birinin kabını köpek yaladığı zaman onun temizlenmesi,
(birincisi toprakla olmak şartıyla) yedi kere yıkanmasıdır".

Ebû Dâvûd dedi ki: "Bu hadisi "birincisi toprakla olmak" ilâvesiyle Eyyûb ve Habtb b.

[3431

Şehid, Muhammenden rivayet etmişlerdir."



Açıklama



"Vüluğ" köpeğin dilinin kenarıyla su içmesi anlamındadır. Bu mevzuda farkh akı
rivâyet vardır, rititün btf rivayetler şu dört hususu ihtiva etmektedir:

1. Birinci yıkayışta toprakla ovunuz.

2. Yedincisinde, toprakla ovuverirseniz de caizdir. Ancak birincide toprakla ovmanız
daha iyidir.

3. Bu yıkayışların herhangi birisinde toprakla ovmanız yeterlidir.

4. Sekizincide toprakla ovunuz.

Menhel yazan bu rivayetlerin arasını şöyle birleştirmiştir:

"Birinci yıkayışı toprakla yapmak en iyi ve en mükemmel olanıdır. Yedinciyi toprakla
yıkamak en iyisi olmamakla beraber caizdir. Geriye kalan yıkayışların herhangi birini
toprakla yapmak da yeterlidir."

Nevevî, "Sekizincide toprakla ovun" rivayeti bizim(şâfîilerin) ve aynı zamanda
cumhurun mezhebidir. Zira hadisten murad, kabı yedi defa yıkayın ama bunların
birinde suyla toprağı karıştırarak yıkayın, demektir. Bu bakımdan toprak su yerine

13441

geçmiş ve ona sekizinci yıkama denmiştir" görüşündedir.

Lâkin îbn Dakiki'l-lyd buna itiraz ederek, "Sekizinci yıkayışı toprağa bulayarak
yapınız" emri bu hususta herhangi bir te 'vile imkân vermeyecek kadar açıktır. Eğer ilk
yıkayış toprakla olmuşsa sekizinci yıkayış da su ile olmuştur" demektedir.
Bazıları "Hanefüerle Mâlikfler bu hadisin zahirine muhalefet ederek toprakla
yıkamaya itiraz etmekte fakat yedi kere yıkamayı kabul etmektedirler" demişlerse de,
kendilerine şu cevap verilmiştir: "Toprakla sürtmek imam Mâ-lik'in rivayetinde
yoktur. Fakat yedi kere yıkamak ona göre mendubtur. Çünkü İmam Mâlike göre
köpek pis değildir."

Mâliklerden bazılarına göre, çoban ve av köpeklerinin yaladığı kabı yıkamak
gerekmez. Ancak beslenmesine izin verilmeyen köpeklerin yaladığı kabı yıkamak
menduptur.

Mâlikîlerden bazılanda "kuduz köpeğin yaladığı kap yıkanır, diğerleri yıkanmaz"
derler.

Hanefîlere göre ise, kabı yedi kere yıkamak ve toprakla ovmak icabet-mez. Ebu Cafer
"et-Tahâvî, Hanefîlerin bu konudaki görüşünü şöyle özetlemiştir: "Köpek ağzını kabın

£3451

içine sokarsa o kabı hemen dök, sonra üç kere yıka" hadisini de Hz. Ebu Hüreyre
rivayet etmiştir. Yedi defa yıkamanın vücubu bu hadisle kaldırılmıştır. Çünkü yedi
defa lâfzını daJEbû Hurey-re rivayet etmiştir. Hiç bir sahâbinin Efendimizden
işittiğinin tersine amel etmesi veya fetva vermesi helâl olmaz. Demek ki, ikinci hadis
birincinin hükmünü kaldırdığından ikinciyle amel etmiştir. Ebû Hureyre'den rivayet
eden râviler için bu hadis haber-i âhad obuası bakımından zayıf sayılabilirse de haberi
bizzat Resûlullah (s.a.)'dan işiten Ebû Hureyre (r.a.) için zayıflık mevzuu bahs

£3461

değildir. Zaten onunla amel etmiştir.
Bazı Hükümler

1. Köpek pistir. Çünkü salyasının pis olduğu kabul edilince, salyanın çıktığı bedenin



de pis olduğunu kabul etmek gerekir ki cumhurun görüşü de budur.

2. Maliklerin köpeğin temiz olduğuna dair delili bu hadis değil, "Avcı hayvanların size

[3421

tutuverdiklerinden de yeyin" mealindeki âyet-i kerîmedir.

"Mademki onların tuttukları av temizdir, öyleyse köpeklerin avlar üzerine akıttıkları
salyaları ve dolayısıyla kendileri de temizdir" diyorlar. Bir de Buhârî'deki Hz.
Peygamber zamanında köpeklerin mescide serbestçe girip çıktığım ifâde eden hadisi
delil getiriyorlar.

Halbuki âyette köpeğin yaladığı hayvanın helal kılınması, köpeğin av Üzerine akan
salyasının da temiz olmasını ve yıkanmamasını gerektirmez. Salyanın pisliği ve
yıkanması gerektiği, temizlikle ilgili umûmî hükümler içerisinde ifâde edilmiştir. Avı
yıkamanın gerekmediği kabul edilse bile, bu, avlara ait özel bir durum olabilir.
Köpeğin mescide girmesi de onun temizliğine delâlet etmez. Hafız İbn Hacer bunun,
İslâm'ın ilk günlerinde böyle olduğu: mı, sonra köpeklere kapıların kapatıldığını
söylüyor.

3. Köpeğin yaladığı şey pistir.

4. Köpeğin yaladığı şeyi yedi kere veya üç kere yıkamak vaciptir. Kuduz mikrobunu
öldürmekte en te'sirli ilâcın, onun bulunduğu yeri toprak ve su karışımıyla sürtmek

[3481

olduğundan hadis-i şerifte geçen köpeğin bandığı kabı su ve toprakla ovmak
emrine uymak tıbbî yönden daha ihtiyatlıdır.

5. Pisliğin içine düşdüğü kabın içindeki sıvı ise, pislik olduğu yerde kalmaz, hepsim
kirletir.

72. ...İki ayrı senedle, aynı mânâda Ebû Hureyre'den mevkuf olarak bir hadis daha
nakledilmiştir. Ancak onda Ebû Hureyre: "Kedinin su İçtiği kap bir kez yıkanır"

f3491 r3501

cümlesini ilâve etmiştir.
Bazı Hükümler

1. Bu hadis bir kedinin su içtiği kabın yıkanmasını em-retmektedir. Ancak bu, kedinin
salyasının pis olduğundan değil, sadece temizliğe riâyet içindir. Nitekim 75 numaralı
hadis-i şerif de buna delâlet etmektedir.

2. Hanefîler bu hadisle yabanî kır kedisinin artığının, sütünün ve salyasının pis
olduğuna hükmetmişlerdir. Çünkü bu kediler dağlarda pis etlerle beslendiklerinden,
pis etlerden meydana gelen salya ve sütün de pis olacağı tabiidir. (Bu konu 75
numaralı hadisin şerhinde ele alınacaktır).

73. ...Ebû Hureyre (r.a.) hazretlerinden rivayet edildiğine göre, Peygamber (s. a.) şöyle
buyurmuştur: "Köpek bir kaba bandığı zaman yedincisi toprakla (olmak şartıyle) onu
yedi kere yıkayınız."

Ebû Dâvûd; "bu hadisi Ebû Salih, Ebû Rezîn, el-A 'rac ve Sabit el~Ahneft Hemmâm
b. Münebbih ve Ebu's-Sûddî Abdurrahman Ebû Hureyre'dert rivayet ettiler ama
topraktan bahsetmediler" dedi.

Bu hadisin hükümleri, yukarıdaki hadiste verildiği gibidir.

74.... Abdullah b. Muğaffel'den, dedi ki; Resûlullah (s. a.) köpeklerin öldürülmesini



emretti. Sonra da "Bu insanlara ne oluyor ki (bütün) köpekleri öldürüyorlar?"
buyurdu. Koyun ve av köpeğinin öl-dürülmemesine ruhsat verdi. Sonra şöyle
buyurdu: "Köpek bir kabı yaladığı zaman onu yedi kez (su ile) yıkayın, sekizincide

1351]

toprakla ovuşturun!"

[352]

Ebû Dâvâd dedi ki: "îbn Muğaffel böyle dedi."
Açıklama

Köpeklerin öldürülmesinin sebebi Müslim'de şöyle açıklanmıştır: "Cebrâil
(aleyhisselam) Resulüllah (s. a.) ile belli bir saatte buluşmak üzere sözleşmişti. Saat
geldiği halde Cibril gelmedi. Resulüllah (s. a.) in elinde bir sopa vardı, onu elinden
bıraktı ve: "Ne Allah vadini bozar, ne de Resulleri" dedi. Sonra bakındı, bir de ne
görsün sedirin altında bir köpek eniği!

"Ya Alşe; bu köpek boraya ne zaman girdi?" diye sordu. Aişe;

"Vallahi bilmiyorum, dedi. Derhal köpek çıkarıldı. Ve hemen arkasından Cibril geldi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi vesselem)

"Benimle sözleştin, ben seni bekledim. Ama gelmedin" dedi. Bunun üzerine Cibril:
"Bana senin evindeki köpek mani oldu. Biz içinde köpek ve resim bulunan eve
girmeyiz" dedi.

Resûlullah ogün sabah olur olmaz köpeklerin öldürülmesini emir buyurdu. Hatta

r3531

küçük bahçe köpeğini öldürüp, büyük bahçe köpeğini bırakıyordu.
Bunun sebebi "o zamanki halkın, gönlünü köpek besteme sevdasına kaptırmağıdır"
diyenler de vardır. Fakat hadis-i şerifte belirtildiği gibi, daha sonra bu köpekleri
öldürme emri yürürlükten kaldırıldı. Ancak bu emir siyah ve yırtıcı köpekler için
geçerli oldu. Ulemânın bir kısmı bu görüştedir, ulemânın ekserisi ile Imam-Mâük ve
taraftarları ise, "Beş şey vardır ki Haremi Şerifde de öldürtilebilir" mealindeki 1846-
1848. hadis-i şeriflere dayanarak beslenmelerine izin verilen çoban, av ve ziraat
köpekleri dışında bütün köpeklerin öldürüleceğine hükmetmişlerdir. Yırtıcı köpeklerin
öldürülmeleri günümüzde de görülen bir hâdisdir. Bu sebeble yırtıcı köpeklerin
öldürülmelerine itiraz söz konusu değilse de siyah köpeklerin Öldürülmesindeki
hikmeti soranlar her yerde bulunmaktadır.

İbn Kuteybe konuyu şöyle açıklamaktadır: "Çünkü köpeklerin alaca-sız siyah olanları,
insanlara en zararlı olanı ve en ısırganıdır. Köpekler de diğerlerinden ziyâde onlara
saldırırlar. Bununla beraber o faydası en az olan ve bekçiliği en kötü olandır.

13541

Avlamaktan en uzak (kabiliyetsiz) olan ve en çok uyuklayan da odur.
Hz. Peygamber "Siyah köpek şeytandır" (bk. 702 nolu hadis) beyânı ile siyah köpeğin,
köpeklerin en kötüsü olduğunu ifade etmek istemiştir. Tıpkı, "O azgın şeytandan
başka bir şey dejildir", "O ancak parçalayıcı bir ars-landır", "o parçalayıcı bir kurttur"

r3551

denildiği gibi... Bu sözler ile sadece o kimsenin bunlara benzediği kast edilir.
Resûlullah'm Medine'nin köpeklerini öldürtmeğine gelince bunda onun, "Eğer
köpekler ümmetlerden bir ümmet olmasaydı onların öldürülmelerini



T3561

emrederdim." beyânını nakz edecek bir şey yoktur. Çünkü Medine onun
zamanında, meleğin vahy indirdiği yer idi. Rahmet melekleri ise, içinde köpek veya
resim bulunan eve girmediğinden, Medine'de evlerde köpek beslemek yasaklandı. Bu
yasağa aldırış etmeyerek köpek besleyen kimseler de evleri rahmet meleklerinden
mahrum kalmak suretiyle cezalandırıldı. Ancak Azrail aleyhisselam ve Hafaza
Melekleri ise, her eve girerler.

Ulema metinde gecen "Köpeklerden banlara ne?" sözünden, "niçin evlerinde köpek
besliyorlar?" manasım çıkararak ihtiyaç olmaksızın sadece zevk için köpek
beslemenin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Fakat ihtiyaç duyulduğu zaman köpek
beslemekte bir sakınca görmemişlerdir.

Avcılık için, hayvanları ve ekinleri beklemek için köpek bir ihtiyaçtır. Binaenaleyh bu
durumlarda köpek beslemek caizse de, tâlim için ve evleri beklemek için beslemekte
ihtilâf vardır. Bu hususta mezheblerin görüşü şöyledir:

1. Şâfıî ulemâsından Nevevî şöyle demektedir: Bizim mezhebimize göre, ihtiyaç
yokken köpek edinmek haramdır. Ama av, ziraat ve hayvan muhafazası gibi işler için
köpek edinilmesi caizdir. Evleri, sokakları ve bunlara benzer yerleri muhafaza için
köpek edinilip edinilemeyeccği hususunda iki görüş vardır. Birinci veçhe göre caiz
değildir. Çünkü hadislerin zahirleri ziraat, av ve çoban köpeğinden maadasını
sarahaten yasak etmektedir. Esah olan görüşe göre, bu üç nevi köpeğe kıyas edilerek
diğerlerini edinmek de caizdir. Acaba köpek yavrusu edinerek av, ziraat ve hayvan
muhafazası hususlarında eğiterek yetiştirmek caiz midir? Bu meselede de iki görüş
vardır. Doğru olanı ise caiz oluşudur.

2. Mâükîlerden bazıları, edinilmesi câlz olan köpeğin hangi köpek olduğuna bu hadisi
delil getirmişlerdin Binaenaleyh çoban köpeği, av köpeği ve ekinleri bekleyen köpeğin
beslenmesinde bir sakınca yoktur, demişlerdir. Aynı zamanda bu cins köpeklerin
temiz oldukları görüşünü de benimsemişlerdir.

3. Hanefî mezhebinden Kemaleddin Ibnu'l-Hümüm, Fethü'l-Kadîr adlı eserinde,
"köpeği av, yahut hayvan, ev ve ziraat muhafazası için edinmek icma ile caizdir.
Lâkin hırsız, yahut düşman korkusu olmadıkça onu eve sokmamalıdır" demektedir.
[3571

Bazı Hükümler

1. Hadis'i şerif Allahu Teâlâ'nm kullarına lutüf ve mer-hametle muamele ettiğine bir
delildir. Çünkü Resulünün diliyle ihtiyaç duydukları av köpeğine, çoban köpeğine ve
ekin bekleyen köpeğe izin verdi de melâikenin eve girmesine mâni olan ve insanları
korkutan köpeklerin beslenmesini, aynı zamanda insanların sevabını da azaltacağı için
yasakladı.

2. Köpek taşıma, bir gayeye matuf olduğundan, insanların menfaatma olmayan, süs

r3581

köpeği ve faydasız bütün köpeklerin taşınması yasaktır.
38. Kedi Artığı

75....Ka'b b. Mâlik'in kızı Kebşe'den rivayet edilmiştir: Kebşe, Ebû Katâde'nin



oğlunun nikâhlısı iken Ebû Katâde onun yanma geldi ve (gelin) Kebşe de O'na abdest
suyu getirdi. Hemen bir kedi gelip o sudan içmeye başlayınca, Ebû Katâde kabı eğdi
ve kedi suyu içip bitirdi. Kebşe dedi ki; Ebû Katâde, benim kendisine baktığımı
görlince, "Ey kardeşimin kızı, acâib mi buldun?" dedi. "Evet" dedim. O da: Rasulüllah
(s.a.), "Kedi pis değildir. Çünkü o devamlı olarak etrafınızda dolaşan hayvanlardandır"
[3591 [3601

buyurdu, dedi.
Açıklama

Buradaki "Ey kardeşimin km" sözünden Kebşe'nin Ebû Kebşe' nin Ebu Kadate o!
dUğu manası çıkanlmanuhdır. Çünkü araplar arasında her hangi bir kimseye "Ey
kardeşimin oğlu", "yeğen, emmioğhı" v.s. diye çağırtnakk bir âdettir. Islâmî gelenekte
de bu şekilde hitab caizdir. Zira bütün mü'minler kardeştirler. Bu hadis-i şerif
hakkında Tirmia "hasen-sahîh" demiştir.

Bu hadis-i şerife göre kedinin ağzı ve artığı temizdir. İmam Mâlik Şafiî, Ahmed, Ishâk
ve Sahâbe-i kiram'm ekserisinin görüşü budur. Ancak Ebû Hanife ve taraftarlarının
görüşü ise, şöyledir: Ev kedisi devamlı etrafımızda dolaştığı için onun pisliğinden
insanların korunması imkansızdır. Bu yüzden şeriat onu temiz saymıştır. Bu bakımdan
ev kedisinin ağzı ve artığı temizdir. Binaenaleyh İmam Azam ve Muhammed'e göre;
"başka bir su varken kedinin artığım kullanmak tenzihen mekruhtur, Başka su yoksa,
bu kerahet kalkar." Gerçekten de kedi ağzını pislikten korumaz. Bu husus aynen sa-
bahleyin kalkan kimsenin gece elinin pislenmesi ihtimalinden dolayı elini yıkamadan
kabuı içine sokmasının yasaklanmasına benzer. Bu açıdan bakılırsa, kedinin artığı
tenzihen mekruhtur. Fakat kedinin bir pisliği yaladığı görülerek ağzının pisliği kesin
olarak bilinirse artığının da pisliğine; fakat su içerek ağzım temizlediği de kesin olarak
bilinirse, artığının temizliğine hükmedilir. İşte Hz. Peygamberin kedinin artığından
abdest aldığım İfâde eden hadisler de bu manaya hamledilmiştir.
Diğer bir rivayete göre kedinin eti pis olduğundan dolayı artığı mekruhtur. Bu açıdan
bakılınca da kerahet-i tahrimiye ile mekruhtur. Fakat bu hususta en kuvvetli görüş
tenzihen mekruh olduğudur.

Kedilerden sakınmak imkânsız olduğundan İslâmiyet bunları pis saymamıştır. Bu
aynen, başkalarına hiç bir zaman izin istemeden evlere girmek caiz olmadığı halde her
zaman evde bulunduklarından dolayı üç vaktin dışında evin baliğ olmamış çocuklarına
ve hizmetçilerine izinsiz olarak evlere girme ruhsatının verilmesine benzer.
Binaenaleyh bu hadis-i şerifte her ne kadar kedilerin arttığının temizliği belirtilmişse
de temiz su varken kullanılmamalıdır.

Eğer kedinin su içip ağzının temizlendiği görülürse, artık o kedinin artı-ğı temizdir.
Hadiste ifade edilen kedinin içmesi için kabın eğilmesi hâdisesi- , nin sebebi budur.
Bu durumda, o suyu kullanmakta kerahet yoktur. Çünkü kedinin ağzının pis olması
ihtimali kalmamıştır. Fakat ağzının pislendiği ke- i sinlikle bilindiği zaman, artığının

£3611

da kesinlikle pisliğine hükmedilir.
Bazı Hükümler



1. Kişi bilmedigmi bir bilene sormalıdır.



2. Zararsız olan hayvanlara merhametli davranılmalıdır. Zararlı olan hayvanlara
işkence çektirmeden öldürülmesine cevaz verilmiştir.

3. Kedinin artığı temizdir.

76....Dâvûd b. Salih annesinden rivayetle dedi ki; Birgün eski hanımefendim benimle
Aişe (r.a.)'ye keşkek gönderdi. O'nu namazda buldum. Bana, elimdekini yere
koymamı işaret etti. (Koydum) ve birden bire bir kedi geldi keşkek'ten bir parça yedi.
Aişe (r.a.) namazı bitirince, kedinin yemiş olduğu yerden yemeye başladı ve:"Rasûlul-
lah (s. a.): "Kedi pis değildir. O ancak sizin etrafınızda dolaşan hayvanlardandır"

1362]

buyurmuştur. Ben Resulüllah'ı (s.a.) kedi artığıyla abdest alırken de gördüm"
r3631

dedi.

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen "herîse" ttirkçede keşkek denilen, döğülmüş etle buğdaydan
yapılan bir yemektir. Ümmü Dâvûd' un ismi kitablarda açıkça zikredilmemiştir. Ancak
Zehebî Mizanü'l-İ'tidâl'da şu kadarcık bir malumat vermektedir:
"Bu hanımın ismi açıklanmamış olup Dâvûd b. Salih et-Temmâr'm an-nesidir.
Kendisini Hz. Aişe'ye gönderen de onu hürriyetine kavuşturan ha-nımefendisidir."
Hz. Aişe validemizin, kedinin yediği yerden yemesi, kedinin artığının yenilebileceğini
göstermek, bu hususta dinin hükmünü açıkça bil-fül ortaya koyarak onun yayılıp
bilinmesine hizmet etmek gayretinden ileri gelmektedir. Eğer kedinin ağzının değdiği
yeri atsa ve yemeseydi, kedinin artığı pis zannedilecekti.

Hz. Aişe validemizin namazda işaret etmesi hususu ise, namaz içinde yapılıp da
"amel-i kesir" derecesine varmayan küçük hareketlerin namazı bozmadığının
işaretidir.

Bilindiği gibi "amel-i kesîr" çok iş, "amel-i kalîl"de "az iş" anlamına gelir. Amel-i
kesir namazı bozar; amel-i kalil (az iş) ise, bozmaz.

Amel-i kesîr; namaz kılan şahsın dışarıdan bakan kimselere namazda olmadığı
kanaatini verecek derecede namazla ilgisi bulunmayan işlerle meşgul olmasıdır. Amel-

£3641

i kesirin en güzel tarifi budur.

Amel-İ kalil: Bu dereceye varmayan ve namazla ilgili olmayan fiil ve hareketlerdir.
Abdesti bozulan şahsın abdestini yenilemek, namaz kılmaya devam edemeyen bir
imamın yerini almak, salat-i havf (korku namazm)da saf değiştirmek için yapılan fiil
ve hareketler amel-i kesîr sayılmazlar.

Namaz kılarken düşen fesi başa koymak da amel-i kesir değildir. Peş peşe yapılan üç
hareket amel-i kesir, bundan daha az hareket amel-i kalil-dir. Özür yokken peş peşe üç
adım yürünmesi, namaz kılan emzikli bir kadının bir çocuk tarafından emilmesi ve
kadından süt gelmesi, bir elle yapılması lâzım gelen işin iki elle yapılması amel-i
kesirdir. Namaz kılanın keyfî olarak yaptığı iş amel-i kesir; mecbur olarak yaptığı iş
ise, amel-i kalildir. Namaz kılan bir kimsenin elbisesini ve seccadesini düzeltmesi, bir
yerini kaşıması, kendini rahatsız eden bir sineği defetmesi amel-i kesir değildir.
Bazı haller namaz kılan şahsın takdirine bağlıdır. Bu şahıs yaptığı bir işin amel-i kesir



[3651

olduğuna kanaat getirirse o iş amel-i kesirdir; aksi halde değildir.
Bazı Hükümler

1. İnsanlar arasında hediyeleşmek caizdir.

2. Namaz küan kimsenin, namaz esnasında eliyle, gözüyle ve başıyla işarette
bulunması caizdir.

3. Kedi ve artığı temizdir. Onu içmek ve ondan abdest almak mekruh değildir. (Bu
hususta mezheb imamlarının görüşleri bir önceki hadis-i şerifin izahında verilmiştir.)

4. Bazı âlimler bu hadisden, evde kedi besleyip terbiye etmenin müste-hab olduğu

D 661 D 671

hükmünü çıkarmışlardır.

39. Kadının Abdest Suyu Artığı İle Abdest Almak

77.... Aişe (r.anha)dan, şöyle demiştir; "Ben ve Resûlullah (s.a.)cünup iken aynı

[3681 [3691

kaptan guslederdik"
Açıklama

İslâm, kadmlan erkeklerin bir parçası olarak görmüş, cenneti annenin ayaklan altına
sermiş, kadını mübarek ve saygıya lâyık bir varlık bilmiş, onu, kadınlığına uygun
bütün haklan bahşederek mukaddes bir varlık kılmıştır.

Kadınlığın tarihde çeşitli dönemlerde uğradığı haksızlık ve hakareti bilmeyenler belki
şu hadis-i şerifte, kadının abdest aldığı kaptan arta kalan suyun temizliğinin
zikredilişindeki önemi kavrayamazlar. Bu bakımdan eski dinlerde ve devirlerde kadına
ait düşünce ve telakkilerden bazı örnekler sunmak faydalı olacaktır.
Romalılarda kadının hukukî ehliyeti yoktu. Tanrılarını memnun etmek için her sene
kadın ve kızlarını kurban eden eski Hindlilere göre, "acıya, sabır, rüzgâr, ölüm, ateş,
zehir, haşerat ve cehnenem, kadından daha kötü değillerdir."

Tevratta şöyle yazılıdır; "Kadın ölümden acıdır. Allah nezdinde iyi kimse kadından
kurtulandır."

Hıristiyanlarda; İlk hıristiyan din adamları Roma toplumundaki yaygın fuhuş ve
rezalete bakarak bütün bunlardan sorumlu kişinin kadın olduğuna hükmettiler.
Kadının (pis olduğuna) ve ondan uzaklaşılması lâzım geldiğine ve bekârlığın Allah
yanında evlilikten daha şerefli olduğuna karar verdiler.

İslâmiyet bütün bâtıl fikirleri kökünden yıkarak hakkı ve Fıakikati kafalara
yerleştirdiği halde İngiliz kanunları daha 1 805 yılma kadar erkeğin karısını satmasına
[3701 [3711

müsaade ediyordu.
Bazı Hükümler

1. Cünub pis değildir. Cünub kelimesinin anlamı lügâtta uzak demektir. Namaz
kılmak, Kur'ân okumak,mescide girmek v.s. gibi faziletlerden uzak kaldığı için



kendisinden meni çıkan kimselere cünub denir.

2. Durgun suya cünub bir kimsenin girerek yıkanmasının yasaklanmasının hükmü ise,
tenzihen mekruhtur. Çünkü o cünub kişinin vücuduna temas eden sular temizdir, fakat
temizleyici değildir. Böyle cünub kimsenin vücuduna temas eden sular, içine dalman
suyun yarısını teşkil ettiği zaman suyun hepsi kullanılmış su (müstamel) durumuna
geleceğinden dolayı cünûb kimsenin durgun suya girerek yıkanması yasaklanmıştır.

3. İki kişinin aynı kaptan avuçlayıp üzerine dökerek gusletmesi caizdir. Daha fazla
kişilerin hükmü de böyledir.

4. Az bir suya cünub bir kimsenin elini sokarak avuçlaması o suyu temizlikten
çıkarmaz. Bu hususta kadınla erkek arasında fark yoktur.

5. Halk arasında yaygın olan "karı kocanın guslettikten sonra,bir birlerinin mahrem
yerlerini görmeleri tekrar gusletmeyi gerektirir" sözü yanlıştır, dînî hiç bir mesnedi
yoktur..

78. ...Ümm-ü Subeyye el-Cuheniyye'den rivayet edildiğine göre, O, şöyle demiştir:
"Resûlullah (s.a.) ile birlikte bîr o, bir ben ellerimizi suya batırarak aynı kaptan abdest
r3721 r3731

alırdık."
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen Ümmü Subeyye el-Cüheniyye'nin Havle bint-i Kays oldyğu
söylenir Havle (r..anna) Hârice bin Haris'in ninesidir. Efendimize biat eden bahtiyar
kadınlardandır. Kendisinden Nâfî' ve Salim rivayette

bulunmuşlardır.

Hadis-i şerifte geçen Ümm-ü Subeyye (r.a.) Hazretlerinin aralarında mahremiyyet
veya nikâh bağı olmadığı halde Resülullah'la bir kaptan su almasını bazıları, "bu
hadise örtünme âyetleri gelmeden olmuştur'* diye açıklarken; bazıları da "Resûlullah
(s.a) ile Ümm-ü Subeyye aralarında birbirlerini görmelerine engel bir örtü olduğu
halde aynı kaptan aynı zamanda sıra ile avuçlayarak abdest alıyorlardı'* diye
yorumlamışlardır. Üçüncü bir görüşe göre ise, aynı kaptan peş peşe su almaktan
maksat, Önce Resûluüah (s.a.) söz konusu İcaptan abdest alması sonra da Hz. Ümmü
Subeyye'nin aynı kaptan abdest almasıdır. Ancak bute'vil hadisin zahirine uygun
değildir.

Bazı ilim adamları mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif ile 81 ve 82 numaralı
hadisler arasındaki zahirî çelişkiye bakarak sözü gecen hadislerin zayıf olduğunu ve
mevzumuzu teşkil eden hadîsin onlara tercih edilmesi gerektiğini, şayet 81 ve 82
numaralı hadislerin sıhhati kabul edilse bile, mevzumuzu teşkil eden hadisle
neshedilmiş oldukları cihetle hükümsüz kaldıklarım söyleyerek bu çelişkiyi gidermeye
çalışmışlardır. Ancak Hafız tbn Hacer'in de ifâde ettiği gibi, böyle zahiren biribirlerine
aykırı gibi görünen hadislerin aralarını te'Iif etmek mümkün olduğu zaman tercih
edilip, nesh yoluna gitmemelidir. Burada da 8 1 ve 82 nolu hadislerdeki nehyi, kerahat-
i tenzihiye-ye hamlettiğimiz zaman, söz konusu* tezat ortadan kalkmış olacaktır.
Binaenaleyh mevzumuzu teşkil eden hadisteki cevazı mutlak câizliğe; 81 ve 82-
hadislerdeki nehyi de kerâhet-i tenzihîyyeye yormak bu hadisler arasındaki tezadı
ortadan kaldırmak için eh isabetli yol olmalıdır.



79.... Abdullah b. Ömer (r.a.)' den rivayet edildiğine göre O şöyle demiştir: Resulullah
(s.a.) zamanında kadınlar ve erkekler (bir arada) abdest alırlardı. "Râvi Müsedded,

r3741 r3751

"Hep birlikte aym kaptan" dedi.
Açıklama

Kadmlarra ve erkeklerin toplu halde bir kaptan abdest almalanndan maksat, aralarında
bulunan nikâh bağı veya mahremiyet sebebiyle birbirlerine haram olmayan kadınlar ve
erkeklerin beraberce abdest almalarıdır. Eğer yabancı kadınlarla erkekler aynı anda ve
beraberce bir kaptan aldıkları kabul edilirse aralarında, bir perdenin bulunması gerekir.
Çünkü bu mevzuda gelen nasslar bunu emretmektedirler. Yahutta burada anlatılan
hadisler örtünme âyeti inmeden öncesine aittir.

Bu hadiste geçen "bir kaptan" sözü hadisin sadece Müsedded yoluyla gelen

rivayetinde bulunmakla beraber rivayet sahih olduğundan bu sözü nazar-ı itibara

almak ve hadisi açıkladığımız şekilde anlamak gerekir, kanaatindeyiz.

Bununla beraber iki veya daha fazla kişinin aynı kaptan avuçlayarak abdest almaları

caizdir.

80.... Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle demiştir; "Biz (erkekler) Peygamber (s.a.)
sağlığında kadınlarla beraber bir kaptan abdest alır, ellerimizi aynı kaba
D761 D771

batırırdık."
Açıklama

Sünen-i Ebî Davud'un bazı nüshalarında bu hadis-i şerifte geçen "abdest alırdık"
kelimesinden sonra "ve gusiederdik" sözü yer almaktadır. Yabancı bir erkekle yabancı
bir kadının beraberce yıkanmaları müslümanlarca hicab âyetinden önce bile caiz
görülmediğinden bu hadiste anlatılan kadın ve erkeklerin beraberce abdest almaları ve
gusletmeleri hâdisesinin aralarında nikâh bağı bulunan kadınlarla erkekler arasında
meydana gelmiş olması icâb eder. Dolayısıyla bu hadis bu babda geçen bu mevzu ile
ilgili tüm hadislerin bu istikâmette te'vil edilmesini gerektirmektedir. Nitekim, Menhel
yazarının da açıkladığı gibi hadiste geçen "en-nisâ" kelimesinin başında bulunan "el"
takısı mahzûf ve muzafün ileyh durumunda olan bir "nâ" zamirinden bedel
olduğundan, hadisi; "Biz Hi. Peygamber zamanında hanımlarımızla birlikte bir kaptan

[3781

beraberce abdest alırdık" şeklinde anlamak lazımdır.
Bazı Hükümler

1. Karı-koca aynı kaptan abdest alıp gusledebilirler.

2. Dini herhangi bir mahzur bulunmadığı takdirde ıkı kişi aynı kabı kullanabilirler.
f3791



40. Kadın Ve Erkeğin Birbirinin Abdest Artığı Su İle Abdest Almalarının



Nehyedilmesi



81....Humeyd el-Hımyerî'den rivayet edilmiştir, demiştir ki; "Ben Ebû Hüreyre (r,a.)
gibi dört sene Resûlüllah (s. a.) ile sohbet etmiş biriyle karşılaştım", bana şöyle dedi:
"Resûlüllah (s. a.) kadımn erkekten arta kalan suyla, erkeğin de kadından arta kalan
suyla yıkanmasını nehyetti" Râvî Müsedded bu hadisi rivayet ederken "Kadın ve

D 801 [381]

erkek suyu beraber avuçlasmlar" sözünü ilâve etti.
Açıklama

Hadis-i şerifte Humeyd el-Himyerî'nin karşılaştığı ifade edilen sahabinin ismi
bazılarına göre el-Hakem b. Amr'dir. Abdullah İbn Sercîs olduğuna dâir rivayetler de
vardır. Bilindiği gibi râvî sahâbi olunca isminin bilinmemesi rivayet ettiği hadisin
sıhhatine zarar vermez.

Bu hadis-i şerifte, bir kadımn yıkandığı sudan arta kalan suyla bir erkeğin
yıkanmasının ve bir erkeğin yıkandığı sudan artakalan suyla da bir kadının
yıkanmasının yasaklandığı ifâde edilmektedir. Ancak bu yasağın haram mı, yoksa
karâhet mi ifâde ettiğini ortaya koyabilmek için Hz. Peygamber'-in hanımı ile aynı,
kaptan yıkandığım ifâde eden hadis-i şerifle, suyun abdest almakla veya gusletmekle
pislenmeyeceğini belirten 68 numaralı hadis-i şerifi birlikte mutalca etmek icab eder.
Gerçekten meseleye çeşitli yönden açıklık getiren bu hadis-t şerifler bir arada mütalea
edildiği zaman, söz konusu olan bu hadisteki yasağın kerâhet-i tenzihiye için olduğu
anlaşılır. Bu yasağın kerahet-i tenzihiye ifâde ettiğine hükmedince de bu hadis ile 68
numaralı hadis arasında var gibi görülen çelişki de ortadan kalkar. Yalnız şu noktaya
dikkat edilmelidir, kadın ve erkek bir arada yıkanmak ve suyu kaptan avuçlayarak
almak zorunda kaldıkları zaman bu kerahetten kurtulabilmeleri için metinde geçen
"suyu aynı anda avuçlasmlar" emrine uymaları gerekmektedir. Aksi takdirde bir

r3821

birinin artığı olan suyla yıkandıkları için kerahet işlemiş olurlar.
Bazı Hükümler

1. Erkek veya kadının birbirlerinin abdestinden arta kalan suya abdest almaları veya
gusletmeleri caiz olmakla beraber tenzihen mekruhtur.

2. İmam Nevevî 77, 78 ve 79 ile 80 numaralı hadisleri delil getirerek, "Kadının
erkekle bir kaptan yıkanması caiz olduğunda icma' vardır. Erkeğin yıkandığı sudan
artakalan suyla kadının yıkanmasının câizliğinde de yine icmâ' vardır. Kadının
yıkandığı sudan artan suyla erkeğin yıkanması ise biz Şâfiîlerle Ebu Hanîfe ve
Cumhuru ulemâya göre caizdir. Bu hususta kadının erkekten Önce yıkanması ile
erkekle birlikte yıkanması arasında bir fark yoktur, tmam-ı Ahmed'le Dâvud-ı
ZâhirTye göre ise, kadının erkekten önce yıkandığı sudan arta kalanla erkeğin

D831

yıkanması caiz değildir." demiştir.

Ancak Hafız îbn Hâcer İmam Nevevf nin bu sözüne itiraz ederek, şöyle demiştir:
"Nevevî'nin, erkeğin artığından kadının abdest almasının caiz olduğunda ittifak varsa
da, aksinde yoktur" sözünün tenkidi gerekir. Çünkü imam Tahâvî bu mevzuda ihtilâf



bulunduğunu tfesbit etmiştir. Ayrıca tbn Ömer'le Şa'bî ve EvzaTde bir erkeğin hayizlı
bir kadından artan suyla abdest alamayacağını söylemişlerdir. Erkeğin kadının,
artığıyla temizlenmesine gelince, bu mevzu İmam Nevevî'nin dediği gibi ihtilaflıdır.
Nitekim sahabeden Abdullah tbn Serds; TabiTnden Said îbn el-Müseyyeb ve Hasan-ı
basrî (r.a.) erkeğin, kadından artan suyla yıkanmasını caiz görmemişler. Keza İmam
Nevevî "Kadınla erkeğin aynı kaptan yıkanmalarının caiz olduğunda ittifak vardır"
demişse de bu da ihtilaflıdır. Çünkü İbn Münzir ile tbn Abdi'I-Berr'in Hz. EbU
Hureyre'den rivayet ettikleri hadis bu görüşün aksini ifade etmekte ve bu görüşte
olanların aleyhinde bir hüccet teşkil etmektedir. Bu mevzudaki hadisler arasında
görülen zahirî çelişkiyi kaldırmak ve ihtilâfların ortak noktasını bulmak ancak bu
yasak hadislerinin kerâhet-i tenzihiyye ifade ettiklerini kabul etmekle mümkündür.
Hattâbî ise bu ihtilâfı artıktan maksat kullanılmış sudur diyerek çözmeye
£3841

çalışmıştır."

Hanefî ulemâsından Aynî de Hafız îbn Hacer'in bu görüşünü tenkid ederek; "Bu sözün
sahibi ittifak kelimesiyle icma' kelimesi arasındaki farka dikkat etmelidir" demiş ve
îmam-ı Nevevî'nin bu mevzudaki sözlerini tasvib etmiştir.

3. Erkek veya kadınların aynı kaptan aynı zamanda abdest almaları caizdir. Ancak bu
mevzuda mezheb imamlarının görüşü şöyledir:

a. Kadının erkekten artan su ile yıkanması ittifakla caizdir.

b. Erkeğin kadından artan su ile yıkanması İmam Mâlik ve EbU Hanife'ye ve cumhur-
u ulemâya göre caizdir."

c. İmam Ahmed b. Hanbel ile Dâvud-i Zâhirî'ye göre, evvelâ kadın yalnız başına suyu
kullanarak yıkanırsa, ondan artan su ile erkeğin yıkanması caiz olmaz.

d. Bir rivayette Ahmed b. Hanbel de bu su ile erkeğin yıkanmasının veya abdest
almasının caiz olduğuna kaildir.

e. Hasan Basrî ile Said b. Müseyyeb kesinlikle mekruh olduğu kanaatmdedirler. Bu
hususta itibar edilen cumhurun görüşüdür. Bu konuda ileride geniş açıklama
yapılacaktır; inşaallah.

T3851

82....el-Hakem b. Amr'm rivayet ettiğine göre, demiştir ki; "Resûluüah (s. a.)

r3861 r3871

erkeğin, kadının abdestinden artan su ile abdest almasını nehyetti."
Açıklama

Hattâbfnin beyânına göre, buradaki nehyden maksat» bazı fakihlerce kerâhet-i
tenzihîyyedir, tahrîm değildir.

"Artık su" dan maksat da kadının bizzat kullanıp uzuvlanndan akıp dökülen sudur.
Yoksa kullanılmayıp kapta kalan veya üzerinden içilerek artık .kalan su değildir.
Abdullah b. Ömer (r.a.) bu yasağın hayız veya cünup kadından arta kalan abdest
suyuyla ilgili olup temiz kadından arta kalan abdest alma veya gusletmede hiç bir
mahzur olmadığını söyledi.
Bu hususta fıkıh ulemâsının görüşleri şöyledir:

1. Erkekle kadının bir kaptan abdest almaları veya yıkanmaları men edilmiştir. Bu
hususta kadınla erkeğin aynı zamanda bir kaptan temizlenmeleriyle önce kadın, sonra



erkeğin temizlenmesi arasında da fark yoktur. Bu Hz. Ömer b. el-Hattâb, Abdullah b.
Sercis, el-Hakem b. Amr, Saîd b. el-Müseyyeb ve İbn Hazm'm görüşüdür. Delilleri ise
8 1 numaralı hadisle, bu hadistir.

2. Önce kadının yıkanıp da sonra erkeğin aynı kaptan yıkanması men*-edilmiştir.
Ancak beraber temizlenirlerse herhangi bir sakınca yoktur. (Erkek ve kadından
maksadın karı-koca olduğu daha önce izah edildi). Bu görüş Dâvûd, İshâk ve bir
rivayette îmam Ahmed'in görüşüdür.

İmam Ahmed, "bu hadis-i şerifler kadının temizlendiği su ile temizlenmenin caiz
olduğuna delâlet ettikleri gibi, caiz olmadığına da delâlet ettiklerinden kesin bir
neticeye varmak ve bîr tercih yapmak mümkün olmadığından muzdaribdirler. Lâkin
sahabeden gelen pek çok sahih rivayetler, kadının temizlendiği sudan arta kalanla
temizlik yapmanın caiz olmadığım ortaya koyuyor" demişse de bu görüşe şöyle cevap
verilmiştir:

Hadisteki ızdırap (kesin hüküm vermeye engel olan durumlar) hadisler arasını
birleştirmek mümkün olmadığı zaman söz konusudur. Burada ise hadislerin arasını
birleştirmek ve te'lif etmek mümkün olduğundan hadisler-deki ızdırap zarar vermez.
Bu hadislerdeki nehy, tenzihen mekruha delâlet eder. Caiz olduğuna delâlet eden
hadisler de mutlak cevaz ifâde ederler. Ancak özel durumlarda bu cevaz kalkar;
denmek suretiyle hadislerin araları birleştirilmiş ve ızdırabm te'siri kaldırılmıştır. Bu
su ile temizlenmenin caiz olduğu sahabeden İbn Abbâs, Câbir,Hz. Aişe, Enes, ÜmmÜ
Seleme vs. gibi bir cemaat tarafından rivayet edilmiştir.

3. Kadının temizlik yaptığı suyla erkeğin yıkanması ancak kadın cünup veya hayzlı
olduğu zaman men edilmiştir. Bunun dışında caizdir. Bu görüş İbn Ömer, Şa'bî ve el-
Evzaî*y A aittir. Ancak bu yasakhğı cünup ve hayızhya tahsis etmelerinde herhangi bir
delilleri yoktur.

4. Erkeğin, kadının artığıyla ve kadının, erkeğin artığıyla temizlenmesi men'edilmiştir.
Fakat karı-koca beraberce aynı kaptan temizlik yapabilirler. Delilleri ise, bir önceki
hadiste geçen "Beraberce avuçlasmlar" cümlesidir. Ancak bu görüş evvelce izahı
geçen "su pis olmaz" mealindeki 68 numaralı hadis-i şerife ters düşmektedir.

5. Kadın ve erkek asla birbirlerinin artığıyla temizi* yapamazlar. Bu görüş Hz. Ebû
Hureyre île îmam Ahmed'e nisbet edilmiştir. Bu görüşü îbn Abdilberr de bir cemaatten
rivayet etmiştir.

6. Her ikisi de birbirinin artığıyla temizlik yapabilirler. Bu cumhurun (ekseri
ulemânın) görüşüdür. Aynı zamanda İmam Ahmed de bir rivayete göre "bu görüş
tercih edilen görüştür" demiştir, çünkü Resulûllah (s. a.) pek çok sahih hadislerde
geçtiği Üzere, hem hanımlarından birinin temizlik yaptığı kaptaki artan sudan
yıkanmış ve hem de biriyle aynı kaptan aynı zamanda beraberce yıkanmıştır. Bu
görüşü benimseyen cumhur, nehiy ifâde eden hadislertfeki "artık su"dan maksat, kapta
artan su değil, kendisiyle yıkanılan ve vücuddan dökülen, kullanılan (müstamel)
sudur" diye te'vil etmişlerdir.

İkinci bir te'vil şekli de şudur; buradaki nehyin hükmü haram değil, tenzihen
mekruhtur.

Hattâbî, eğer nehye delâlet eden hadisler sahihse, mensûhturlar, (hükümleri
kendilerinden sonra gelen hadislerle kaldırılmıştır) demektedir.

Şâfıî ulemâsından Nevevî, kadının, erkeğin artığıyla temizlenmesinin caiz olup
aksinin caiz olmadığım nakletmişse de Hafız İbn Hacer, "Kadının artığından erkeğin
de temizlik yapabileceğini ekseri ulemânın kabul ettiğini Tehavî nakletmîştir" diyerek



NevevTyi tenkid etmektedir.

Gerçekten de erkek ve kadının beraberce aynı kaptan abdest almalarının caiz
olduğunda İttifak bulunduğu Tahâvî, Kurtubî ve Nevevî tarafmda A rivayet edilmişse
de îbn Münzir aksi görüşlerin de bulunduğunu, Ebû HÜ-reyre (r.a.)den ve tbn

r3881

AbdiPberr de bir cemaatten nakletmelerdir.
41. Deniz Suyuyla Abdest Almak

83....Saîdibn Seleme, Muğîra îbn Bürde'nin, Ebû Hüreyre (r.a.) yi "Şöyle derken
dinledim" dediğini haber verdi: Bir adam Resûlul-lah (s. a.) e:

"Ya Resûlallah, biz deniz yolculuğu yaparız ve beraberimizde pek az su taşırız.
Onunla abdest alırsak susuz kalırız. Bu durumda deniz suyundan abdest alabjjir
miyiz?" diye sordu. Resûlullah (s.a.) de:

P891 r3901

"O (denizin) suyu temiz, ölüsü helâldir" buyurdu.
Açıklama

Hadis-i şerifte Resul-ü Ekrem'in kendisine deniz suyunun hükmü sorulduğu halde,
denizdeki yaşayan hayvanların ölüsünden de bahsetmesi, şüphesiz Üzerinde durulması
gereken bir mes'eledir. Deniz suyunun hükmünü soran kimsenin şüphesizdeniz
suyunun tadının ve kokusunun değişik olmasından ileri gelmektedir. Tuzlu ve
kokusunun bozuk oluşu sebebiyle içilmesi mümkün olmadığından temizlikte 4e
kullanılmasının caiz olamayacağını zannetmiştir. Diğer taraftan deniz suyunun bu açık
olan temizleyicilik vasfını bilmeyen kişinin deniz hayvanlarının temiz olup olmadığını
ise hiç bilmediği anlaşıldığından Rasul-i Ekrem (s.a.) bu hususu da açıklamaya lüzum
görmüş ve o anda suya olan ihtiyaçları balığa olan ihtiyaçlarından fazla olduğu için
cevaba suyun hükmünü bildirerek başlamıştır.

Usulcüler arasında meşhur olan "cevab suale uygun olmalıdır" sözünün anlamı,
"sorulan şeyin hükmünü eksiksiz İfâde etmelidir" demektir. Yoksa "cevabta fazlalık
olmamalıdır" demek değildir.

Deniz hayvanlarının ölçüsü hakkında ulemâ arasında çeşitti görüşler vardır. İmam
Mâlik, şâfıî ve Ahmed'e göre "denizde yaşayan bütün hayvanları yemek helâldir".
Şâfı'î ve İmam Ahmed'den gelen bir rivayette ise, "kurbağadan başka bütün deniz
hayvanları helâldir". Ayrıca Şâfîî, Mâliki ve Hanbelî'lere göre, denizde yaşayanların
hükmü, karada yaşayanların hükmüne benzer. Yani şeklen karada yaşayan temiz
hayvanlara benzeyenler helâldir; temiz olmayan kara hayvanlarına benzeyenler de
haramdır.

Hanefi ulemasına göre, suda yaşayan, hayvanlardan her nevi balık etleri helâldir.
Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bu cümledendir. Fakat diğer su
hayvanları haram sayılır. Meselâ yengeçler, midyeler, istiridyeler, İstakozlar, helal
değildir. Etleri yenilmez. Deniz aygın, deniz domuzu gibi balık suretinde olmayan
denir hayvanlarının yenilmeleri helâl olmadığı gibi avlanmaları da helâl
görülmemiştir.

Suda kendi kendine zahiren sebebsiz olarak ölüp de suytm yüzüne çıkan balıklar
yenilemez. Fakat suyun çekilip kurumasından, fazla sıcaktan, soğuktan dolayı ölen



veya kuşlar tarafından öldürülen, su içinde bağlı tutulmakla öldürülen, buz arasında
sıkışarak ölen balıklar helâldir.

"üzerinden suya" çekilmesiyle "suyun kenara atmasıyla ölen (balığı) yiyin, ama
sebebsiz ölüp su yüzüne çıkan yemeyin" mealindeki hadis 3815 numarada gelecektir.
Balıklar temiz olmayan suların içinde bulunmuş olsalar da etleri yenilebilir. Avlanan
bir balığın içinden çıkan balık sağlam ise yenilir. Diğer mezheb imamlarının delili
mevzumuzu teşkil eden bu hadistir. Hanefîlerin delili ise,"V o (Resul-i Mükerrem)

1391]

onlara (domuz eti ve ölmüş hayvan eti gibi) habis olan şeyleri haram kılar"
âyetiyle İmam Ahmed ve İbn Mâce'nin riva yet ettikleri, "Bize iki ölü, iki de kan helal

f3921

kılındı. İki ölü, çekirge ile bank; iki kan ise karaciğer ile dalaktır" hadis-i
şerifidir. Çünkü bu hadis, mevzuumuzu teşkil eden hadisteki "meyte (ölü)" kelimesini
"balık" olarak açıklamaktadır.

Timsah gibi hem karada hem de denizde yaşayan hayvanlara gelince; bu husus Maliki
ulemâsı arasında ihtilaflıdır. Bu mevzuda el-Bâcî Muvattâ Şerhi'nde şöyle diyor:
Deniz hayvanı iki kısımdır; bir kısmı karada yaşayamaz. Balık türleri gibi. Diğeri
karada da yaşayabilir: kurbağa, yengeç ve kaplumbağa gibi. Balık ne şekilde ölürse
ölsün tahîrdir ve yenilir. Mâlik ve Şafiî böyle hükmetmişlerdir. Ebû Hanife ise, kendi
kendine ve sebebsiz Ölen balık yenilemez demiştir. "Deniz avı ve taamı sizler için
P931

helâl kılındı" âyeti ve (bu babta geçen) hadis bizim delilimizdir. Lügat ehli olan
Ömer b. el-Hattab (r.a.) âyetin tefsirinde; "Deniz avı senin avladığındır. Taamı da
denize atılandır", demiştir. Meyte kelimesi kayıtsız olarak Şer-i şerifte kullanıldığı
zaman boğazlanmadan Ölen hayvan demektir.

Deniz kurbağası ve kaplumbağası gibi karada da hayatını sürdürebilen hayvan
Mâlike göre temiz ve helâldir. Boğazlanması gerekmez. îbn Nâfi ise, bunlar sebebsiz
Ölürse pistir ve haramdır, demiştir. İmam Mâlike göre

bunlar balık gibi deniz hayvanı olup boğazlanmasına ihtiyaç yoktur, İbn Nâfi' ise

13941

bunlar kuş gibi karada yaşayabilen hayvanlardır.

Hanbelî âlimlerine göre deniz hayvanlarından kurbağa, yılan ve timsah yenilmez

diğerlerinin hepsi yenilir.

Şafiî âlimlerine gelince genel hüküm şudur:

Yalnız denizde yaşayan ve karada yaşayamayan hayvanlar fealık şeklinde olmasa bile
yenilir. Deniz köpeği ve deniz domuzu gibi... Fakat hem denizde hem karada
yaşayabilen hayvanların yenilmesi haramdır. Kurbağa yengeç, yılan, kaplumbağa ve
timsah gibi... Minhâc'm şerhi Nihfiyetü'l-Muhtâc Müellifi Allame Muhammed er-
Renüt konu hakkında şöyle der: "Karada yaşayamayan deniz hayvanlarından balık
türü nasıl ölürse Ölsün yenilir. Çünkü Cenab-ı Allah; "Deniz avı ve taamı sizin için
helâl kılındı"

[395]

buyurmaktadır. Sahâbîlerin ve tabiinin cumhuru âyetteki "taam"ı "su yüzünde
kalan" diye yorumlamışlardır. (Bu babta geçen) hadis de sahihtir. Ancak su yüzünde
kalan balık, şayet şişerek sıhhî yönden zarar verecek durumda ise yenilmesi haramdır.
Karada yaşayan diğer deniz hayvanları da nasıl Ölürse ölsün, en sahih kavle göre,
balık gibi helâldir. er-Ravda'da belirtildiği gibi karada yaşayamayan bütün deniz



hayvanlarına "semek (balık)" denilir.

Balıktan başka deniz hayvanlarının helâl olmadığına dair bir gnrüş vardır. Bu görüşün
delili; "Bizim için iki meyte helâl kılındı. Bunlar da balık ve çekirgedir" hadisidir.
Fakat" semek(balık)" kelimesinin bütün deniz hayvanlarına verilen bir isim olduğu
gerekçesi ile bu görüş reddedilmiştir.

Şâfîî mezhebindeki diğer bir kavle göre deniz hayvanı, eğer karadaki benzeri yenilen
cinsten ise yenilir. Aksi takdirde yenilmez. Buna göre deniz merkebi ve deniz köpeği
yenmez.

Kurbağa yengeç, yılan ve kaplumbağa gibi hem denizde hem de karada .yaşayabilen
hayvan yenilmez. Çünkü bunlar hem habistir, hem de zararlıdır. Mûtemed olan görüş
r3961 D971

de budur.

Bazı Hükümler

1. Bir meselevi bilmeyen kimse, Onu Öğrenmek için bilen bir kimseye sormalıdır.

2. Deniz yolculuğu yapmak caizdir. "Hac, umre ve savaş haricinde gemiye binilemez"
mealindeki 2489 numaralı hadiş-i şerif ise, sahih değildir.

3. Susuzluk korkusu, içme suyunun taharette kullanılmasına mânidir. Yani o suyun
abdest ve gusülde kullanılması gerekmez.

4. Deniz suyu ile taharet caizdir. Cumhurun görüşü, budur.

5. Deniz hayvanlarının etleri helâldir. Konuyla ilgili açıklama yukarıda geçmiştir.

6. Balığın helal olması için boğazlanması gerekmez.

7. Müftiye bir mesele sorulduğu zaman fetvasının anlaşılması için lüzumlu gördüğü

P981

yardımcı bilgileri de aktarması müstehabdır.
42. Nebîz (Şıra) İle Abdest Almak

84.... Abdullah b. Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s. a.) (dinlerini
öğretmek üzere) cinlere gittiği gece İbn Mes' ûd'a: "Mataranda ne var?" diye sormuş, o
da "nebîz var" deyince» Nebi (s. a.) "hurma (hoş ve) temiz, su (yu) temizleyicidir"
f3991

buyurmuş.

Ebu Dâvûd dedi ki: Süleyman b. Dâvûd, "Ebû Zeyd'den" yahud "Zeyd'den" diye bu
hadisi rivayet etmiştir. Şerik de aynı tereddüde düşmüştür. Hennâd ise rivayetinde "cin

[400]

gecesi'nde" kaydını zikretmemiştir.
Açıklama

Cin gecesi, Hacûn denilen ve Mekke'de bulunan bir dağda Rasûlü Ekrem (S.a.)'le
cinler arasında geçen görüşmenin vuku bulduğu gecedir. Rasûlü Ekrem (s. a.)
efendimiz bu görüşmeyi herkese açıkjj tutmuş, ancak konuşmaya sâdece İbn Mes'ûd
(r.a.) hazretleri katılmıştır. Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği bir hadîs-i şeriften
anlaşıldığına göre Abdullah b. Mes'ûd (r.a.) hazretleri bu buluşmaya katılmak
isteyince yanma içinde, su olduğunu zannettiği bir matara alır ve Rasülullah'la birlikte



yola düşer. Yüksek bir tepeye vardıkları zaman Rasûlü Ekrem (s. a.) bir çizgi çizerek
bu çizginin dışına çıkmamasını söyler. Rasûlü Ekrem (s.a.) bir takım karatet larla
haşir-neşir olup sabaha kadar onlarla sohbet eder.Sabâh olunca gelip İbn Mesud'dan
abdest almak için su isteyince o da içinde su olduğuna zannettiği matannın hemen
ağzını açıp su vermeye davranır. Bir de ne görsün matannın içindeki su değil de
Nebîz'dir. Bunun üzerine, "Ya Rasûlallah (s.a.) ben bunun içinde su var
zannediyordum, meğer nebîz varmış" der. Rasûlü Ekrem (s.a.) "hurma güzel su(yu)
temizleyicidir*' buyurur ve bu suyla abdest alır. İbn Mes'ûd'la birlikte, o cemaatten
gelen iki kişiye namaz kıldırır. Namazdan sonra İbn Mesud (r.a) geceki gördüğü
kimseleri sorar, Rasûlti Ekrem (s.a.) de "onlar Nusaybin ellileriydi" cevabını verir.
Tirmizî Şerhi el-Kevkebu'd-düm de beyân olunduğuna göre, Rasûlü Ekrem (s.a.)'in
cinnilerle görüşmesi altı kene vuku bulmuştur.



Nebîz: Su içine. atılarak az bir müddet pişirilmiş üzüm veya hurma suyudur.
İlim adamlarından bazıları, şıra ile abdest alınabileceği görüşündedirler. Süfyân es-
Sevrî bunlardandır. İmam Şafiî, Ahmed ve Ishak ise, şıra ile abdest almanın caiz
olmadığı görüşündedirler.

îmam Nevevî, el-Mecmu isimli eserinde (I, 93) "Bize göre Nebîz çeşitlerinin hiç
biriyle abdest almak caiz değildir. Hangi vasıfta olursa olsun. Se-kir vereni ise içilmesi
haramdır ve haddi gerektirir."

Cumhurun görüşü bu olduğu gibi, imam Malik, Ahmed ve Ebû Yusuf da bu
görüştedirler.

İmam A'zam Ebu Hanife (r.a.) ile Süfyân es-Sevrî ise, Mevzumuz olan hadis-i
şerifteki beyâna bakarak "su bulamayan kimse uzuvlar üzerinde akabilen (incelik
vasfını hâiz) sarhoşluk vermeyen ve pişmemiş tatlanmış hurma nebîz'i bulursa
bununla abdest alabilir. Teyemmüme de lüzum kalmaz" demişlerdir.
İmam Muhammed "böyle bîr nebizle abdest almak yeterli değildir. Bu abdestle
birlikte teyemmüm de edilmesi gerekir" diyor.

İmam Ebu Yusuf ise, "abdest almaz, sadece teyemmüm eder" demektedir. Yani
nebîzle abdest almanın caiz olmadığı görüşündedir.

Bu görüş aynı zamanda cumhurun ve diğer üç imamın görüşüdür ki, sonradan Ebu
Hanife hazretleri de bu görüşü benimsemiş ve bu görüş Hanefî mezhebinin de görüşü
olmuştur. Çünkü müetehid ilk kavlinden döndükten sonra artık evvelki kavli ile fetva
verilemez.

Hanefi imamlarından Tahavî de bu son görüşü benimsemiş, "İbn Mesûd hadisinin aslı
yoktur" demiştir ki, bir numara sonra gelecek olan hadis de bu sözü doğrulamaktadır.
Gerçekten de bu görüş Kitâb'a en uygun görüştür. Çünkü Allah Teala Kur'an-ı

r4021

Kerîmi'nde "Su bulamazsanız temiz toprağa teyemmüm ediniz" buyurmaktadır.
Ancak burada şu hususa dikkat etmek gerekir ki, münakaşa tatlı ve ince, sarhoşluk
vermeyen pişmemiş hurma nebîzi üzerindedir. Tatlanmadan önceki hurma suyu ile
abdestin caiz olduğunda ittifak olduğu gibi sarhoşluk veren ve İnceliği olmayan pişmiş
hurma şırası ile abdestin caiz olmadığında da ittifak vardır.

Hurmanın dışındaki nebîzlerle abdest almak ise, sahih olan kavle göre caiz değildir.
Çünkü bazı hurma nebîzleriyle abdest almanın caiz olması kıyasa aykm olarak hadisle
sabit olmuştur. Bu bakımdan diğer nebîzler ona kıyas edilemezler. Nitekim "alâ hilaf-i



1403]

kıyas sabit olan şey, şâire makisün aleyh olamaz.

Bahrü'r-râik'de deniliyor ki: "İmamların görüşü böyle olunca, esasen sıhhati üzerinde
çok şeyler söylenen İbn Mes'ûd hadisi üzerinde durmaya hiç lüzum yoktur. Şayet
sahih olduğu kabul edilse bile, teyemmüm âyetiyle nesh edilmiştir. Çünkü, teyemmüm

[404]

âyeti daha sonra gelmiştir."
Bazı Hükümler

1. Resûl-ü Ekrem (s. a.) aynv zamanda cinlerin de peygamberidir.

2. İnsan bilhassa ibâdet konusunda ihtiyaç duyacağı şeyleri önceden hazır
bulundurmalıdır.

3. Küçüğün büyüğe hizmet etmesi caizdir.

4. Allah'ın verdiği nimeti medhetmek caizdir.

85....Alkame'den rivayet. edildiğine göre, dedi ki: "Ben Abdullah b. Mes'ûd' a, sizden
kim cin.gecesinde Resulüllah (s. a.) ile birlikte bulundu? dedim. O da "Bizden hiç

r4051 r4061

kimse O' nunla bulunmadı" diye cevap verdi.
Açıklama

Musannif Ebû Davud'un bu hadis-i şerifi rivayet etmekten maksadı, bir önce geçen
hadisi, sıhhat yönünden tenkid etmektir. Nevevî merhum, Müslim Şerhi'nde diyor ki;
bu hadis-i şerif, Ebû Dâvud' da ve diğer bazı kitaplarda cin gecesi'nde îbn Mesûd'un
Resul-i Ekrem (s.a.)'le beraber bulunduğuna ve nebizle abdest almanın cevazına dâir
zikredilen hadisi çürütmekte açık bir delildir. Çünkü bu hadis sahibdir. "Nebiz hadisi"
ise ulemanın ittifakıyla zayıftır. Eğer o hadisin sağlam olduğu kabul edilirse şu iki
hadisin arasını uzlaştırmak mümkündür. Şöyle ki İbn Mes'ûd (r.a.) o gece Resul-i
Ekrem (s. a.) in cinlerle konuştuğu yerde bulunmamıştır da oradan hayli uzakta

[4071

kendisine çizilen çizgi içinde bulunmuştur. İmam Nevevî bu sözüyle mevzumuzu
teşkil eden bu hadisin sahih olabileceği ihtimaline yer vermişse de bu ihtimal onun
nesh edilmiş olmasına mâni değildir. Aynı şekilde îbnu'I-Hümâm'da bu hadisin sahih
hadislere aykırı olmadığını ifade etmiştir, lbnu'l Hümân'm bu mevzudaki sözleri şu
mealdedir: "îbn Mes'ûd hadisinde bulunan "Onunla beraber bizden hiç kimse
bulunmadı" cümlesini: "O gecede bizden, benden başka, hazır bulunan olmadı"
şeklinde anladığımızda iki hadis arasında tearuz kalmaz.

Ayrıca "İki hadîs arasında te'vil ve te'lif imkânı olmadığı kabul edilirse, "işbat eden
görüş, nefyeden görüşe mukaddemdir" kaidesince isbat edilen görme olayı
"bulunmadı ve görmedi" şeklindeki hadise nisbetle öncelik kazanır. Böylece görme

r4081

olayı tesbit edilmiş olur.

Ayrıca bu dimilerle buluşma eş-Şiblî'nin beyânına göre altı defa vuku bulmuştur.
Şöyle ki:

1. Peygamberimizin, hilekârlar tarafından kaçırıldığı zannedildiği gece ki İbn Mes'ûd



T4091

bu gecede bulunmadı.

2. Hacûn'da vuku bulmuştur ki, Mekke'de bir dağdır.

3. Mekke'nin en yüksek yerin de olmuştur.

4. Medine'de vuku bulmuştur. Bu üç gece devam etmiş ve Hz. İbn Mes'ûd da hazır
bulunmuştur.

5. Medine'nin dışında olmuştur.Bunda da Zübeyr b. Avvâm hazır bulunmuştur.

6. Resûl-i Ekrem (s.a.)'in bir yolculuğunda olmuştur ki, bunda da Bilâl İbn Hâris hazır

14101

bulunmuştur.

Binaenaleyh cin gecesi hadisinde anlatılan "nebîzle abdest alma" olayı daha sonra

1411]

Medine'de inen teyemmüm âyetiyle neshedilmiştir.

86....Atâ b. Ebi Rebah'dan nakledildiğine göre O, süt ve nebizle abdest almayı hoş
görmez ve şöyle derdi: "Teyemmüm etmek, nebizle veya sütle abdest almaktan daha

14121

çok hoşuma gidiyor."
Açıklama

Bu hadisin râvisi Ata, tabiinin büyüklerinden olan Atâ b. Ebî Rebah'dır.Ebû Hanife
(r.a.) kendisinden Hadis rivayet etmiştir. Büyük bir âlim, Hadis ilminde güvenilir
râvidir.

Abdullah ibn Abbâs onun hakkında şöyle demiştir. "Ey Mekkeliler, siz bir müşkilinizi
hallettirmek için benim etrafımda toplanıyorsunuz. Halbuki sizin içinizde, Ata b. Ebî
Rebâh gibi bir âlimin bulunduğunu unutuyorsunuz."

Sarihlerin beyânına göre, Atâ b. Ebî Rebâh süt ve nebîz ile abdest almayı mekruh
saymış, teyemmüm etmenin daha iyi olduğunu söylemiştir.

Halbuki su karışmamış sütle abdest alınmayacağında icmâ vardır. Nebîz hakkındaki
görüşler ise 84 nolu hadiste beyân edildi ve orada Ebu Hanife'nin ikinci görüşünün
buna cevaz vermeyen cumhurun görüşü ile birlikte olduğu açıklandı. Ebû Davud'un bu
eseri burada zikretmesinden maksat, nebîz ile abdest almanın caiz olmadığını te'yid
içindir. Ancak, bu görüşün aksini te'yid edenler yukarıda açıklandığı gibi Hz. Ali, İbn

J4131

Mes'ud ve îbn Abbas gibi sahâbilerden vârid olan cevaz delillerini ileri
sürmektedirler. Ancak buradaki sütten maksat su ve sıvı karışımı olan süt ise, bu
hususta fukahânm görüşü şöyledir:

Buhârî Şârihi ve meşhur Hanefi âlimi Ayni merhum der ki; "Sütle abdest almak iki
şekilde düşünülebilir:

a. Ya sade ve katışıksız süt ile abdest alınmıştın.

b. Veya rjyla karışık sütle abdest alınmıştır.

Birinci durum, yani sırf süt ile abdest almak, bütün mezheb imamlannca ittifak caiz
değildir. İkinci duruma gelince, bize göre caizse de Şâfıîye göre câiz değildir."
Ancak Aynî'nin: "bize göre suyla karışmış sütle abdest almak caizdir" sözü, 'sütün
rengi suya galip gelmemek şartıyla bu karışımla abdest almak caizdir" şeklinde
anlaşıldığı zaman doğrudur. Aksi takdirde bu su mukayyed su olur ki Hanefî



mezhebinde mukayyed suyla abdest almak caiz olmaz. Bilindiği gibi Hanefî
ulemasının bu mevzudaki görüşü şöyledir: Suya bir sıvı karıştığı zaman, bu karışan
sıvının özelliklerine bakılır; eğer süt gibi suya muhalif üç özelliği bulunan bir sıvı
karışmışsa,bu özelliklerden birinin, suyun özelliğine üstün gelmesi hâlinde o karışımla
abdest almak caiz değildir. Suyun rengi gâlibse caizdir. Bilindiği gibi suyun
Özellikleri, rengi, tadı, kokusu ile bilinir. Sütün suya muhalif olan özellikleri ise tadı,
14141

rengidir. Tabii sabun ve deterjan bunun dışındadır. Zira, bunlar suyun

temizleyicilik vasfını artıran şeflerdir. Fakat bunların da suyun tabiatını bozacak kadar
çok olmaması gerekir.

2. Temiz bir sıvı suya karışırsa suyun vasfına galib gelirse o suyla abdest alınamaz,
imam Mâlik'e göre suya vasıflarından birini azıcık bile değiştirecek bir sıvı karışırsa o
suyla abdest almak caiz olmaz. Şâüîlerle Hanbelilere göre ise, içine vasıflarından
birini birazcık değiştiren temiz bir sıvı karışan suyla abdest almak caizse de bir vasfın
tümünü ya da tüm vasıfları değiştiren bir sıvıyla karışan suyla abdest alınamaz.
Hanbelilere göre bu karışımda değişiklik temizlik anında ve temizlik mahallinde
olursa suyun temizleyicilik vasfına zarar vermez.

87. ...Ebû Halde dedi ki: Ebû Aliye'ye:

"Cünub olup da yanında nebîzden başka su bulunmayan kimse nebîzle gusledilebilir
mi?" diye sordum.

[415] [416]

"Hayır" cevabım verdi.

43. Abdesti Sıkışık Kişi Bu Halde Namaz Kılabilir Mi?

[4171

88.... Abdullah b. Erkam'dan rivayete göre, Abdullah (r.a.) imamlığını yaptığı bir
cemaatla hacca veya umreye gitmek üzere yola çıktı. Bir gün sabah namazı için
kaamet getirdi. Sonra "biriniz öne geçsin" diyerek helaya yöneldi ve şunları söyledi:
"Ben Resûlullah (s.a.)'i şöyle buyururken işittim: "Sizden biriniz namaza dururken he-

[4JL81

laya gitmek ihtiyacı duyarsa önce helaya gitsin."

Ebû Dâvûddediki; (tBu hadisi Vüheyb b. Hâlid, Şuayb b. I s hak ve Ebû Damre,
Hişam b. Urve'den o babasından babası da bir kişinin kendisine Abdullah b.
Erkam'dan naklettiğini bildirmiştir. Hadisi Hi-şâm'dan rivayet eden ekseriyet birinci
senetteki Züheyr'in rivayet ettiği gibi (an racülin kaydı olmaksızın) rivayet ettiler.
[4191

Açıklama

Bu hadis-i şerif abdesti sıkışmış olarak namaz kılan bir kimsenin bu namazı iade
etmesi gerektiğini söyleyen Malikîlerin delilidir. Maliki âlimlerinden "el-Bâci Muvatta
Şerhi'nde şunları naklediyor:

"Eğer kişi sıkışmış vaziyette namaza devam ederse, kalbi meşgul olup namazı bir an
evvel bitirmek için acele edeceği ve namazın ruhu olan huşûu kaybedeceği için



namazını iade etmesi gerekir. Çünkü huşu gittikten sonra geriye kalan iskelettir.

r4201 "

Nitekim: "Ümmetimden ilk kayb olacak haslet huşu' dur. buyurulmuştur."
İmam-Mâlik bu namazın o anda veya sonra iade edilmesini daha isabetli bulmaktadır.
Nitekim mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif de bu görüşü te'yid etmektedir.
Çünkü, bu hadis-i şerifte namazı tehir edip öncelikle helaya gitmek emredilmektedir.
Bu, namazı öncelikle kılmanın nehyedilmesi demektir. Binaenaleyh namaz önce
kılmırsa, fasit olur. Çünkü sıkışık bir.vaziyette namaz kılmaya çalışmakbir bakıma
amel-i kesir demektir. Diğer amel-i kesitler gibi bu, da namazı bozar. İnsanın sıkışık
bir vaziyette namazı devam ettirebilmesi kabalarını sıkması ve birleştirmesiyle
mümkündür ki, bu ağır bir yük taşımak kadar zor ve kalbi meşgul eden bir iştir.
İbn Nâfı'in Mâlikten rivayet ettiği bir hadis-i şerifte "Kim nama/da sıkışırsa elini
burnunun üzerine koysun sanki burnu kanamış gibi dışarı çıksın" buyruluyor.
Namazı sıkışık vaziyette kılmanın namazı bozmayacağı görüşünde olanlar ise "Hadis-i
şerifteki nehy, namazın dışındaki kişilerle ilgilidir. Bizzat namazla ilgili değildir.
Binaenaleyh namazın hiç bir farzını terk etmeden edâ eden kimse için iade gerekmez"
derler. Şâfıîler ve Hanbeliler bu görüştedirler.
Önce ihtiyacın giderilmesi sonra namaza durulması mendubtur.
Hanefilere göre, farzlara ve vâciblere riâyet edilmesi şartıyla bu halde kılman namaz
sahihdir. Ancak namazda gerekli huzurun sağlanmaması sebebile mekruhtur. Zira
namazda aranan husus huzur-ı kalb ile namazın edâ edilmesidir. Bu bakımdan
cemaatle namaz kılarken abdestine sıkışan kimse, ikinci bir cemaat bulamama ihtimali
bile olsa namazı bozup tuvalet ihtiyacmı giderdikten sonra abdest alıp namazını
[4211

yeniden kılar. Şafıîlerle Hanbeliler bu görüştedirler. İnsan gönlünün arzu ettiği bir
yemek hazırken de yme namaza durmamalıdır, Nitekim Müslim'in bu mevzuda rivayet
ettiği bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Yemek hazır olduğu zaman bir de büyük ve

f4221

küçük abdest sıkıştığında namaz kılınmaz."

[423]

Bu konu için 89 numaralı hadisin şerhine de bakılabilir.
Bazı Hükümler

1. Yolculukta Cemaat câizdİr"

2. Açık ifade yerine kapalı ifade kullanmak yani kinâyeli lâfızlarla maksadı beyân
etmek caizdir.

3. Namazda huşu içinde bulunulmalı ve namazın ruhuna zıt davranışlardan
sakmılmalıdır.

4. Kişi yaptığı bir işin garip karşılanması halinde o fiilin meşru olduğunu dinî bir
delille açıklamalıdır.

5. Namazda iken abdestine sıkışan kişi namazım bozup yeniden kılmalı ve sıkışmış
halde namaza durulmamahdır.

6. İmamın kaamet etmesi caizdir. Ancak imamdan başka birinin kamet etmesi daha
faziletlidir.

89.... Kasım b. Muhammed'in kardeşi Abdullah b. Muhammed b. Ebî Bekr'den,



demiştir ki; Aişe'nin yanında idik. Sofra hazırlandı, bu sırada Kasım namaz kılmak
üzere kalktı. Bunun üzerine (Hz.) Aişe; ben Resulüllah (s,a.)'ı şöyle buyururken işittim
dedi: "Yemek hazırken, büyük veya küçük abdeste sıkışmışken namaz kılınmaz".
f4241 f4251

Açıklama

Hadis-i şerifin beyânından anlaşıldığına göre sofra kurulmuşken veya yemeğin sofraya
getirilmesi kolaysa, farz veya nafile herhangi bir namaza durulmamalıdır. Ancak
karnın çok aç olması sebebiyle kalbin yemekle meşgul olması ihtimalinden dolayı
yemeğin namaza takdim edilebilmesi için yedikten sonra namaz kılmak için zaman
müsait ol- malıdır. Bundan maksat namazın huzur ve huşûunu sağlamaktır. Bazıları
"yemekten biraz yedikten sonra namazı kılıp sonra da karnını doyurmalı" demişlerse
de bu hadis-i şerif, böyle bir te'vile âçık kapı bırakmayacak kadar açıktır.
Ulemâ buradaki yeme emri üzerinde ihtilâf etmişlerdir. Cumhura göre, buradaki emr
nedb içindir. Yani bu emre uymak mendubtur. (İşlenmesi iyi hoş karşılanan fiillere,
uyulması dinen tercih edilen fakat terki yasaklanma- yan davranışlara mendub denir.
Mendubu terk, tenzihen mekruhtur.) Binaenaleyh karnı aç olan bir kimse sofra hazır
bulunduğu takdirde evvela yemek yerse iyi bir iş yapmış olur. Bazıları buradaki emrin
farz ifâde ettiğini söylerler. Zahirîlerden İbn Hazm diğer ulemadan Ebû Sevr ve bir
cemaat da bu görüştedirler. "Şayet önce namaz kılınacak olursa batıl olur" derler.
Şev- kânî, Şâfıîlerden bazılarının da bu görüşte olduğunu söyler. Hadisin zahiri de bu
görüşü doğrulamaktadır. Cumhura göre ise, vakit daralmışsa namaz önce kılınmalıdır.
Bu hususta İmam-ı Azarri "bütün yemeğimin namazolması, benim için bütün
namazımın yemek olmasından hayırlıdır" demiştir. Hazret-; İmam bu sözü ile vakit
müsait olması halinde yemeğin öne alınmasının isabetli olacağına işaret etmiştir.
Begavî'nin ŞerhuVSünne'de rivayet ettiği ve EbÛ Drvûd'un da 3758 numarada
zikrettiği bir hadis-i şerifte Efendimizin (s. a.): "Yemek veya başka bîr şey için namazı
geciktirmeyiniz" buyurmasını Hanefî ulemâsından İbn Melek "vakit müsait olmadığı
ve fazla açlık hissedilmediği zaman namaz öne alınır" diye te'vil etmek suretiyle iki
hadisin arasını te'lif etmiştir.

Bazıları yemeğin öne alınmasını kul hakkının Allah'ın hakkına tercih edilmesi
şeklinde anlamışsa da bu yanlıştır. Çünkü yemeğin öne almışı, namazı hakkıyla edâ
etmek gayesiyle yapıldığından burada Allah'ın hakkını titizlikle korumak söz
konusudur. Abdesti sıkışık iken namaz kılmanın hükmü bir önceki hadisin şerhinde

14261

geçmiş bulunmaktadır.
Bazı Hükümler

1. Kişinin şiddetle ihtiyaç duyduğu bir yemeğin hazır olması halinde namaza durması
mekruhtur. Namazda huşûa mâni olan kalbî meşgul edici her şey bu hükme girer.

2. Abdesti sıkışmış olan kimse o haliyle namaza durmamalıdır.



T4271

90....Sevbân (r.a.)'m rivayet ettiğine göre; Resulüllah (s. a.) şöyle buyurmuştur.



"Yapılması hiç kimseye helal olmayan üç şey vardır:

Bir topluluğa imam olan kimse sadece kendisi için dua edip de onlara dua etmemezlik
yapmasın. O takdirde o topluma ihanet etmiş olur.Kişi izin almaksızın bir evin içine
bakamaz, eğer bakarsa o eve (izinsiz) girmiş gibi olur. Kişi yükünü hafıfletmedikçe

r4281 r4291

sıkışmış olduğu halde namaz kılamaz."
Açıklama

İslâmda cemaatle namaz kılmanın temelinde birlik beraberlik ruhu vardır. Bu ruh
içerisinde cemaata imam olan kişinin, cemaati ayırarak enâniyet duyguları içerisinde
yalnız kendisine duâ edemeyeceği aksi halde cemaatle kılman namazın gayesine ters
düşeceği aşikârdır. Bunun için bir kimsenin bir topluluğa imam olup da cemaati
yaptığı duaların dışında bırakması hadis-i şerife göre uygun değildir. Ancak bu durum
açıktan yapılan dualarda söz konusudur. Yoksa gizli yapıan dualarda söz konusu
değildir. Çünkü açıktan yapılan dualarda cemaat imamın sesine, gizli yapılan dualarda
da kalbinin sesine kulak vermekle memurdur. Nitekim Resul-i Ekrem (s. a.) Efendimiz
namaza başlarken kendisi için şöyle duâ etmiştir:

"Ey Allah'ım hatalarımı benden doğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzak kıl. Ey
Allahım beyaz elbisenin kirli paslı(elbise)den ayıklandığı gibi beni de günahlarımdan

14301

pâk eyle. Ey Allah'ım beni (katında bulunan mânevi) kar, su ve dolu ile yıka"

Rükû ile secdede yaptığı duası ile iki secde arasında yaptığı duası ve namazın

sonunda yaptığı duaları buna örnek gösterilebilir.

Bazıları bu mevzuda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerse de işin esası şudur: İmanın bütün
müslümanları kapsaması gereken duası açıktan yaptığı duadır. Bir de imamı hâin
duruma düşüren duâ, bedevi arabm "Ey Allahım bana, bir.de Muhammed'e (s.a.)
merhamet et, bizimle birlikte başkasına merhamet etme!" duasına benzeyenlerdir,
Duaların bütün mü'minleri kapsar mâhiyette olması duâmn âdabmdandır.
Burada imamın zikredilişi, bu görevin sadece imama ait olduğundan değildir. Belki
umumiyetle toplu dualarda imâmın bulunuşundandır. Yoksa cemaat de namazdan
sonraki dualarında mü'min kardeşlerini duadan unutmamalıdır. Her ne kadar gizli
yapılan dualarda sadece kendisine duâ etmesi caizse de, namazların toplu halde
kılmışının hikmeti, elde edilen feyz ve bereketin dualar vasıtasıyla mü'min kardeşlere
de taşmasıdır.

Hadis-i şerifte üzerinde durulan diğer mühim bir mesele de içeri girmek için izin
verilmeden kapı aralarmdan veya benzeri yerlerden evin içine göz atmaktır. Bu
davranış hüküm bakımından aynen izinsiz bir eve girip mü'-minlerin mahrem işlerine,
araştırılması haram olan sırlarına muttali olmak gibidir. Aslında izin istemekden
maksat, bu yasaktan sakınmaktır. Binaenaleyh bu yasağı işleyen kimse de mü'min
kardeşinin namusuna saygısızlık ve ihanet etmiş olur.

Hadis-i şerifte üzerinde durulan üçüncü husus da sıkışık abdestle namaz kılmanın
doğru olmayışıdır. Bilindiği gibi namaz kılan kimse münacât halindedir. Cenab-ı
Hakk'a yakındır. Eğer namazı sıkışmış halde kılarsa, bu sıkışıklık kendisini namazda
hissedilecek huşûdan mahrum edeceği için nefsine ihanet etmiş olur.
Evlere girmek için izin istemenin namazla beraber zikredilmesinin hikmeti, kul
hakkıyla Allah hakkının birlikte hatırlatılmasıdır.



Bir kimse kul hakkına dikkat ederse, Allah'ın hakkına kesinlikle Rikkat edeceğinden
burada kul hakkıyla ilgili olan izin isteme mevzuu özellikle zikredilmiştir.
Hanefî ulemâsından Aynî'nin açıklamasına göre bu hadis-i şerifte geçen üç yasaktan
birincisinin hükmü, tenzihen mekruh, ikincisinin hükmü tahrimen mekruhtur. Üçüncü
yasak ise, insanlara cenâb-ı peygamberin şefkat ve merhametindendir. Buna şefkat
yasağı denilir. Çünkü insan namazı sıkışıkken kılsa namazı sahihtir, ama o kişi nefsine
zulmetmiştir. Nitekim 88 ve 89 numaralı hadislerin şerhinde bu konuyu açıklamıştık.
"Bu işlerden birini yapmak helâl olmaz" sözü, bu üç işten şiddetle sakınmanın

[431]

lüzumunu ifâde eder.
Bazı Hükümler

1. İmamın sadece kendisine duâ etmesi mekruhtur. Eğer böyle yaparsa cemaate jhânet
etmiş olur.

2. Girmek için izin almadan başkasına ait evin içine göz atmak tıaramdır.

3. Sıkışan kimse yükünü atmadan namaza girmemelidir.

4. Toplumda görev üstlenen kişinin toplumu ihmal ederek kendi menfaatine hareket
etmemesi gerekir.

91....Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre: Rasulullah (s,a.) şöyle
buyurmuştur: "Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kimsenin sıkışıklığını gidermeden
sıkışmış haliyle namaz kılması helal olmaz."

Sonra Sevr b. Yezîd, Habîb b. Salih'in rivayet ettiği (90 numaralı) hadise benzeyen şu
lâfızlarla sözlerine devam etti: "Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimseye, izinleri
olmaksızın bir topluluğa imam olması asla helâl olmaz ve duayı sadece kendisine
yapıp o toplumu duanın dışında bırakması da helâl olmaz. Eğer böyle yaparsa onlara
1432]

ihanet etmiş olur."

Ebû Dâvûd, "bu hadis-i şerif Şamlıların rivayetidir, râvileri arasında Şamlılardan

[433]

başka kimse yoktur'" dedi.
Açıklama

Bu hadis-î Şerifin mâna itibariyle bir benzeri 90 numarada zikredilmişti. Müellif Ebû
Dâvûd bu iki hadisin râvîlerinin sıra ile birinin Habib b. Salih, diğerinin ise Sevr b.
Yezid olduğunu ve bunların ikisinin de hadisi şeyhleri Yezid b. Şüreyh'den aldıkları
ve mânaları da aynı olduğu halde lâfızlarının farklı okluğunu; "Sonran Sevr b. Yezid,
Habib b. Salih'in rivayet ettiği hadisine benzeyen şu lafızlarla sözlerine devam etti"
diyerek ifâde etmiştir. Ancak bu hadisten başka 90 numaralı hadis-i şerifte ayrıca bir
de "ev sahibinin izni olmadan evin içine bakmanın o ev sahibinin harim-i ismetine bir
tecâvüz ve dolayısıyla İhanet olduğu"nu belirten üçüncü bir madde daha vardır ki, bu
hususların hükmü orada açıklanmıştır.

Hattâbî bu hadis-i şerifle ilgili olarak şunları söylüyor: Kişi cemaatin Kur'an-ı Kerimi
en iyi okuyanı ve namaz-meselelerini en iyi bileni değilse,rızaları olmadan onlara
imam olması caiz olmaz. Amma gerek Kur'ân okumakta gerek namaz meselelerini



bilmekte onlardan üstün olup imamlık vasıflarım hakkıyla üzerinde taşıyorsa, onların
izni söz konusu olmaksızın Öne geçmek hakkına sahiptir. Zaten bu durumda cemaat
onun imamlık yapmasını kendiliklerinden arzu ederler.

Bazıları da derler ki; bu izin başkasına ait bir evde namaz kıldıran kişi için lâzımdır.
Amma evin dışında ise, imamlık vasıflarını taşıyan kimse için cemaatin rızasını almak
söz konusu değildir.

Netice olarak kişinin hangi şartlar içinde olursa olsun, imamlığa talip olması, aslında
kendine güvenin ve kendini beğenmenin bir neticesidir, insan imamlığa geçmekte
acele etmemeli ve bu hususta atılgan olmamalıdır. İmâmet-i suğra (namaz imamlığı)
nın hükmü böyledir. İmâmet-i kübrâ (devlet başkanlığı) ise, mutlaka ehl-i hal ve akdin
tasvibiyle tâyin edilir.

Bİr hadis-i şerifi sadece bir belde ahalisinin rivayet etmesi o hadisin zayıf hadis
çeşitlerinden "garib" hadis olması demektir ki, müellif Ebu Dâvûd hadisin sonunda bu
hususa dikkati çekmiştir. Ancak bir önceki hadis bu hadisi takviye ettiğinden
hadisimiz, zayıflıktan kurtulup hasen li-ğayrihî derecesine yükselmektedir. İşte bu

1434]

sebeble musannif bu hadisi Sünen' ine almıştır.
Bazı Hükümler

1. İmamın sadece kendisine dua etmesi mekruhtur.

2. Kışının, cemaatin rızası olmadan imamlık yapması caiz değildir. (Bu iki maddenin
izahı bir evvelki hadis-i şerifte geçmiştir).

3. Bazı âlimler "sıkışık iken namaz kılmak haramdır" hükmünü bu hadisten
çıkarmışlardır. Ekseri ulemaya göre bu halde kılman namaz mekruhtur. Nitekim

1435]

mes'ele bir önceki hadisin şerhinde etraflıca açıklanmış bulunmaktadır.
44. Abdest İçin Yeterli Su Miktarı

92....Aişe (r.anha)dan demiştir ki; "Nebi (s. a.) bir sa'(mikdarı) su ile gusleder, bir

1436]

müdd(mikdarı) su ile de abdest alırdı."

Ebû Dâvûd dedi ki; hadisin Ebân rivayetinde Katâde "ben Safıyye'den işittim" diye

[437]

(aralarında sema' bulunduğunu) açıklamıştır.
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen ölçüler merhum Ahmed Nâîm tarafm-dan şöyle açıklanmaktadır:
"Sa": Beş rıtl-i Bağdadî ile üçte bir ntl (1/3) alan kaba denir. Bir miidd de bir sa'm
dörtte biri mikdarıdır. Bu Şâfıîlerden Nevevî'nin verdiği ölçüdür. Ancak bu ölçek pek
ihtilaflı olduğundan ihtilafların derecesini anlamak isteyenler Kamus Tercemesi'nden
"müdd, sa', rnekkuk, ntl" kelimelerine müracaat edebilirler. Aleyhisselâtü vesselam
efendimiz hazretlerinin muhtelif mikdarjarda su ile abdest alıp guslettiklerine dair
diğer pek çok rivayetler de vardır. Buradaki mikdarlar orta yapılı bir kimsenin
yıkanacak azası üzerinden akacak suyun en az mikdanm gösterir. Bedenin azası



üzerinden su aktıkdan sonra bu mikdarlardan da az su ile caiz olduğu halde, israf
dedirtmeyecek ziyadesiyle de caizdir.

Medine-i Münevvere'de kullanılan müd -ki fukaha arasında müdd-ü nebevi diye
bilinir- (i ) ntl mikdarı alan bir hacim Ölçüsüdür. Dört müd bir sa'dır. Ancak müd ile
sa'm mikdarlarmı anlamak ölçü alman ritim ne mikdar olduğunu bilmeye bağlıdır.
Ritim ise Bağdadîsi, Şâmîsi vardır. Yani birinin İran, diğerininki Roma ölçüleri olup
hesap edilince takribi bir mikdar gösteren iki ölçektir.

Rıtl-i Biağdadî (130), daha doğrusu, imam Nevevî'nin tahkikine göre ( 128 )
dirhemdir. Esah olan ikinci takdir ise de kesirli olduğundan buna (1 ) dirhemi; diğer
tabirle, bir miskal kesirsiz 130 dirhem itibar edilmiştir, deniliyor,
(ı ) ntl olan bir müd-ü nebevi bu hesaba göre ( ı ), veya 130 dirhem hesabına göre ( )
dirhem eder ki en doğru hesap ve takdire göfe bir dirhem (3,898) gram ettiğinden bu
miktar (0,530) yani yarım litre: den biraz ziyade tutar. Bu mikdar bugün sucuların
kullandıkları su bardaklarından üçünün aldığı sudan azdır. Bu İmam Şafii ile Hicaz
fukahâsı takdiri olup Ebû Hanife ile Irak fukahâsma göre ise müd iki ntl olduğundan

1438]

(1,6) litre eder ki beş kadehten biraz ziyâdedir.

Netice olarak Peygamber (s. a.) (3,328) kilo gram su ile gusleder, (832) gram su ile de
abdest alırdı.

Günümüzde geçerli olan gram itibariyle yukarda geçen ölçüler şöyledir:

1) Sa' = 8 ntl = 3,328 kgr.

2) Rıtl = 416gr.

3) Müd = 832 gr.

4) Sa' = 3,328 kgr.

5) Dirhem = 3,2 gr.

6) Okka = 1,30943 kgr dır.

Rasûlü Ekrem (s. a.) in bir sa' mikdarı su ile gusletmesi ve bir müd mikdarı su ile
abdest alması bu mikdarlann ğusl ve abdest için değişmeyen mikdarlar olması demek
değildir. Çünkü Resul-ü Ekrem (s. a.) bazan bu miktarlarda su kullanırken bazan de
bunlardan daha fazla veya eksik su kullanmıştır.

tbn Dakik' 1-îyd diyor ki; ğusülde vâcib olan suyun organlar üzerine dökülüp
akmasıdır. Bu olunca vacib yerine getirilmiş olur. Tabii ki bu durum şahıslara göre
değişir. Guslün yerine gelmesi iri vücutlu kişiler için daha çok, küçük cüsseli kişiler
içinse, daha az su kullanmayı gerektirir.

İmam Şafiî (r.a.) hazretleri de buyuruyor ki; "bazan az su gusle veya abdeste yeter,
bazan da çok su yetmeyebilir. Binaenaleyh gusülde bir sa'dan aşağı, abdestte de bir

1439]

müdden aşağı su kullanmamak müstehabdır."

Nitekim hadîs-i şerifler değişik ölçüler vermektedir. Herhalde bu içinde bulunulan
zamana ve duruma göre insanın ihtiyacının değişebilmesinden ileri gelmektedir.
Yine Nevevî şöyle demektedir: "Abdest veya gusle yetecek su için belirli bir miktar
tayin edilmiş değildir. Burada gerekli olan suyun azlığı veya çokluğu değil, organlarm
yıkanmasıdır. Yıkanmada ise gerekli olan suyun organlar üzerinden akmasıdır.
Binaenaleyh insan abdest alırken veya guslederken ihtiyacına uygun olarak bazan bu
hadiste belirtilen miktardan biraz fazla ya da az su kullanılabilir."
Nitekim şu hadis-i şerifler bu gerçeği doğrulamaktadır: "Resûlüllah (s.a.) bir sa' veya
beş müdde kadar olan su (miktarı) ile gusül abdestini alır, abdest için de bir müd



T4401

(miktarı) su kullanılırdı." "Nebi (s. a.) ile Aişe (r.anha) üç müd su alan bir kaptan

I441I

yıkanarak gusül abdesti almışlardır."

Şevkânî ise mevzumuzu teşkil eden bu hadisin şerhinde: "Abdest veya gusül için
yeterli olan su miktarında ölçü, organların şüphe kalmayacak şekilde iyice
yıkanmasıdır. Suyun bir sa'dan çok veya az olması Önemli değildir" diyor. Yeter ki,
suyu kullanan kişinin abdest almadığı veya gusletmediği söylenemiyecek kadar az
veya israf derecesinde çok su kullanılmış olmasın.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Resûl-ü Ekrem (s. a.) bir sa' miktarı su ile gusül
eder, bir müd miktarı su ile de abdest alırdı. Ümmetine gerekli olan da bu hususta ona
uymak, şeytanın ve cehaletin mahkûmu olmuş kişilerin düştüğü suda israf etme
hatasına düşmemektir. Bu kişiler temizlik esnasında israf derecesine varan su
sarfiyatında akılları sıra isabetli hareket edip kusursuz bir şekilde abdest almanın
gereğini yaptıklarını zannederler de dinen yasaklanan israfa kaçtıklarını anlayamazlar.
Halbuki deniz kenarında bile olsa, abdest ve gusül için yeterli olan sudan fazlasını
kullanmak mekruhtur. Nitekim 96. hadisin şerhinde açıklanacaktır. Ancak ihtiyaca
mebni olarak bu miktarı geçmek israf olmayacağı gibi ihtiyaç duymadığı için bu
miktardan daha az su kullanmakta da bir sakınca yoktur. Abdest ve gusül-de
kullanılacak su miktarının ihtiyaca göre nasıl değişeceği meselesi 95 numaralı hadisin

f4421

şerhinde gelecektir.
Bazı Hükümler

1. Bir müd su ile abdest almak, bir sa' dolusu su ile gusül etmek sünnete uymak olur

2. Bu miktarın dışında ihtiyaç olmadan fazla su harcamak israftır. Akar veya göl suyu
da olsa hüküm aynıdır, değişmez.

3. Müslümanların hareketleri dengeli olmalıdır.

93....Câbir b. Abdullah (r.a.)'dan şöyle demiştir: "Resûlullah (s. a.) bir sa' su ile gusül

[443]

eder, bir müd su ile de abdest alırdı."

Bu hadis-i şerif ile ilgili açıklama 92 numaralı hadisin izahında geçmiş bulunmaktadır.

f4441

94....ÜmmüUmâre 'den rivayet edilmiştir ki: "Resûlullah (s. a.) kendisine

1445]

getirilen ve içinde bir müddün üçte ikisi su bulunan bir kaptan abdest almıştır."
f4461



Açıklama

Fahr-i kâinat Efendimizin bir müdden daha az bir suyla abdest aldığım, ifâde bu
hadîsi şerif Mâkîlerden İbn Şa'bânin abdest için yeterli suyun bir müdd (832 gr),
gusül için bir sa' (3.328 gr) olacağına dair iddiasını reddetmektedir.
Ulemânın ekserisi ise bu miktarlara riâyet etmek müstehabtır, demişlerdir. Ancak bu



daha fazla kullanmayı, gerektirecek bir durum bulunmamasına ve kişinin cüssesinin
mutedil olmasına bağlıdır. Nitekim bu durum, 92 numaralı hadisin şerhinde
açıklanmıştır. Tafsilat için bundan sonraki 95 numaralı hadis-i şerifin şerhine de
bakılabilir.

95. ..Enes (r.a.) den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Resulüllah (s. a.) iki ntl su

r4471

(alan kab) ile abdest alır, bir sa* (dolusu) su ile de gusül ederdi."
Ebû Dâvûd der ki: Bu hadis-i şerifi aynı zamanda Yahya b. Adem Şerik'den rivayet
etmiştir. Ancak şerik "îbn Cebr b. Atîk'den" diyerek hadisi sevketmiştir. Yine aynı
hadisi Süfyan'da Abdullah b. İsa'dan, onun "Bana Cebr b. Abdullah haber verdi ki"
dediğini kaydederek rivayet etmiştir.

Yine Ebû Davud'un belirttiğine göre aynı hadisi Şube, "Bana A b-dullah b. Abdullah
b. Cebr (Enes'den şöyle duydum) dedi" diyerek rivayet etmiştir. Fakat Şu'be hadis-i
şerifte geçen "iki rıtl'ı zikretmeksizin, "Resulü Ekrem (s.a.) birmekkûksu ile abdest
alırdı" demiştir.

Yine Ebû Dâvud dedi ki: "Ben Ahmed b. Hanbel'i "bir sa' , beş rıtl'dır" derken
işittim.

Ebû Dâvûd dedi ki: Gerçekten de bu miktarda olan sa' îbn Ebî Zi'b'in sa'ıdır. îbn

r4481

EbtZi'b'in saU da Nebiyy-i Ekrem (s.a.) Efendimizin sa'ınm ta kendisidir.
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen Mekkûk kelimesi (11) rıtla denk bir hacim ölçüsüdür.İbn Esîr'e
göre ise mifctan bölgelere

göre değişir .Nevevî'ye ve bu hadis-i şerifdeki zahirî mânaya göre "Mekkûk birmüdd
(832gr)dür.

Übbî, "Iraklıların kullandıkları bir ölçektir ki, Medine'lilerin Medine sa'ı ile bir buçuk
sa' alır" diyor.

İbn Esîr "Burada Mekkûk ile Müd kasdedilmiştir. Çünkü diğer hadisler mckkûk'ü
müdd ile açıklamıştır" diyor ki; Müslim ve Nesâi'nin Abdullah b. Cebr kanalıyla Hz.
Enes'den rivayet ettikleri "Resûlüllah (s.a.) beş mekkûk ile yıkanır, bir mekkûk ile de
abdest alırdı" mealindeki hadis de bu görüşü doğrulamaktadır.

Eğer bu hadis-i şerifteki Mekkûk'ü te'vil etmeden hakiki manada kullanıldığını kabul
edersek Resul-i Ekrem (s.a.)'in ( 5 ) ntl su ile gusül ettiğini söylemiş oluruz ki, bunu
hiç bir kimse söylememiştir. 92 ve onu tâkibeden diğer hadis-i şerifler de açıklandığı
gibi abdest veya gusulde kullanılan su için Resulü Ekrem'in her zaman riayet ettiği ve
bizim de riayet etmemizi gerektiren bir ölçü tayin edilmiş değildir.
Hadislerde Resulü Ekrem (s.a.)'in bazan en çok kullandığı, bazan da en az kullandığı
ölçüler nakledilmektedir ki, bu duruma göre söz konusu ölçülerin hepsinden istifâde
edilebilir.

Hanefî ulemâsından ve Buhâri sarihlerinden allame Aynî merhum bu hususta şunları
nakletmektedir:

a. Orta boylu ve orta cüsseli bir kişi, orta boylu ve orta cüsseli olan Resulü Ekrem
(s.a.)'in abdest ve gusulde kullandığı su ölçülerine uymalı, ondan daha az veya çok
kullanmaktan kaçınmalıdır.



b. Bedenleri, Resul-Ü Ekrem (s.a.)'in bedenine uymayan zayıf cüsseli kişiler ise,
Resulü Ekrem (s. a.) in vücuduna nisbetle ne kadar cılız olduklarını hesap edip
kullandıkları suyu da o nisbette azaltmalıdırlar. Bu onlar için müstehaptır.

c. Resulü Ekrem (s. a.) in mübarek vücuduna nisbetle çok daha iri olan kimseler ise,
Resûlullah'm kullandığı suyun miktarını göz önünde bulundurarak irilikleri nisbetinde
bu Ölçüyü artırmalıdırlar. Bu da bu kimseler için mustehabtır.

Ahmed b. Hanbel'in "bir sa' 5 ntldır" açıklamasının aslı (5 ) rıtl olması lâzımdır.
Ancak bu rivayette (1/3) miktannm yanlışlıkla düşdüğü diğer rivayetlerden
anlaşılmaktadır. Yine bu açıklamada adı geçen îbn Ebî Zi'-b'in kimliği hakkında iki
ihtimal vardır:

1. İsmi geçen îbn Ebi Zi'b'in; yanında Resûlu Ekrem (s. a.) in kullandığı rıtlı saklayan
ve ntl imal eden kişilerin ölçü için müracaat ettiği îbn Ebî Zi'b olması ihtimali vardır.
Bu ihtimale göre bu zatın, rıtl imal eden bir kimse olması gerekir. Bu yüzdendir ki
rıtılar "tbn Ebî-Zi'b ntli" şeklinde ona nisbet edilmiştir.

2. Yine îbn Ebî Zi'b isminde tarihte bir emîr vardır ki o ismi geçen îbn Ebî Zi'b'in
sakladığı Resulü Ekrem (s. a.) e ait ntla uyulmasını emrederdi. Bu bakımdan ntl
ölçüsü"ibn Ebî Zi'b ntlı" diye bazan da bu kişiye nisbet edilir.

Bu hadis-i şerifte geçen ölçülerin grama çevrilişine dair izahat 92 numaralı hadis-i

r4491

şerifin açıklamasında geçmiştir.
45. Abdest Suyunda İsraf

96....Ebû Neâme (r.a.) den nakledilir ki: Abdullah b. Muğaffel, oğlunun; "Ey Allah'ım
muhakkak ki ben senden cennete girdiğimde sağ tarafındaki beyaz köşkü istiyorum"
diye duâ ettiğini duyunca şöyle demiştir: Allah'dan cenneti iste ve cehennem ateşinden
de O'na sığın (yeter). Zira ben Resûlullah (s.a.)'i "İleride bu ümmet içinde abdestte ve

r4501 r4511

duada aşırılık yapacak bir topluluk gelecektir" , buyururken işittim."
Açıklama

Abdullah b. Muğaffel hakkında 27. hadis-i şerifin izahında bilgi verilmiştir. Oğlunun
ismi hakkında Said, Ziyad, Yezid gibi çeşitli rivayetler vardır. Hadis-i şerifte geçen
"Beyaz köşk" cennette bulunan malum bir köşktür ki, Peygamberlere aittir. İçi cennet
hurileri ile doludur. Cennetin sağında olmasından maksat Cennetin dışında ve sağ
tarafında olması değil bilakis içinde ve sağ tarafında olmasıdır. Binaenaleyh insanın,
amellerinin ulaşamayacağı, ancak peygamberlerin erişebileceği nimetler istemesi
duada aşırılıktır. Bu bakımdan Rasûlü Ekrem (s. a.) Efendimiz daha sağlığında, böyle
aşırılık yapacak kimselerin ileride zuhur edeceğini haber vermiş ve ümmetini bundan
sakındırmışım Bazı Ulemâ da duadaki aşırılığı, isteklerin, yapılan amellerin çok
fevkinde oluşuna değil de, belli şeyleri istemeye bağlamışlardır. Çünkü o belli şeyi
belki cenab-ı hak başka kimselere verecektir. Binaenaleyh bu hadîs-i şerifteki gibi
mutlaka cennetin sağ tarafındaki beyaz köşkü istemek yerine herhangi bir beyaz köşk
istenmelidir.

Aynı zamanda güna h olan bir şeyi istemek ve duada feryad-ü figan etmek de aşırılığa
girer. Aşırılık, yapılan duada edebi terk, kendini peygamberler seviyesinde görmek



gibi bir büyüklerime korkusunun bulunmasıdır.

Abdestte veya abdest suyu kullanmakta aşırılık gösterecek bir topluluğun zuhur
edeceğini de habib-i kibriyâ (s. a.) haber vermektedir. Hadîs-i şerifte geçen ()
kelimesinin birinci harfi zamme okunursa, "abdest alma fiilinde aşırılık göstermek"
kasdedilmiş olur ki, abdest organlarının yıkanışında ve mesh edişte sünnetle tayin
edilen ölçüyü aşmak demektir. Şayet birinci harf fetha ile okunacak olursa, "abdest
suyu" anlamına gelir ki o zaman da kastedilen ölçüsüzlük, abdest suyunda meydana
gelir. O taktirde de 92. ve 95. hadîs-i şerifler de açıklanan ölçülere dikkat etmeyerek
israfa kaçmakla, aşırılık gerçekleşmiş olur.

Nitekim Ahmed b. Hanbel ve îbn Mâce'nin Abdullah b. Ömer'den rivayet ettikleri bir
hadiste Hz. Peygamber, abdest almakta olan Sad'a rastladığında "Bu israf da nedir, ya
Sa'd" buyurdu. Sa'd da:

"Abdestte israf olur mu ya Resulullah?" dedi, Resuluüah da
"Evet, akan bir nehir kenarında bile olsan" buyurdular.

îbn Ömer'in bir başka rivayetinde de abdest alan birini görünce Hz. Peygamber
(s.a.)'irıi "İsraf etme, israf etme" buyurduğu, kaydedilmektedir.

Nevevî merhum der ki; "Deniz kenarında bile olsan israftan kaçınılması lâzım geldiği
hususunda âlimler görüş birliğindedirler. Bu hususta kuvvetli olan görüş tenzihen
mekruh oluşudur. Şafiî ulemasından bazıları da "israf haramdır" diyerek su

I452J

kullanmada aşın gitmenin haram olduğunu ifade etmişlerdir."

Bu husustaki israfın tenzihen mekruh olduğu görüşü cumhurun da görüşüdür. Ancak
bu kerahet herhangi bir zarara veya bir malın telef olmasına sebeb olmamasına
bağlıdır. Eğer böyle bir durum varsa o zaman haram olur. Abdestte yeterliden fazla su

1453]

kullanmanın israf olduğunu ifade eden hadisler ise, zayıf olduklarından delil
olmak niteliğinden uzaktır.

Hanefî ulemasına göre abdestte israf tahrimen mekruhtur. Bu hüküm de herkese
mubah olan veya kendisine ait olan sulardadır. Vakıf suyu veya parası mescitlerden

[4541

Ödenen sularla bu şekilde abdest almak haramdır.
Bazı Hükümler

1. Allah Teâlâ Peygamberlerine ileride vukua gelecek hadiselerden bazılarını haber
verir.

2. Hiçbir vakit Ümmet-i Muhammed toptan yolunu şaşırmayacaktır. Bu Ümmet
içinden bazı topluluklar ve hatta büyük kitleler yolunu sasırsa bile, kıyamete kadar hak
yolda bulunan cemaatler mevcut olacaktır. Nitekim bu hadis-i şerifte "Ümmetim
abdestte ve duada aşın gidecektir" denmeyip de "onların içinden bir topluluk abdestte
ve duada aşın gidecektir" buyurulması bunu göstermektedir. Hâkim'in Hz. Ömer'den
rivayet ettiği ve îbn Mâ-ce'nin de doğruladığı şu hadis-i şerif bu hususa delildir.
"Kıyamete kadar ümmetim içinde, haktan yana olan bir topluluk bulunacaktır."

3. Abdestte, gusülde, temizlikte, duada haddi aşmamak dininizin bir gereğidir.

[4551

Aşırılığa kaçmak Velhân adlı şeytanın verdiği vesvesenin mahsulüdür.



46. Noksansız Abdest Almak



97.... Abdullah b. Ömer (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (s. a.) ökçeleri
kuruluktan parlayan (abdest almış) bir topluluk gördü de; "Ökçeleri cehennemde

r4561 r4571

yanacakların vay haline!... Abdesti tam alın" buyurdu.
Açıklama

Hadis-i şerifte zikredilen topluluğun ökçelerinin parlamasından maksat, ökçeleri
yıkanmadığından kuruluğunun göze çarp maşıdır. Bu cemaat ya "bir abdest uzvunun
ekseriyetinin yıkanmasının abdest için yeterli olduğu" inancını taşıdıklarından,
veyahut da ikindi namazına yetişmek üzere acele etmeleri sebebiyle ökçeleri göze
batacak şekilde kuru kalmıştır. Resulü Ekrem (s. a.) Efendimiz de ilk bakışta bu
durumu fark etmiş ve işin tehlikesini her zamanki i'cazkâr ifadesiyle dile getirmiştir.
Müslim'in rivayet ettiği aşağıdaki şu hadis-i şerif bu topluluğun ikindi namazına
yetişmek için abdestlerini acele olarak almaları sebebiyle ökçelerinin bir kısmının
kuru kaldığını gösteriyor:

"Abdullah b. Amr rivayet etmiştir; Resûlullah (s.a.) ile birlikte Mekke'den Medine'ye
döndük. Nihayet yol üzerinde bir suya varınca cemaat ikindi zamanı acele ederek
çarçabuk abdest aldılar. Biz de onların yanma vardık. Ökçelerine suyun değmediği
görülüyordu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.) "Vay Ökçelerin ateşten başına gelene...

1458]

Abdesti doğru dürüst alın" buyurdular.

Bu hâdise büyük bir ihtimalle Veda Haccmda olmuştur.

Hadisteki "veyl" kelimesi ise helak, şiddetli azab anlamına gelen ve fiilî olmayan bir
mastardır. Bu kelimenin irinden ve kandan meydana gelmiş cehennemdeki bir dağ,
cehennemde bir vadi gibi daha başka mânaları da vardır. "Veyl o ökçelere" denilince
yıkanmayan ökçeleri bu azab ve tehlikelerin beklediği anlatılmış olur.
Abdesti tam almaktan maksat ise, farzlarına ve sünnetlerine ayrıca âdabına riâyet
ederek almaktır. Yukarıdaki tehdit her ne kadar sadece ökçeler İçin olmuşsa da
burada, sadece "ökçelerinizi yıkaym",denmeyip"abdesti dosdoğru, tastamam alınız"
buyurulması, "bütün abdest organlarını aynı titizlikle yıkayın yoksa sizin için "veyl"
vardır" demektir ki, genellikle bu çeşit tehditler farzların terkinden dolayı vuku bulur.
[459]

Bazı Hükümler

1. Abdestte yıkanması farz olan organların her tarafına suyu eriştirmek farzdır. Takva
ehli olan fıkıh ulemâsının tümü abdest alırken ayakları topuklara kadar yıkamanın farz

r4601

olup çıplak ayağa meshetmenin caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Hafız îbn
Hacer'in Fethü'l-Bâri'deki açıklamasına göre sahabeden Hz. îbn Abbas ile Hz. Ali
dışında bu görüşe itiraz eden yoktur. Sonradan onlar da bu görüşe dönmüşlerdir.
Abdurrahman tbn Ebi Leylâ sahabenin bu konuda ittifak ettiklerini söylerken, İbn



I46İI

Hanbel ile Tahâvî çıplak ayağı meshetmenin sonradan neshedildiğini söylemiştir.

2. Abdest organların üzerinde yıkanmadık küçük bir yerin kalması abdeste mânidir.

3. Cahili öğretmek ve kendisi için daha hayırlı şeylere yöneltmek dinen makbul bir
iştir.

4. Dinî konulara ters hareket eâenler ibir âlim gördüğü zaman ikaz edip uyarmalıdır.
Başkalarının da duyması için bu uyan yüksek sesle yapılabilir.

5. Bu hadis cumhuru ulemâya göre, abdestte çıplak olan ayakların yıkanmasına bir

£4621

delil olduğu gibi aksini söyleyenlerin görüşlerini de çürüten bir delildir.
47. Tunçtan Yapılmış Kaplardan Abdest Almak

98 Aişe (r.a.) demiştir ki, "Ben Resûlullah'la beraber tunca benzeyen bir madenden

f4631 f4641

(pirinç) yapılmış kabdan yıkanırdım."
Açıklama

Hadis-i Şerifte geçen "tevr" kelimesi, tunçtan veya taştan yapılmış bir kaptır ki
umumiyetle ondan su içilir, bazan abdest alınır, bazan da yemek yenir. el-Muhtâr'da
"bir bakır çeşididir" diye tarif edilirken el-Misbah'da "bakır renginde bir madendir"
deniyor. Aftterî'de ise, "bakır ki ondan kap yaparlar" dedikten sonra onun bakırla
pirinç karışımından meydana gelen ve tunç denilen bir nesnenin de adı olduğunu söy-
ler. Terceme buna göre yapılmıştır. Bakır renginden anlaşılan sarı renktir ki altın
rengidir. Altın kap kullanmak caiz olmayınca, acaba altın renkli kaplardan abdest
almak da böyle midir, diye akla bir soru gelebilir, işte bu hadis-i şerif bu şüpheyi
gideriyor.

Müellif Ebû Davud'un bu hadis-i şerifi nakletmesinden maksadı eskiden beri bu
mevzudaki ihtilâfa ışık tutmaktır.

îbn Kudâme, İbn Ömer (r.a.)*den, "sarı kaptan abdest almanın kerahetini"
nakletmiştir. el-Kanfuriyye Şerhi'nde, Suyutî ve Ebü Hüreyre' den Resulü Ekrem'in
bakır kaptan abdest almayı sevdiğine dair nakiller vardır. Nitekim ihya'da Gazzâlî
merhum da ' 'bakır kabın kokusundan melekler rahatsız olur. Binaenaleyh bu
kaplardan abdest almak mekruhtur" demektedir.

Eğer bu hükme esas teşkil eden İbn Ebî Şeybe hadisi sahih ise, şu durum ortaya çıkar:
Her ne kadar, bu kaplardan abdest almak sahih ise de, evlâ olan bunları imkân
nisbetinde kullanmamaktır. Madem ki melekler bu kapların kokusundan rahatsız
olmaktadır, öyleyse, bakırın kokusu sinecek kadar kapta kalmış suları kullanmamak
âdaba uygun bir hareket olur. Şerhü's-Sünne'de bakır kaptan değil de topraktan mamul
kaplardan su almanın abdestin âdabından olduğu nakledümektedir.Şir'a isimli meşhur
kitapda da Gazzâlî merhum'un görüşlerine yer verilmektedir. Nitekim asrımızın fıkıh
âlimlerinden merhum Ömer N. Bilmen Efendi de Büyük İslâm İlmihali isimli eserinin

1465]

79. sahifesinde toprak ibrik kullanmayı abdestin âdabından saymıştır.



Bazı Hükümler



1. Kadın ve kocasının aynı kaptan yıkanmaları caizdir.

2. Yıkanmak için kaptan avuçlamaya niyyet etmek gerekmez.

3. Gusül ve abdest için bakır ve tunç gibi kaplar kullanmak caizdir.

99....Urve babası (Zübeyr) den rivayet ettiğine göre Aişe (r.anha) validemiz

f4661

Resulullah (s. a.) Efendimizden yukarıdaki hadis-i şerifin benzerini nakletmiştir.
Açıklama

Önceki hadisle bunun farkı sadece râvilerindedir 98. hadisi Hişâm rivayet etmiştir.
Halbuki Hişâm, Hz. Aişe'yi görmemiştir. Bu bakımdan 98. hadis munkati'dir. Bu
hadisi ise, Hişâm'in babası Urve (r.a.) rivayet etmiştir ki, muttasıl bir rivayettir. Her iki
rivayette de ismi zikredilmeyen bir şahıs varsa da bu, hadisin sıhhatine zarar vermez.
Zira bu şahsın Şu'be olduğu bilinmektedir.

100.... Abdullah b. Zeyd (r.a;) şöyle demiştir: "Bir keresinde Rasulullah (s. a.) bize

[4671

geldi. Biz kendisine tunçtan bir kapla su takdim ettik de o suyla abdest aldı."
Açıklama

Açıklaması yukarıdaki iki hadisin açıklamalarıyla aynı olan bu hadisten şu hükümler
çıkarılabilir.

1. Abdest almakta yardımlaşmak caizdir.

2. Her ne kadar renk bakımından altına benzerse de bakır kapdan abdest almak caizdir.
Hz. Abdullah b. Ömer'in bakır kaplardan abdest almanın mekruh olacağına dâir
rivayet ettiği hadîsin dışında umumiyetle müslümanlarm bakır kaplardan abdest
almaları hususunda ruhsat ve genişlik vardır. Bu mevzuda Hanefî ulemâsından Allame
Aynî şunları nakletmektedir: "îbn Ömer'in bakır kapdan su içmediği ve abdest
almadığı rivayeti varsa da bu, onun bakırın kokusunu sevmediğinden ileri gelmiş
olabilir. Rasülü Ekrem (s. a.) efendimizin bakır kaplardan abdest aldığına binaenaleyh
bakır kaplardan alman abdestin kerâhetsiz olarak caiz olacağına delâlet eden hadislere
ters düşmez." Aynî merhum sözlerine şöyle devam ediyor: "Ulemâdan pek çok kimse
bakır kapdan abdest almanın caiz olacağına hükmediyor, es-sevrî, lbnü'l-Mübârek, Eş-
Şâfıî ve Ebû Sevr bunlardandır. Ben bakır ve benzeri sarı kaplardan abdest almanın
mekruh olduğunu söyleyen bir âlimi gördüğümü hatırlamıyorum. Esasen eşyada asıl
olan mübahlıktır. îbn Ömer (r.a.)'dan mevkuf olarak rivayet edilen haber bü ruhsatı

r4681

kaldırıp haram hükmü getiremez."

48. Abdeste Baslarken Besmele Çekmek

101. ...Ebû Hureyre (r.a.),"Resulullah(s.a.) şöyle buyurdu" demiştir:

"Abdest olmayanın namazı, abdeste başlarken besmele çekmeyen kimsenin de abdesti



f4691 r4701

yoktur."



Açıklama

Hadis-i Şerifin senedinde geçenYa'küb'ımbabası, Selemetü'l Leysî'dir. Hafız İbn
Hacer'in beyânına göre SelemeEbû Hüreyre'den hadis rivayet etmiş, oğlu Yakûb da
kendisinden rivayet etmiştir. Ebü Dâvûd ve îbn Mâce de Seleme'nin oğlu Yaküb'dan
hadis rivayet etmişlerdir.

Hafız Zehebî ise, oğlu Yaküb'dan başka Seleme'den hadis rivayet eden bir kimsenin
bilinmediğini Buhârî de Seleme'nin Ebû Hüreyre'den hadis işittiğinin sabit olmadığım
söylemektedir.

Aliyyü't-Kaarî'nin Kâdî'dan naklettiğine göre bu hadis-i şerifteki "yoktur" anlamına
gelen "la" kelimesi; a. Hakiki manasında kullanıldığı zaman, bir şeyin yok olduğunu
ifâde der, b. Fakat mecazen, bir şeyin sahih olmadığından dolayı nazar-i itibara
almaya değmediği anlamına gelir. c. Yine mecazen o şeyin "kâmil olmadığı" mânâsım
da ifâde eder.

Binaenaleyh "abdesti olmayanın namazı yoktur" cümlesinde "lâ" kelimesi, hakiki
manasında kullanılmıştır ki, abdesti olmayan kimsenin gerçekte namazı da yoktur.
"Besmele çekmeyenin abdesti yoktur" cümlesinde ise, mecazi anlamda kullanılmıştır
ki, "abdeste başlarken besmele çekmeyenin abdesti kâmil değildir" demektir.

I42İI

"Mescide komşu olanın mescid dışında namazı yoktur" cümlesinde olduğu gibi...
Bununla beraber besmele ile ilgili cümledeki "lâ" kelimesi üzerinde ulemâ arasında
görüş farkları vardır:

Zahirîlere, îshâk'a ve Ahmed b. Hanbel'e göre: "Kasden besmele çekilmeyen abdest
sahih değildir, iadesi gerekir."

Şafîîlere, İmam Malik'e ve Hanefilere göre ise, besmele çekmeyenin ab-destinin
kemâli yoktur. Fakat sahihtir.

Birincilerin delili, üzerinde durduğumuz hadis-i şerif ve onu te'yid eden diğer
hadislerdir. İkincilerin delili ise, Dârakutnî ve Beyhakî'nin naklettiği şu hadis-i şeriftir:
"Kim besmeleyle abdest alırsa, bütün vücudunu temizlemiş olur, kim de besmelesiz

T4721

abdest alırsa sadece abdest organlarım temizlemiş olur." Ancak bu hadis-i

şerifin senedinde Abdullah b. el-Hakan ez-Zahirî vardır ki hakkında hadis uydurduğu
söylentileri vardır. Fakat bu hadis-i şerif yine Dârakutnî ve Beyhakî tarafından başka

[473]

senetlerle rivayet edilerek kuvvet kazanmıştır.

tbn Seyyidi'n-Nâs'm Tirmizî'de bu hadis Üzerinde yaptığı açıklamaya göre
mevzumuzu teşkil eden bu hadisi bazı râviler: "Besmele çekmeyenin abdesti kâmil
değildir" şeklinde rivayet etmişlerdir ki, eğer bu rivayet sabit-se, bu ikinci görüşün
doğruluğunda şüphe yoktur. İmam Tahâvî, Resûlullah (s.a.)'in Allah'ın ismi olan
selâm kelimesini abdestsiz ağzına almayı çirkin gördüğünü ve selamı abdestli olarak

r4741

almak arza ettiğini, ifâde eden hadisi delil getirerek abdest için besmelenin şart
olmayıp sünnet olduğunu söylemiştir.

Menbel yazarının açıklamasına göre "besmelesiz abdest olmaz" hadisinin besmeleyi



kasden terkedenlere yukarıda tercemesini sunduğumuz Darakutnî ile Beyhakî'nin
rivayet ettikleri hadisin de besmeleyi unutarak terk edenlere ait olduğunu kabul
ettiğimiz zaman, hadisler arasında bir çelişki kalmaz.

İbnu'l-Hümâm ise, bu mevzuda şunları söylemektedir: "Abdestin başında besmeleyi
unutan kimse sonra onu hatırlar da abdestin ortasına besmele çekerse, sünneti yerine
getirmiş olmaz. Ama yemek ortasında çekilirse, sünnet işlenmiş olur."
Keza Hidâye şerhlerinden tnâye'de de şöyle denilmektedir: "Abdest tek bir iş
olduğundan ortasında çekilen besmele yetmez ama yemeğin her lokması ayrı bir iş
olduğundan besmelesiz yenen lokmaları telâfi edemezse de yemek arasında çekilen
besmele, çekildiği andan itibaren yenecek olan lokmaların sünnet üzere yenilmiş
olmasına kifayet eder."

îmam Nevevi'nin açıklamasına göre besmelenin, abdestin sıhhatinin şartı olmayıp
kemâlinin şartı olduğunun en büyük delili "Besmeleyle başlamayan biç bir önemli iş
£4751

tam değildir" hadis-i şerifidir. Çünkü bu hadiste besmeleyle başlanmayan işin
sahih olmadığı değil, kâmil olmadığı ifâde edilmektedir.
Besmele'nin hükmü hakkında fıkıh ulemasının görüşleri şöyledir:
Zahirîlere göre besmele çekmek abdestin sıhhati için farzdır. Ahmed b. Hanbel'den
gelen bir rivayete göre ise besmele, hatırlayan kimse için abdestin sıhhati bakımından
farzdır. Binaenaleyh besmeleyi kasten terk edenin ab-desti sahih değildir. Fakat
unutarak terk etmek abdestin sıhhatine zarar vermez. Besmelenin yerini de hiç bir şey
tutmaz. Bir kimse meselâ, "bismi'lkuddûs" dese besmele çekmiş olmaz.
Besmele aynı zamanda gusül ve teyemmüm için de farzdır.

Hanefi, Mâliki ve Şâfîîlere göre ise, besmelenin hükmü sünnettir. Bir rivayete göre,
Ahmed b. Hanbel'in de görüşü budur. Besmele şu lâfızlardan ibarettir. Bismillah,
velhamdülillah, Hanefi kitaplarından Fethü'l-Kadir'de şöyle deniliyor: "Besmelenin
lâfzı ashab-ı kiram, tabiîn ve tebe-i tabiînden nakledilegelmiştir. Buna göre, abdest
alırken Bismillahilazim, velhamdülillahi alâ dini'l-İslam denilmelidir. Efdal olanın
(eûzü)'den sonra Bismillahir-rahmanirrahîm demek olduğuna da işaret edilmiştir, el-
Müctebâ isimli eserde bu iki şekil birleştirilmiştir. el-Muhît isimli eserde ise, eğer bir
kimse Lâ ilahe illallah ve elhamdülillah veya eşhedü enlâilahe illallah dese, besmele

[4761

yerine geçer" denilmektedir.

Şâfıîlerde bismillah yeterlidir, fakat Bismillahirrahmanirrahim demek daha faziletlidir.
T4771

Bazı Hükümler

1. Abdestsiz namaz olmayacağı hususunda ittifak vardır.

2. Alimlerin çoğunluğuna göre abdestin başında besmele çekmek sünnettir.

T4781

102....Rabîa (b.Ebî Abdurrahman) dan "AbdestebaşlaFken besmele çekmeyen
kimsenin abdesti yoktur" hadisini "âbdest alıp da namaz abdestine niyyet etmeyen,
yıkanıp da cünuplüğü gidermeye niyyet etmeyen kişi" olarak yorumladığı



T4791

nakledilmiştir.



Açıklama

Merhum musannif Ebû Davud'un bu hadisi rivayet etmekten maksadı Rabia'nm bir
önceki Ebu Hüreyre'hadisi üzerindeki görüşünü nakletmektir. Rabiaya göre hadisten
geçen "besmele çekmek"ten maksat, abdeste niyyet etmektir. Yoksa sadece besmele
okumak değildir. Bu bakımdan bir kimse abdest alır ve gusül eder, aynı zamanda
ibâdet için mânevi pislikten temizlenmenin idrak ve niyyeti içinde olursa, o kişi,
Allah'ın ismini zikr etmiş sayılır. Rabia'ya göre Allah'ın ismini anmaktan murat, Al-
lah'ı Şaiben hatırlamaktır, lisanen telaffuz etmek değildir. Bunun için besmeleyi
niyetle tefsir etmiştir. Ancak bu tefsir lâfızları karinesiz olarak zahirî manalarından
çıkararak bir tefsir olduğu için hatalı bir tefsirdir.
Niyyetin mezheblere göre hükmü şöyledir:

Hanbelilere ve Rabi'aya göre niyyet abdestin şartıdır. Maliki ve Şâfiîlere göre abdestin
rüknüdür,

[4801

Hanelilere göre ise sünnet-i müekkededir. Yüzü yıkamadan önce niyet edilir.
49, Yıkamadan Elini Su Kabına Daldıran Kimse

103. ...Ebû Hureyre (r.a.) Resulüllah'm (s. a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Biriniz gece uykusundan kalktı mı elini üç kere yıkamadan sn kabına daldırmasın.

[481] [4821

Çünkü elinin nerede gecelediğini bilemez."
Açıklama

Bu hadis-i Şerifte uykudan kalkan kimsenin elini yıkaması emrediliyor. Yıkamadan
elini abdest alacağı kaba sokmaması isteniyor. Bu husus tabii ki, elde ibrik gibi bir
kabın bulunmaması halinde söz konusu oluyor. Ancak bu yıkama emrinin hükmü ve
sebebi üzerinde ulemâ çeşitti görüşler ileriye sürmüşlerdir. Yıkama emrinin sebebleri
üzerinde konuşanlar şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

İbn Kayyım gibi bazı âlimlere göre yıkama emri teabbüdîdir. Yani bunun hikmetini
akıl kavrayamaz, sadece kulların kulluklarını göstermeleri için verilmiş bir emirdir.
Ancak, hadis-i şerifte yıkama emrinin sebebi açıklanmış olduğundan bu görüş
reddedilmiştir.

Hadis-i şerifte açıklanıldığı üzere bu emrin sebebi, insanın gece ellerinin nerelerde
gezindiğini bilememesidir. Gerçekten de ellerin nerelerde dolaştığı bilinemez.
Geceleyin eller vücudun pis yerlerinde dolaşarak ya da sivilceli ve yaralı yerleri
kaşıyarak pislenebilirler. Basur gibi hastalığa mübtelâ olan kişiler için bu durum daha
çok söz konusudur. Binaenaleyh kaba sokmadan önce elleri yıkama emrinin hikmeti
budur. Bu emrin hükmü mevzuunda fıkıh ulemasının görüşü şöyledir:
1. Bu emre uymamak ulemânın ekserisine göre tenzihen mekruhtur. Uykudan uyanır
uyanmaz etini suya sokan kimse elinde bir pislik olmadığından eminse, o su pis
olmadığı gibi o kimse günahkâr da olmaz. Fakat bu emre uyarak yıkaması



müstehabtır.

2. Hanbelîlere göre gece uykusundan kalkan kimsenin etini yıkaması vâcibtir.
Yıkamadan etini su kabına sokmak tahrimen mekruhtur. Gündüz uykusudan kalkan
kimsenin elini suya sokması ise, tenzihen mekruhtur. Nitekim Dâvud-ı Zâhirî'nin
görüşü de budur.

3. Şafiî, Mâliki ve Hanefî ulemasına göre ise, su kabına daldırmadan ellerini yıkamak
sünnettir. Çünkü kişinin ellerinin nerede gezdiğini bilmemesinin bu yıkamaya sebeb
olarak gösterilmesi, eÜerin temiz olup olmaması şüphesinin bu emrin sebebi olduğunu
gösterir ki, bu emrin hakiki manası olan vücûb ifâde etmekten çıkması demektir. Bu
bakımdan mezkûr imamlar uykudan kalkıp da abdest almak isteyen kişinin ellerini

1483]

kaba sokmadan yıkamasının hükmünün sünnet olduğunu söylemişlerdir.
Bazı Hükümler

1. Uykudan uyanan kimsenin elini üç kere yıkamadan kaba sokması nehyedilmiştir.

2. Kişinin dünya işlerine dalarak kendini unutmasından dolayı elini yıkaması
gerekmez.

3. Ellerin üç kere, yıkanması müstehabtır.

4. İbâdetlerde vesveseye varmayan bir ihtiyat üzere olmak lâzımdır.

5. Sadece ellerin üzerine su serpmek temizlik için yeterli değildir. Bu bakımdan
Efendimiz (s. a.), "Üç kere üzerine su serpmedikçe elini sokmasın" dememiş üç kere
yıkamadıkça sokmasın" buyurmuştur.

6. Sarih lâfızların kullanılmasının istihza ile karşılanması tehlikesi karşısında kinayeli
lâfızlara baş vurulabilir. Ancak kinayeli lâfzı, dinleyenin anlayabilecek seviyede
bulunması gerekir.

104....Müsedded'in Ebû Muâviye, el-A'meş, Ebû Rezîn ve Ebû Salih kanalıyla Hz.
Ebu Hureyre'den rivayet ettiği önceki hadisi yine Müsedded, bir de İsâ b. Yûnus,
A'meş, Ebû Salih kanahyteEbû Hureyre'den nakletmiştir. Ancak bu rivayete göre (bir
evvelki hadisten farklı olarak) Peygamber Efendimiz (s. a.) "Ellerini İki kere veya üç
kere yıkasın" buyurmuştur. Bir de bu rivayette A'meş, Ebû Rezîn'i zikretmemiştir.
r4841 f4851

Açıklama

1 03 nolu hadis-i şerifin aynısı yine müsedded tarafından rivayet edilmiştir. Ancak bu
iki rivayet arasında iki yerde farklılık bulunmaktadır. Birincisi seneddedir; 103 hadis-i
şerifle A'meş ile Ebû Salih arasında zikredilen Ebû Rezîn, 104 numaralı hadisin
senedinde yoktur. Bir de metinde farklılık vardır; 103. hadiste "Ellerini üç kere
yıkasın" buyurulurken, burada "iki veya üç kere yıkasın" deniliyor. Ancak bu
rivayetteki "veya" kelimesi, Peygamber Efendimizin sözü müdür yoksa râviye ait bir
söz müdür, burası kesin değildir, ikisine de ihtimali vardır.

105.... Ebû Meryem dedi ki; "Ben Ebû Hüreyre (r.a.) yi, Resûlullah (s. a.) şöyle
buyurmuştur derken dinledim:



"Sizden biriniz uykudan uyandığı zaman elini üç kere yıkamadan su kabıma sokmasın.
Çünkü elinin gece nerelerde bulunduğunu, veya nerelerde dolaştığını bilemez"

r4861

Bu hadis-i şerifle ilgili izahat 103. hadis-i şerifte geçmiştir.

50. Elini Yıkamadan Önce Su Kabında Dolaştırmak

(Not: Concordance'a göre burada bu başlığı taşıyan bir bâb bulunmakta ise de
tercüme'ye esas alman Sünen'de böyle bir bâb mevcut değildir. Sonraki bab sayımında
Concordance'Ia uyumsuzluğu önlemek için biz de sadece bab olarak koymayı uygun
r4871

bulduk.)

51. Peygamber (S. A.) 'in Abdest Alış Şekli

106... Osman b. Affân'm hürriyetine kavuşturduğu Humrân b. Ebân demiştir ki: "Ben
Osman b. Affân'm abdest aldığını gördüm. Önce ellerine üç defa su döküp onları
yıkadı, sonra ağzına su alıp çalkaladı, sonra burnuna su verip dışarı attı, sonra üç defa
yüzünü yıkadı, sonra sağ elini dirseğiyle beraber üç defa ve sol elini aynı şekilde
yıkadı, başını meshedip önce sağ, sonra sol ayağını yıkayınca şöyle dedi: "Ben,
Resulullah'm aynen şu benim abdest aldığım gibi abdest aldığım gördüm ve şöyle
buyurduğunu duydum": "Kim benim abdest aldığım gibi abdest alır da gönlünden hiç
bir şey geçirmeyerek iki rekât namaz kılarsa, Allah onan geçmiş günahlarını
r4881 r4891

affeder"
Açıklama

Hadis-i Şerifte geçen mazmaza kelimesinin anlamı, suyu ağzında çalkalamak
demektir. Bunun aslı suyu ağzına alarak ağzında çalkaladıktan sonra döndürmek,
sonra dışarıya atmaktır.

Oruçlu olmayanlara mazmaza ve istinşâkda mübalağa göstermek sünnettir.
İstinşâk: Buruna su çekmek, istinsâr da burundan suyu dışarı atmaktır.
Vech:Yüz demektir. Uzunluğuna yüzün hududu, saçın bittiği yerden alt çenenin
aşağısına kadar; genişliğine hududu da, iki kulak yumuşağının arasıdır. Ağıza ve
buruna suyun Üçer defa verilmesi mevzuu bahs ediliyor ki, bu sayıya uymak
Hanefîlere göre sünnettir. Hadis-i şerifte geçen ( ) sonra kelimesi, takib edilecek
sırayı gösterir ki, Şâfıîlere göre bu sırayı takib farz ise de, Hanefî ulemâsına göre
sünnettir.

Binaenaleyh kişi önce suyu görmekle suyun rengini görür, sonra ağzına alarak tadını
alır, sonra da burnuna çekerek kokusunu tetkik eder.

1. Mazmaza ve istinşâkm hükmü hakkında mezheb imamlarının görüşleri farklıdır.
Şöyle ki:

a. Malikîlere ve Şâfiîlere göre gusülde de abdeste de mazmaza ve istin-şâk sünnettir.
Seleften Hasan Basrî, Zührf, Hakem b. Uteybe, Katâde, Rabîa, Yahya b. Sa'd el-
Ensârî, Leys b. Sa'd, İbn Cerir et-Taberî ehl-i beytten en-Nasr (r.a.) bu görüştedirler.



T4901

Delilleri ise, "...Yüzlerinizi yıkayınız..." âyet-i kerimesiyle, "Allah'ın emrettiği

L49JJ

gibi abdest al" hadis-i şerifi ve 54 ile 55 numaralı hadis-i şeriflerdir. Çünkü bu

iki hadis-i şerifte mazmaza ve istinşâkm sünnetten olduğu ifade edilmektedir.

b. İstinşâk abdest ve gusülde vâcibtir. Mazmaza ise sünnettir. Bu görüşün sahipleri
şunlardır: Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Dâvud-ı Zahirî, Ebû Bekr İbnü'l-Münzir ve bir
rivayete göre Ahmed b. Hanbel (r.a.)... Bunlar Buhâ-rî'nin rivayet ettiği ve ileride
gelecek, olan "Sizden biriniz abdest aldığında suyu önce ağzına alsın sonra da burnuna
çekip dışan atsın" mealindeki 140 numaralı hadis-î şerifle Dârakutnî'nin tbn Sîrin'den
rivayet ettiği "Resul-i Ekrem (s. a.) cenabetten temizlenmek için üç kefe buruna su
çekmeyi emretmiştir" mealindeki hadis-î delil getirirler. Bu hadislere bakarak diyorlar
ki; "Mazmaza Resulü Ekrem'in fiiliyle sabit olmuştur. Sözü ve emriyle sabit
olmamıştır. Oysa istinşâk, Resul-ü Ekrem'in kavlî sünnetiyle sabit olmuştur."

c. Abdestte de gusülde de mazmaza ve istinşâk farzdır. Bunlar olmayınca abdest ve
gusül sahih değildir. Bu görüşün sahipleri: Meşhur olan bir rivâyete göre Ahmed b.
Hanbel, İbn Ebi Leylâ, İshâk b. Râhûye'dir. Delilleri ise, Mâide Sûresi'nin altına
âyetinde yüz yıkamanın emredilmiş olmasıdır. Ağız ve burun da yüzden olduğuna
göre ağız ve burun da bu emre dahildir.

d. Abdestte sünnettir, gusülde ise, amel bakımından farzdır. (Amelî farz)in işlenmesi
diğer farzlar gibidir. Yapılmadığı takdirde ise, vacib hükmündedir. Farzı inkâr edenin
imanı olmaz. Vacibi inkâr edene ise bu hüküm verilemez. Bu görüşün sahipleri ise
Ebû Hanife ve ashabı ile Süfyan-ı Sevrî ve Zeyd b. Ali'dir. Delilleri ise, "Eğer cümıp

\492~\

iseniz hemen temizleniniz" âyetidir. Çünkü bu âyet-i kerimede bütün bedenin
temizlenmesi istenmektedir. Ancak suyun eriştirilmesi imkânsız değildir. Gusülde
ağzın içine suyun eriştirilmesi imkânsız değildir. Binaenaleyh güsulde ağzın içini ve
burnun içini yıkamak amelî farzdır. Abdestte ise, yüzü yıkamak emredilmiştir, ama
ağız ve burun yüzden değildir. Zira yüzün sının, yüzün karşıdan görülebilen kısmıdır,
ağız ve burunun cepheden görülmesi mümkün olmadığından bu sınırın dışında
kalırlar. Nitekim İbn Abbas (r.a.) "Maz-maza ve istinşâk gusülde farz, abdestte

[4931

sünnettir" buyurmuştur.

2. Mazmaza ile istinşâkm sırasını, hükmünü ve mahiyetim beyân ederken Nevevî
şunları söylemiştir:

a. Üç avuç su ile mazmaza ve istinşâk yapılır. Her avuçta önce ağıza sonra buruna su
verilir.

b. Bir avuç su ile mazmaza ve istinşâk yapılır. Yani bir avuç su ile üç defa mazmaza
sonra üç defa da istinşâk yapılır. Zayıf bir senetle Hz. Peygamber' den Ali b. Ebî Talib
(r.a.) rivayet etmiştir.

c. Bir avuç sudan hem mazmaza hem de istinşâk yapılır. Şöyle ki, Evvela bir defa
mazmaza sonra istinşâk yapılır, tkinci ve üçüncü defalarda da aynı şekilde hareket
edilir. Bunu Tirmizî, hasen ve garip diyerek rivayet etmiştir ki, bu babda en güzel ve
sahih hadîsin bu olduğunu iddia etmiştir.

d. Altı avuç su ile mazmaza ve istinşâk yapılır. Bunların üçü ayrı ayrı mazmazada üçü
de istinşakda kullanılır. Ancak bu babdaki rivayet zayıf dır.

e. İki avuç su ile mazmaza ve istinşâk yapılır. Bunların biri üç defa mazmazada diğeri



de üç defa İstinşakda kullanılır.

Şâfıî fukahasmdan Nevevî: "Sahih olan vecih, birincisidir. Buhâri, Müslim ve diğer

r4941

sahih hadis kitaplarında rivayet edilen hadisler bunu göstermektedir." diyor.

3. Hanefîlere göre her mazmaza için ayrı ayrı üç avuç, her istinşak için de aynı şekilde
üç avuç su kullanılır. Delilleri Taberânî'nin rivayet ettiği şu hadîstir: "Rasûlullah (s.a.)
abdest aldı ve üç defa mazmaza, üç defa da istinşak yaptı. Bunların her biri için ayn

14951

ayrı su aldı."

4. Mazmazanm, istinşakdan öne alınmasının hükmüne gelince bu hususta iki görüş
vardır:

a. "Abdestte sıra farz'dır" diyenlere göre önce mazmaza sonrada istinşak yapılması
şarttır.

b. Sırayı şart koşmayanlara göre, mazmazanm öne almması müstehabtır. Hanefîler bu
görüştedir.

5. Yüzün abdest alırken yıkanması ise, bütün imamlarca farzdır. Yüzün yıkanmasının
Üç defa tekrar edilmesi ise yine ittifakla sünnettir.

6. Abdestte kollar dirseklerle beraber yıkanır. Kolların yıkanmasında alimler arasında
görüş birliği varsa da dirseklerin buna dahil olup olmamasında çeşitli görüşler vardır.
Dört büyük mezheb imamları ile ulemanm ekseriyetine (cumhura) göre dirsekleri
yıkamak da farzdır. Hanefîlerden İmam Züfer'e göre dirsekleri yıkamak farz değildir.
Ebû Bekr b. Dâvud ile bir rivayette İmam Mâlik'in görüşü de böyledir. Ulemanın bu
mevzudaki ihtilâfı abdestin farzlarım bildiren âyet-i kerimedeki (ilâ) edatına farklı
mana verilmesinden ileri gelmektedir. Bu edat bir gaye (sonuç noktası) bildirir.
Gayenin muğayyaya (burada, yıkanan organ) dahil olup olmadığı mevzuu ise
ihtilaflıdır. İşte ulemanın bu konudaki görüşlerinin farklı olması bu ihtilâftan
doğmaktadır.

7. Mesh'te farz ve sünnet olan miktar ile mesh şekli; abdest alırken başı mesh etmek
bütün mezheblerin ittifakı ile farzdır. Ancak başta meshedilmesi farz olan miktar
ihtilaflıdır.

Başta mesh edilmesi gereken miktar: Hadisin zahiri, meshederken bütün başı
kaplamayı gerektirir. İmam Şâfıîye göre, isterse bir kıl miktarı olsun başa değmekle
farz yerini bulur. Buna karşılık imam Mâlik'e ve İmam Ahmed b. Hanbel'den bir
rivayete göre, bütün başı kaplayarak meshetmek farzdır.

Başa meshetmek için önden arkaya gidilir. Hasan b. Salih arkadan öne doğru
gelineceğini söyler. Evzaî ye Leys'e göre başın Ön tarafına meshedilir. Hasılı başa
mesh meselesinde fıkıh âlimlerinin çeşitli görüşleri vardır.
Mesh hakkında Şafiî ulemâsından iki görüş rivayet olunur:

a. Ekseri Şâfıî âlimlerine göre, bir kıl miktarı ile başa dokunmak mesh için kâfidir.
Bunun nasıl olacağını tasavvur için Şafiî ulemâsı şöyle derler; bir kimse başına kına
sürse de kınalanmadık yalnız bir kıl kalsa abdest alırken elini o küm üzerine
değdirmesi kâfidir. Farz olan mesh bununla ifâ edilmiş olur. Fakat bu görüş çok
zayıftır. Çünkü şeriatta böyle tasavvuru bile güç olan nâdir meseleler varid olmamıştır.

b. lbnü'1-Kadî; vâcib olan meshin üç kıl miktarı olduğunu söylemiştir ki, bu
birinciden biraz daha hafiftir. Çünkü yüzü yıkarken bu miktar yüzle birlikte
kendiliğinden ve fazlasıyla yıkanmış olur. Bu da gerçekte başa mesh için kâfidir,
Abdest alırken her uzva sıra geldikçe niyyet etmek şart değildir. Bu hususta Şafiî



âlimleri arasında ittifak vardır. Onlara göre abdest azasını âyette sıralanan tertip üzere
yıkamak ve meshetmek farzdır. Fakat bu mevzudaki delilleri de zayıftır.
Hanefilere göre, başa mesh miktarı hususunda üç rivayet vardır:

a. Başa üç parmak miktarı mesh farzdır. Hişam'm Ebû Hanife'den rivayeti budur.

b. Kerhî ile TahâvTnin rivayetine göre Nâsiye (alın) miktarı mesh etmek farzdır.
Mamafih tmam Züfer'in rivayetine göre Ebu Hanife ile Ebû Yusuf bu miktarın kâfi
gelmediğine hükmetmiş, başın Üçte biri yahut dörtte birinin meshedilmesi lâzım
geldiğini söylemişlerdir.

c. îmam Muhammed'den bir rivayete göre, mesh hususunda muteber olan miktar,
başın dörtte biridir. Ebû Bekr, "Bizde mesh hakkında iki rivayet vardır: Dörtte bir ve
üç parmak miktarı" demiş ve bazı ulemanın üç parmak miktarım, bazılarının da
ihtiyaten dört parmak miktarı rivayetini tercih ettiklerini söylemiştir..

d. "Câmiü'l-Fıkh" adlı eserde îmam Hasan'dan, başın dörtte birini mesh etmenin
vâcib olduğu bildirilmiştir.

Netice olarak Hanefflerin görüşleri iki noktada Özetlenebilir:

1. Başın dörtte birini mesh etmek: Bu görüş Hanefî fukahasmdan müteahhirinin
görüşüdür, uygulama bu görüş üzerine bina edilmiştir.

2. Mesih vasıtası olan elin üç parmağının mesh edebileceği miktar kadar. Bu da
Hanefî fukahasmdan mütekaddiminin görüşüdür.

Bu mevzuda İmam Ahmed b. Han bel'den de iki rivayet vardır:

1. Bütün başı mesh etmek vaciptir. İmam-ı Mâlik (r.a.) de bu görüştedir. Mâlikilerden
bir kısmına göre başın üçte birini, diğer bir kısmına göre de üçte ikisini mesh etmek
gerekir.

2. Başın bir miktarına mesh kâfidir. Kadına sadece başının ön tarafına meshetmek
kâfidir. Binaenaleyh baştan meshedilmesi farz olan kısmın ne kadar olduğu Hanbelî
âlimleri arasında ihtilaflıdır. İmam Ahmed'den bir rivayete göre herkes hakkında başın
bütünün meshetmek farzdır. Diğer bir rivayette bîr kısmını meshetmesi kâfidir. Ebu'l-
Hâris diyor ki: îmam Ahmed'e "Bir adam başına mesh eder de, bir kısmını bırakırsa ne
dersin?" dedim.

"İmkânı olan bütün başını mesh etmelidir" cevabım verdi. İmam Ahmed'den gelen
zahir rivayete göre erkeğin bütün başını meshetmesi farz, kadına ise başının Ön
tarafına meshetmesi kâfidir.

Fıkıh.âlimlerinin bu husustaki delillerine gelince: Aynî'nin beyânına göre Peygamber
(s.a.)'in nasıl abdest aldığını bildiren rivayetler içerisinde İmam Şafiî'nin bu
mevzudaki görüşüne delil olabilecek tek bir hadis yoktur. Fakat "Başına mesnetti ve

r4961

ellerini bir defa öne ve arkaya götürdü" hadisi Mâlikîler'in bu mevzudaki

görüşlerini desteklemektedir. Çünkü bu hadis "Resûlullah (s. a.) abdest aldı ve alnına
mesnetti" anlamına gelir. Hadis-i Şerifi Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce
nakletmişlerdir.

Hanefilerin delili ise, Muğîre bin Şu'be'nin rivayet ettiği: "Resûlullah (s. a.) abdest aldı

r4971 ' r4981

ve alnına mesnetti" hadis-i şerifidir.

Bir de Hanefî alimleri şöyle derler: "Başınızı mesh edin" âyeti mücmel (izaha muhtaç)
tır. Resûlullah (s.a-.) m alnına mesh etmesi bu mücmeli açıklamaktadır. Bu hadis-i tek
kişi de rivayet etmiş olsa, Kur'ân-ı Kerimdeki mücmel ifadeleri izaha yeterlidir. Ayet-i
Kerimedeki izaha muhtaç taraf mesh edilecek miktardır. Bu bakımdan meselenin izahı



T4991

şöyledir: "Başınızı mesh ediniz" âyetindeki (b) edatı mâna itibariyle bir şeyi

diğer şeye yapıştırmaktır. Buna hususî tâbiri ile "ılsâk" derler. Mezkûr edat meshin
âleti olan el kelimesinin başına gelirse meselâ: () "elimle duvarı sildim" denilirse
silmek, işi, bütün duvarı kaplar.Eğer mesh âyetinde olduğu gibi mesh edilecek yere
bitişecek olursa, bütün meshedilecek yeri kaplamayı icabettîrmez, mesh âyetinde
olduğu gibi ve şöyle bir mâna ortaya çıkar: "Ellerinizi başlarınıza yapıştırın" burada
mesh bütün mahalli kaplamadığına göre ne miktar yerin mesh edileceği izaha
muhtaçtır ki işte o izah, yukarıda mealini sunduğumuz ve ileride gelecek olan 150
numaralı hadiste yer almaktadır.

Meshte sünnet olan miktar: Mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen "sonra başına mesh
etti" cümlesinin muktezası, başa bir defa meshetmektir. Nitekim fıkıh âlimlerinden bir
çokları bunu böyle anladığı gibi, İmam Ebû Ha-nife, îmam Mâlik ve İmam Ahmed b.
Hanbel'in anlayışları da budur. Nitekim başa bir defa meshedileceğine dair olan
r5001

hadisler de bu görüşü desteklemektedir.

İmam Şafiî'ye göre diğer abdest organlarında olduğu gibi başı üç defa mesh etmek
müstahabdır. Şafiî'nin meşhur sözü budur. Buharı sarihi Aynî başa üç defa
meshedileceğini bildiren hadis-i şeriflerin bulunduğunu isbatla-mıştır. Fakat bunun
Şafiî'nin zannettiği gibi üç ayrı suyla olmayıp aynı suyla olduğunu ve İmam Ebû

1501]

Hanife'nin görüşünün de bu olduğunu söylemiştir.

Hanefî ulemasından Burhaneddin el-Mergmânî ise Hidâye isimli eserinde

İmam Ebû Hanife'ye göre başa üç defa meshetmenin mekruh olduğunu söyler ve "Her

ne kadar Peygamber Efendimiz (s. a.) başını üç kez meshederdi"

diye bir rivayet varsa da bu "her birinde elini yeni su ile ıslatırdı", demek değildir.

[502]

Meshetme Şekli: Meshin nasıl yapılacağına dair çeşitli hadisler .rivayet edilmiştir.
Nesaî'nin Abdullah b. Zeyd'den rivayet ettiği bir hadisten, başın ön tarafına
meshedileceği ve iki elle ön taraftan başlanarak arkaya doğru oradan da öne doğru

[5031

gidileceği anlaşılmaktadır.

Taberânî'nin rivayetinde ise; evvela arkadan öne doğru, sonra önden arkaya doğru
yapıldığı bildiriliyor. Bir rivayette de bütün başın mesh edildiği fakat saçlar hareket
ettirilmeyerek hey'eti bozulmadığı, başka bir rivâyet-te de başa meshedildiği fakat

[5041

ellerin ileriye hareket ettirilmediği bildirilmektedir.

8. Abdestte ayakları yıkamak farzdır. Topuklar da hükme dahildir. Dirseklerin
yıkanması hakkında verilen malumat aynen burada da geçerlidir. Topuk manasına
gelen "ka'b" kelimesinden muradın ne olduğu hususunda iki görüş vardır. Ekseri
ulemaya göre, bundan murat; bildiğimiz topuk yani ayağın bacak kemiğine bağlandığı
yerdeki şişkin kemiktir. Ve her ayağın iki tarafında birer topuk bulunur. İmâmiyye ile
çıplak ayağa meshedileceğini söyleyenlere göre, topuktan kast edilen ayakların
üstünde ve biraz yan tarafında kalan hafif çıkıntıdır. Ulemâ abdest âyetindeki
topuklardan muradın bu çıkıntılar olmadığını çeşitli delillerle isbat etmişlerdir.
Nitekim 117 numaralı hadis-i şerifin şerhinde gelecektir; inşaallah.



Mezheblere göre abdestin farzları

Yukarıda abdestin farzlarını, özellikle Hanefîlerce kabul edilen farzları mezhebler
arası görüş farkları ile izaha çalıştık. Mezheb imamlarının abdestin farzları hakkındaki
tespitleri oldukça farklı olduğundan bu mevzudaki görüşleri aynı başlıklar altında
mezheblere göre vermeyi gerekli görmekteyiz.

A. Hanefılere göre: Abdestin farzı dörttür; elleri dirseklerle beraber, yüzü (boy olarak
başın kıl bittiği yerden çene kemiğinin altına kadar) genişlik olarak, kulak
yumuşağından kulak yumuşağına kadar; ayakları, topuklarla birlikte yıkamak; başın
dörtte birini mesh etmektir.

B. Şafiîlere göre: Hanefîlerin görüşüne ek olarak tertibe (yüz, el, baş ayak) riâyet
etmek ve abdestte niyyet etmektir.

C. Mâlikîlere göre ise: Şâfıîlerinkine ek olarak tertip müstesna niyyet ederek dört
azanın yıkanırken ovulması, su dökmekle iktifa edilmemesi, bir de abdest azalarının
arasına zaman koymadan peş peşe yıkanması ki, buna muvâlât denir.

D. Hanbelilere göre: Şâfiilerin görüşüne ek olarak muvalattan ibarettir.

"Aklından hiç bir şey geçirmeyerek iki rekât namaz kılanın geçmiş günahlarının
affolunacağı" hususunu ise ulemâ, inceden inceye tetkik etmiştir. Kâdi îyaz'a göre
bundan murat kasden düşünülerek hatıra getirilen şeylerdir. Ekseriyetle kendiliğinden
hatıra gelen şeyler değildir. Binaenaleyh onlar namazın kemaline zarar vermezler.
Bazıları kasıtsız olarak namazda hatıra gelen şeylerin namaza zarar vermeyeceğini
fakat o namazın hatıra hiçbir şey gelmeksizin kılman namazdan sevap itibariyle daha
aşağı olacağını söylemişlerdir. Çünkü peygamber (s. a.) af edilme meselesinin hatıra
hiçbir şey gelmeksizin kılman namaza mahsus olduğunu bildirmiştir. Böyle namaz kıl-
mak hemen hemen Rasûlullah (s.a.) a mahsus gibidir. Zira hatırına hiçbir şey
getirmeden namaz kılmak pek nâdir kişilere nasip olur.

Bu sözle namazda Allah'a ihlâs kasdedilmiş de olabilir. Bu takdirde mana şöyle olur:
"Sonra halisane iki rekat namaz kılar bununla Allah'dan başka kimseden bir makam
beklemez, namaz kılıyorum diye böbürlenmez bilakis tevazu gösterirse geçmiş
günahları affolur."

Bazıları: "Eğer bununla dünya işlerine ait bir şey düşünmemek kasdedilmişsebu güç
bir şeydir. Ama "dünyaya dair hatırına bir şey gelir de onu hemen terk ederse"
anlamında kullanılmışsa, buna diyecek yoktur. Zira muhlis kulların yapacağı budur"
demişlerdir.

Hanefi âlimlerinden Aynî ise şunları söylüyor:

Hatırdan geçen şeyler iki kısımdır. Bir kısmı istemeyerek hatıra, gelir. Bunları hatıra
getirmemek imkânsızdır. Fakat hatıra geldiği gibi üzerine durmayarak onları hatırdan
çıkarmak mümkündür. İşte bu hadis bu manâdadır.

Namazda âhiret işlerine âit bir şey düşünmek huşû'a mani değildir. Kur'ân-ı Kerimin
manasını düşünerek okumak, dünya ve ahirete âit hayırlı işler düşünmek namazm
faziletine zarar vermez.

r5051 r5061

Geçmiş günahlardan muradsa, küçük günahlardır.
Bazı Hükümler

1. Uykudan kalkmış olsun, veya olmasın, abdestten evvel elleri üç kerre yıkamak
müstehaptır.



2. Abdest organlarım üç defa yıkamak müstehabtır. Ayaklar da bu hükme dahildir.

3. Uygulamalı olarak öğretim yapmak (netice almak bakımından) daha verimlidir.

4. Namazda ihlas, dînen teşvik edilmiştir.

5. Sevapdan mahrum edeceğinden dolayı namaz kılarken dünya ile kalben meşgul
olmaktan sakmılmalıdır.

6. Abdestin sonunda iki rekât namaz kılmak sevabı çok bir iştir. Nevevî merhum, Şafiî
mezhebine göre iki rekat namazın siinnel-i müekkede olduğunu, mekruh vakitlerde
bile kılınabileceğini söylüyorsa da ulemânın büyük çoğunluğu bu namazın sünnet-i
gayr-i müekkede olduğunu mekruh vakitlerde kılınamayacağını söylüyor.

7. İyi ameller, kötü amellerin günahına keffâret olur.

8. İbâdet ve tâat Allah'ın af ve merhametine vesile olacağından dînen teşvik edilmiştir.

9. Abdest organlarım yıkarken hadîs-i şerifdeki sırayı gözetmelidir. Şâfîilere göre
bunu gözetmek farzdır. Hanefî ve Mâlikî ulemâsına göre sünnettir.

Bu hususta 118. hadîsin şerhine de bakılmalıdır.

107.. ..Ebû Seleme b. Abdirrahman, Humrân'in kendisine şöyle dediğini
nakletmektedir: "Ben Osman b. Affan'ı abdest alırken gördüm". Ebû Seleme
rivayetine devamla Atâ b. Yezîd'in Humrân'dan naklettiği hadîsin aynısını nakletti.

15071

Ancak"Mazmaza ve istinşâkî" zikretmedi. Ebû Seleme, Humrân'dan naklettiği bu
hadîsde şunları söyledi: "Osman (r.a,) başını üç kerre mesh etti sonra iki ayağını üç
kere yıkadı. Ve dedi ki: İşte ben Rasûlullah (s. a.) in böyle abdest aldığım (gördüm) ve
O (s.a.) şöyle buyurdu: "Kim bu sayıdan daha az yıkayarak abdest alırsa bu abdest o
kimseye yeter." dediğini duydum. Ancak Ebû Seleme bu rivayette Rasûlü Ekrem

r5081

(s.a.)'in abdestten sonra namaz kıldığını zikretmedi.
Açıklama

Bir önceki hadisi Ata b. Yezid, Humrân'dan rivayet etmişti. Üzerinde durduğumuz
bu hadîsi de Ebû Seleme yine Humrân'dan nakletmiştir. Her iki hadîsi de Humrân,
Osman b. Affan'dan rivayet ediyor.Bu iki hadis birbirine çok benzemekle beraber
aralarında bazı farklar vardır. Şöyle ki:

a. Bu rivayette (mazmaza ve iştinşak) zikredümemiştir. Halbuki önceki rivayette
zikredilmiştir.

b. 8u ikinci hadiste (107. hadis) Resulü Ekrem (s.a.) in başını üç kere meshettiği
ziyâdesi vardır. Birinci hadiste ise, yoktur.

c. Birinci hadisteki, "Kim benim abdest aldığım gibi abdest alırsa" ifâdelerinin yerine
bu hadis-i şerifte, "Kim abdestini, azalarını daha az sayıda yıkayarak alırsa, abdesti
ona yeter" beyânı görülmektedir. Ayrıca bu 107 numaralı hadis-i şerifte Resul-ü
Ekrem (s.a.)'in namaz kıldığı zikredümemiştir.

Bu hadis-i şerif 'başı üç kere mesh etmek sünnettir' diyen imam Şafiî'nin delilidir.
Hanefi mezhebine göre ise, başı bir kerede ve bütününü kaplarcasma mesh etmek
sünnettir. Meshi üçlemek mekruhtur. Hasan'm Ebû Hanife'den bir su ile Üç kere mesh
edileceğine dair de bir rivayeti vardır. Ancak başın bir kere mesh edileceğine dâir olan
hadisler daha sağlamdır. Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıklandığı gibi
Hanelilere göre bu hadiste geçen "başını üç defa mesh etti" sözünden maksat, avucuna



yeni bir su almadan tek bir su ile mesh etmektir.

108.. ..Osman b. Abdurrahman et-Teyim'den rivayet edildiğine göre; îbn Ebî
Müleyke'ye abdesti sormuşlar. O da şöyle cevap vermiş; "Ben Osman b. Affân'a

[5091

abdestin sorulduğuna şâhid olmuştum. O (bunun üzerine) su istedi. Kendisine
bir su kabı getirildi. Sonra o kabı eğip (içindeki sudan) sağ eline döktü ve ellerini
yıkadı. Sonra da sağ elini suya daldırıp üç kerre ağzına su verip dışarı attı. Üç kerre
burnuna su verdi, üç kerre de yüzünü yıkadı. Sonra üç kerre sağ elini ve üç kerre de
sol elini (bileklerine kadar) yıkadı. Sonra elini daldırıp suyu avuçlayarak başını ve
kulaklarını mesh etti. Kulaklarının içini ve dışını birer kerre mesnetti. En sonunda da
ayaklarını yıkayıp, "bana abdestten soranlar hani nerede? İşte ben Rasûlullah'ı böyle
abdest alırken gördüm." dedi.

Ebû Dâvud dedi ki: Osman'ın rivayet ettiği sahih hadîslerin hepsi de başın bir kerre
mesh edileceğine delâlet ederler. Osman hadîsini nakleden râviler, rivayetlerinde
abdestin, her uzvun üç kerre yıkanmasıyla olacağını söyledikleri halde, başın sadece
meshedileceğini söylemekle yetinip diğer uzuvlardaki gibi kaç defa olacağını
[5101

zikretmediler.
Açıklama

Bu hadîste geçen meselelerle ilgili açıklama bundan evvelki iki hadîs-i şerifin izahında
geçmiştir. Ancak burada Ebû Davud'un, Hz. Osman (r.a.)'m rivayet ettiği hadîslerin
hepsinin başın bir kerre meshedileceğine delâlet ettiği sözüne İbn Kudâme gibi bazı
alimler itiraz etmişlerdir. Zira Ebü Dâvud bizzat kendisi Rasûlullah (s.a.)'m başını üç
kerre meshettiğine dâir iki hadis rivayet etmiştir. Bunu, Hafız İbn Hacer, Buhârî şerhi
Fethu'l-Bâri'de şöyle izah etmiştir:

"Ebû Dâvud bu sözüyle kendisinin rivayet ettiği iki hadîs-i şerifin dışındaki Hz.
Osman'dan rivayet edilen hadisleri kasdetmiş ve onlar üzerindeki görüşlerini
açıklamıştır."

Bu mevzuda başın bir kerre meshedileceğine dâir en kuvvetli delil İbn Huzeyme ve
başkalarının Abdullah b. Amr b. As kanalıyla rivayet ettiği meşhur hadîsdir ki; bu
hadîse göre Rasûlü Ekrem (s. a.) başını bir kerre meshetmiş ve abdest sona erdikten
sonra da: "Kim benim şu abdestime bir şey ilâve ederse kötülük ve zulmetmiş olur
[511] [512]

buyurmuştur.
Bazı Hükümler

1. Bilmeyen kişi, dîni meselelerini sorarak veya başka vesilelerle öğrenmeye
çalışmalıdır.

2. Kendisine dîni bir mesele sorulan kimse eğer biliyorsa o sorunun cevabını
vermelidir.

3. Bir su kabına sokulmak icabeden el, sokulmadan önce yıkanmalıdır.

4. Abdest alırken sağ el sol elden önce yıkanır ve tertibe riâyet edilir.

5. Başın dışında bütün abdest organları üç kere yıkanır. Kulaklar da baş gibidir.



6. Ayaklar yıkanır, mesh edilmez.

7. Kendisine soru sorulan kişi soranın sorusuna cevap verirken çok dikkatli olmalıdır.

109.. ..Ebû Alkama'den demiştir ki; Osman b. Affan (r.a.) su istedi, abdest aldı. Suyu
önce sağ eliyle sol eline döküp iki elini bileklerine kadar yıkadı. Sonra ağzına ve
burnuna Üç kerre su verip dışarı attı. Ebû Alkame Hz. Osman'ın abdest organlarım üç
kerre yıkadığını söyledi ve şöyle devam etti: "Hz. Osman sonra başını mesnetti ve
daha sonra da iki ayağım yıkayıp şöyle dedi: Ben Rasûlullah (s.a.)'m aynen şu
gördüğünüz benim abdest alışım gibi abdest aldığını gördüm." Sonra (bu hadîsi Ebû
Alkame'den nakleden Ubeydullah, (106 nolu) Zührî hadîsinin aynısını sonuna kadar
[513] r5141

okudu.
Açıklama

Bu hadîs-i arifle ilgili açıklama 106 ncı hadîs-i şerifin izahında geçtiğinden burada
tekrara lüzum görmüyoruz.

110....Şekîk b. Seleme'den şöyle demiştir: "Ben Osman b. Af-fan'm üçer kerre
bileklerini yıkayıp üç kerre de başını meshettikten sonra şöyle dediğini gördüm:

£5151

Rasûlullah işte böyle yaptı."

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadîsi Veki aynı zamanda îsrailden de rivayet etmiştin Ancak
Vek'i bu rivayetinde (tafsilat vermeksizin sadece) söyle demiştir. "Hz. Osman (r.a.)
abdest organlarını üçer kene yıkadı."

lll....Abdü Hayr'dan şöyle demiştir; "Ali (r.a.) bir gün bize uğradı ve namaz kıldı.
Sonra bir de abdest suyu istedi. Biz içimizden, namazı kıldığı halde suyu ne yapacak
ki, dedik. Halbuki onun maksadı bize bir şeyler öğretmekten başka bir şey değilmiş.
Nihayet içinde abdest suyu bulunan bir kapla bir de leğen getirildi. Önce kabı sağ
eline döküp iki elini üç defa yıkadı. Sonra üç kerre ağzına ve burnuna su verip dışarı
attı. Ağzına ve burnuna suyu (kaptan) su aldığı eliyle/Verdi. Sonra Üç defa yüzünü ve
üçer defa da sağ ve sol ellerini yıkadı. Sonra elini kaba daldırıp başını bir kerre
mesnetti. Sonra da sağ ve sol ayaklarını üçer kerre yıkadı ve peşinden şunu söyledi:
Rasûlullah'n abdestini öğrenmek kimi sevindirecekse İşte bu abdest onun abdestinin ta
[516] [517]

kendisidir."
Açıklama

Hadîs'i şerifte geçen "Hz' Ali'nin bize bir şeyler öğretmekten başka bir maksadı yok
idi" sözü, daha evvel içlerinden kendi kendilerine "Namaz kıldığı halde abdest suyunu
ne yapacak ki?" diye sordukları soruya yine içlerinden kendi kendilerine verdikleri bir
cevaptır.

Üzerine su döktüğü el, hadîs-i şerifte açıklandığı üzere sağ eldir. Sağ elle ağza ve
burna su verilmesi ve buruna verilen suyun sol elle dışarı atılması sünnettir. Bu hadîs-i
şerifin uzun bir açıklaması için 106. hadîsin izahına bakılmalıdır.



112....Abdü Hayr'den şöyle demiştir: "Ali (r.a.) sabah namazını kıldıktan sonra
Kûfe'deki Rahbe denilen yere gelip bir abdest suyu istedi. Sonra bir çocuk, içinde su
bulunan bir kapla bir leğen getirdi."

Abdü Hayr sözlerine devamla dedi ki: "Ali (r.a.) kabı sağ eline aldı, suyu sol eline
döküp iki elini üç kerre yıkadı. Sağ elini kaba daldırıp üç kerre ağzına üç kerre de
burnuna su verdi." Sonra bu hadîsin ravîlerinden zaide, bir önceki Ebu Avâne hadîsine
benzeyen sözler naklederek rivayetine şöyle devam etti: "Sonra Ali (r.a.) başının Ön
ve arka tarafını bir kerre mesnetti." Daha sonra da (Zaîde, Ebu Avanenin naklettiği

[518] [519]

1 1 1 no'lu hadisin) aynısını nakletti.
Açıklama

Hz. Ali sabah namazından sonra Kûre'de bulunan ve Rahbe denüen yere gelerek
oturuyor.Halka, Rasulü Ekrem (s.a.)'in abdest alışını öğretmek maksadıyla bir su kabı
isteyip hadîs-i şerifte belirtildiği şekilde kabı önce sağ eline alıp yanma koyuyor,
oradan sağ eli üzerine suyu boşaltıp sağ elden de sol elin üzerine aktararak ellerini
önce bileklerine kadar yıkıyor.

Bazı nüshalara göre ellerim üç kerre yıkıyor. Sonra ellerini kaba daldırıp üç kerre
ağzma üç kerre de burnuna sağ elle su veriyor. Bu hadîsi nakleden Zâîde Hz. Ali'nin
ellerini bileklerine kadar yıkamasından, başını meshedişine kadarki durumu şu
lafızlarla anlatıyor.

"Sonra sağ elini kaba sokup ağzına ve burnuna üçer kerre su vererek dışarı attı. Sonra
sağ elini tekrar kaba sokup üç kerre yüzünü, üç kerre de önce sağ sonra sol elini
dirsekleriyle beraber yıkadı. Daha sonra sağ elini suya daldırıp iyice ıslattıktan sonra
onunla sol elini de ıslatıp önce başının ön tarafından arkaya doğru, sonra da başının
arkasından önüne doğru ellerim kaydırarak başının ön ve arka taraflarını mesh etti."
Zaide bu hadisin sonunda 111 numaralı Ebu Avane hadisini aynen nakletmiştir. 106
numaralı hadisle ilgili açıklamalar bu hadis için de geçerli olduğundan burada daha
fazla bir açıklamaya lüzum görmemekteyiz.

113 Mâlik b. Urfuta dedi ki, Abdü Hayr'm şöyle dediğini işittim: "Ben (bir

defasında) Ali (r.a.) i (Kûfe'de) gördüm. Kendisine bir oturak getirildi ve üzerine
oturdu. Daha sonra bir testi getirildi, önce ellerini üç kere yıkadı ve bir avuç su ile hem
ağzına hem de burnuna su verdi" (Şu'be önceki) hadisi sonuna kadar (eksiksiz)
[520] [521]

nakletti.
Açıklama

Bu hadis-i şerif "bir avuç suyun bir kısmım ağıza kalanını da buruna vererek
mazmaza ve istinşak bir suyla yapmalıdır" diyen İmam Şafiî'nin (r.a.) delilidir.
Tirmizi'nin Sünen'inde belirttiği üzere İmam Şafiî "Mazmaza ve istinşakı bir avuç
suyla yapmak caizdir" demiştir. Şafiî ikinci görüşünde de "eğer iki ayrı suyla
mazmaza ve istinşak yapılırsa bu daha iyidir" demiştir. Bu son görüş aynı zamanda
Ebu Hanife'nin de görüşüdür.



Özet olarak diyebiliriz ki, Hz. Peygamber bazan bir avuç su ile mazmaza ve istinşak
yaparlar, bazan iki avuç su ile mazmaza ve istinşak yaparlar, bazan da üç defa ayrı
ayrı mazmaza ve istinşak yaparlardı. Ancak bir avuç su ile mazmaza ve istinşak
yaptıklarında, aynı suyun yarısı ile mazmaza yansı ile de istinşak yaparlardı.
Hz. Peygamber (s. a.) çoğu kere üç defa mazmaza Üç kere de istinşak için ayrı ayrı su
alırlardı. Hanefî uleması da bu görüşü benimsemişlerdir. Bilgi için 106. hadisin

£5221

açıklamasına bakılabilir.
Bazı Hükümler

1. Abdest alırken sandalye ve benzeri şeyler üzerinde oturulabilir.

2. Bir avuç su ile hem mazmaza ve hem de istinşak caizdir.

114....Minhâl b. Amr'in rivayet ettiğine göre, Zirr b. Hubeyş, "Ali'ye Resûlullah'ın
abdest alışından sorulduğunu işittim" demiş ve (yukarıdaki) hadis-i şerifi nakletmiştir.
(Bu nakil esnasında) Zirr, sözlerine şöyle devam etmiştir:

"Ali (r.a.) başını hiç su damlamayacak şekilde mesh etti, ayaklarını Üçer kere yıkadı
ve;

r5231 r5241

"İşte Resulullah'tn abdesti böyleydi", dedi."
Açıklama

Bu hadis-i şerifte daha evvel geçen hadislerden farklı olarak Hz .Ali'nin başına hiç su
damlamayacak şekilde mesh ettiği ifâdesi vardır. Bu sözün anlamı Hz.Ali'nin başına
bir kere mesh etmiş olmasıdır. Çünkü, eğer basma üç kere mesh etseydi mutlak
başından abdest sularının damladığı görülürdü. Bu bakımdan hadis-i şerif: "Başına
birden fazla mesh edilmez"diyen Hanelilerin delilidir. "Basma hiç su damlamayacak
şekilde mesh etti" ifâdesi aynı zamanda başa mesain az bir su ile yapılmasının
müstehap olduğunu gösterir. Bazıları da bu ifâdeden "neredeyse su damlayacak
şekilde başını bol su ile mesh etti" anlamını çıkarmışlardır.

115....Abdurrahman b. Ebî Leylâ şöyle demiştir: "Ben Ali'yi (r.a.) gördüm, abdest aldı
üç kere yüzünü, üç kere de kollarını yıkadı, bir kere de başını mesh etti. Sonra da

1525]

"Resûlullah işte böyle abdest alırdı" dedi."

116.. ..Ebû İshâk'ın rivayetine göre: Ebû Hayye, Ben Ali'yi (r.a.) abdest alırken
gördüm, demiş ve her abdest organını üçer kere yıkadığını nakletmiş ve demiştir ki:
"Sonra başına mesh etti, sonra ayaklarını topuklarına kadar yıkadı" daha sonra da Hz.
Ali (r.a.):

r5261 r5271

" Resulü Ekrem (s.a.)'in abdest alışım size göstermek istedim de..."
Açıklama

Her iki hadis-i şerifin izahı için 106. hadisin açıklamasına müracaat edilebilir.



117....Ubeydullah el-Havlânî'nin rivayetine göre İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: "Bir
gün Ali b. Ebi Tâlib abdest bozmuş olarak bulunduğum yere girdi ve su istedi. Biz de
ona içinde su bulunan bir kap getirip önüne koyduk. Ali bana "Ey İbni Abbâs, Resulü
Ekrem (s.a.)'in nasıl abdest aldığını sana göstereyim mi?" dedi. Bende, "evet göster"
dedim. Bunun üzerine önce kabı elinin üzerine eğerek (sağ) elini güzelce yıkadı. Sonra
sağ elini suya daldırıp onunla diğer (sol) elini yıkadı. Sonra da bileklerine kadar iki
elini yıkadı. Nihayet ağzına, burnuna su verdikten sonra iki elini birden kaba daldırıp
su ile doldurarak yüzüne çarptı. Baş parmaklarının birini sağ kulağının diğerini de sol
kulağının iç kısımlarına soktu. Yüzünü ikinci ve üçüncü yıkayışında da aym şekilde
yaptı. Sağ eliyle bir avuç su alıp yüzüne akabilecek şekilde alnına döktü, kollarını
dirsekleriyle beraber üçer kere yıkadı. Başını ve kulaklarının dış kısmını mesh etti.
Ellerini suya daldırıp iki elinin dolusu su avuçlayıp ayağı nalınlı iken üstüne dökerek
ovdu, Diğer ayağına da aynı şeyi yaptı. (İbn Abbâs) dedi ki: "Ben (Ali'ye); na-İmli
iken ha!" dedim. (O da): "Evet nalinli iken" dedi (sonra tekrar) "nalinli iken mi?"
dedim, "Evet! Nalinli iken" dedi. (Sonra tekrar) "Nalinli iken mi?" dedim. "Evet!
Nalinli İken" Cevabını verdi.

[528]

Ebû Dâvud dedi ki: İbn Cüreyc'in Şeybe'den rivayeti (106-127 numaralı

hadislerde geçen ve muhtelif râviler tarafından nakledilen) Ali (r.a.) hadisine

[529]

benzemektedir. Ancak Haccâc'm İbn Cüneyc'den rivayet ettiği hadis 'te: "başına
bir defa mesh etti" denilirken, ibn Vehb'in, İbn Cüreyc'den rivayet ettiği (aynı) hadis
r5301

'te: "üç defa mesh etti" denilmektedir. (İbn Vehb tedlisci bir râvi olduğuna göre
onun bu rivayetinin diğer sahih rivayetler karşısında bir kıymeti yoktur demek oluyor.
[531] f5321

Açıklama

1. Hadîs-i şerifte geçen "suyu yüzüne çarpmak" kelimesinden maksat, yüzün
yıkanmasıdır. Ahmed İbn Hanbel Müsned'inde, İbn Hıbbân'da Sahîh'inde her ne kadar
yüze su çarpmak tabirini nakletmişse de Hanefî ve Şafiî ulemâsı suyu yüze çarpmanın
mekruh olduğunu söylemişlerdir. Çünkü, Rasûlu Ekrem'in abdest alışını rivayet
edenlerin hepsi "yüzüne su döktü" tâbirini kullanırken sadece bu hadîs-i şerifte suyu
yüze çarpmak tabiri kullanılıyor. Bu rivayetin yalnızlığı göz önüne alınarak "Suyu
yüze çarpmak" tabiriyle "yüzü suyla yıkama" kastedildiği kanaatine varılmıştır.

2. Rasûlu Ekrem'in yüzünü yıkarken baş parmaklarım kulaklarının içine sokmasına
gelince, Mâverdî buradan kulaklar ile sakal arasında kalan kılsız beyaz kısmın yüzden
olduğu hükmünü çıkarmıştır. Bu görüş aynı zamanda Şafiî mezhebinin görüşüdür.
Binaenaleyh Şâfiîlere göre bu beyaz kısmı yıkamak yüzü yıkamak gibi farzdır. Hanefî
ulemâsının bir kısmı da bu görüştedir. Ancak İmam Ebu Yûsuf: "Bu beyaz kısmı
yıkamak sakalsızlar için farz ise de sık sakallılar için farz değildir" der.
Mâlikilerde ise, bu beyaz kısmın yıkanmasında dört görüş vardır:

a. Yıkanması farzdır. Mezhebin meşhur olan görüşü budur.

b. Yıkanmaması vaciptir.



c. Sakallıların yıkaması vacip, sakalsızlarıma vacip değildir.

d. Kulağın sakal tarafında bulunan ve arapça da "Vetîd" denilen çıkıntının üst
kısmındaki beyazlığı yıkamak sünnettir. Alt kısmını yıkamaksa farzdır.

îbn Teymiyye, "Bu hadîs kulakların iç kısmı yüzden sayılır" diyenler için bir delildir
demiştir.

Nevevî merhum ise "Bu hadîs-i şerif İbn Şüreyh için bir delildir. İbn Şüreyh, hem
kulakları yıkar, hem de meshederdi" demiştir.

Mirkât'te İbn Hacer'den naklen "evlâ olan yüzleri yıkarken kulakları da yıkamak ve
başla beraber meshetmektir" demiştir. Ancak, şeriatta bir uzvun hem yıkanıp hem de
meshedildiği görülmemiştir.

Rasûlullah (s.a.)'m yüzünü yıkadıktan sonra bir avuç su alarak alnının üzerine dökmesi
ise, ulemâ için haili müşkil bir meseledir. Bu hususta Şafiî ulemâsından merhum
Nevevî şunları söylemiştir: Bu sözden Rasûlu Ekrem (s.a.)'m yüzünü dört defa
yıkadığı manası çıkar ki, bu icmâ-i ümmet'e ve Rasûlü Ekrem'in sünnetine ters düşen
bir durumdur. Bu bakımdan bu sözlerin izahı şöyle olmalıdır: Rasûlullahm üç kerre
yüzünü yıkadıktan sonra alnının üzerine dördüncü defa bir avuç su dökmesi orada
yıkanmadık bir kuru yerin kaldığım görmüş olmasıdır.

Velivvüddin de bu hususu şöyle açıklıyor; Bu suyu başının bir kısmına yüzünün her
tarafım iyice yıkamış olmak için dökmüştür. Nitekim, ulemâ da yüzün her tarafını
yıkamış olmak için başın bir kısmına su dökmenin caiz olduğunu söylemişlerdir.
Muhammed b. Yahya gibi bazı âlimler de; bu harareti gidermek için yapılan bir iştir;
şeklinde îzah getirmişler ve Rasûlullah (s.a.)in başım meshetmeyerek sadece suyu
alnının üzerine dökmesini buna bağlamışlar, bu hareketin abdestin âdâbıyla ilgili
olmadığım, abdestin âdabı veya sünneti olduğuna inanmanın bid'at olacağım
söylemişlerdir.

"Onu onunla ovdu" anlamına gelen, ( ) kelimelerindeki, birinci zamir ayağa, ikinci
zamir ise, bir avuç suya döner ki, o takdirde mânâ, "o bir avuç suyla ayağını yıkadı"
demektir. İkinci bir ihtimale göre de, birinci zamir yine ayağa ikinci zamir ise
ayakkabıya döner ve ( ) harfi cer-i de () manasına olur. Bu takdirde mânâ "ayağım
nalinin içindeyken yıkadı" demek olur. Bu kelimelerle kastedilen mana ayağın altının
ve üstünün suyla yıkanmasıdır. Bazıları ise "ayağın abdestte yıkanması söz konusu
değildir. Esas olan uyağın meshedilmesidir." diyerek bu sözlerden ayağın ve
ayakkabının meshedileceği manasını çıkarmışlardır ki, bu görüş pek çok açık ve
sağlam delillerle reddedilmiştir.

Aynî merhum bu konuda şunları söylemektedir. "( )sözünün mânâsı elini ayağının
üstünde ve nalininin altında gezdirerek ayağım yıkadı demektir."
Bu hadîs-i şeriften Râfızîler ve onların yolunda gidenler abdest alırken çıplak ayaklar
üzerine mesh etmenin caiz olduğu hükmünü çıkarmışlardır. İçlerinde Cûbâî'nin de
bulunduğu bazı kelâm âlimleri de bu hadîs-i şerife bakarak kişinin abdest alırken
ayaklarım yıkamak veya çıplak ayak üstüne meshetmek hususunda muhayyer
olduğunu söylemişler ve bu görüşü aynı zamanda Muhammed b. Cerîr'den
nakletmişlerdir.

Aslında bu hadîs'in sıhhati üzerinde ihtilâf vardır.

Tirmizî, "Ben bu hadîs-i Muhammed b. İsmail' (Buhârî)e sordum, o da zayıf olduğunu
söyledi. Ben de bu sözü anlamıyorum. Eğer bu sözün hadîs olduğu kesinse o zaman
ayakkabı içinde bile olsa bu bir avuç su ayağın hem içini hem de dışını yıkamaya
yeter. Nitekim, bazı nüshalarda ayağını yıkadı tabiri geçmektedir. Yok eğer bu bir



avuç suyla ayağı meshetmek kastedilmişse bu kadar suya lüzum yoktu. Zira, daha az
bir suyla da mesh yapılabilirdi" dedi. Hz. Âişe (r.a.) ise; "İki ayağımın kesilmesi
benim için çıplak ayağa meshetmemden daha ehvendir" demektedir.
Atâ (r.a.) ise: "Vallahi ben sahâbe-i kiramdan hiçbir kimsenin çıplak ayağa
meshettiğini görmedim" demiştir.

İbn Kayyım, Ebû Dâvud üzerine yazdığı Tehzîbu's-sünen isimli haşiyesinde şunları
zikretmektedir:

"Bu hadîs gerçekten izahı güç bir hadîstir. Zira ilim adamları bu hadîs'in izahı
üzerinde çeşitli görüşler ortaya attılar. Bir kısmı bu hadîsin zayıf olduğunu söyledi ki,
Buhârî ve Şafii bunlardandır. Bu hadîs üzerinde ikinci görüş ise şudur:
Çıplak ayaklar üzerinde meshedilmesinin cevazı, İslâmiyyetin ilk günlerinde idi.
Sonra ayakların yıkanmasını ifâde eden hadîs-i şeriflerle neshe-dildi. Önceleri İbn
Abbâs'da çıplak ayakların meshedilmesinin caiz olduğu görüşünde idi. Ancak,
Dârakutnî'nin rivayet ettiği Abdullah b. Muhammed b. Akil hadîsinden anlaşıldığına
göre, sonradan bu görüşünden dönmüş, ayakların çıplak olarak meshedilmesinin caiz
olmayıp yıkanması lâzım geldiğine inanmıştır.

Üçüncü görüş: Hz. Ali ve Hz. îbn Abbâs'dan bu mevzuda rivayet edilen hadîs-i şerifler
birbirini tutmamaktadır. Bazıları çıplak ayağa meshedilmesinin cevazını ifâde
ederken, bazıları da caiz olmadığını ifâde etmektedir. Halbuki, büyük bir topluluktan
gelen hadîs-i şerifler Rasûlullah (s.a.)'ın ayaklarını yıkadığım açıkça ifâde etmektedir
ki, bu hadîs-i şerifler kendisiyle amel edilmeye ve tercih edilmeye daha lâyıktırlar.
Dördüncü görüş: Çıplak ayağa meshedilmesinin caiz olduğunu İfâde eden hadîs-i
şerifler, abdestsizlikten dolayı abdest almakla ilgili olmayıp, abdest tazelemekle
ilgilidir. Binaenaleyh, abdestli olan kişiler için abdest yenilerken çıplak ayak üstüne
mesh caizse de abdestsizlikten dolayı abdest alanlar için caiz değildir.
Beşinci görüş: Hz. Ali'nin rivayet ettiği mesh etmekle ilgili hadîs-i şeriflerde geçen
mesh çıplak ayak Üzerine değil ayakkabı veya çorap üzerine yapılmıştır. Binaenaleyh,
mesh ancak şartlarını hâiz ayakkabı veya yine mesh şartlarını hâiz çorap üzerine
yapılabilir.

Altıncı görüş: Ayağın üç hali vardır:

1. Mest içerisinde bulunan ayak, bu durumda mesh, mest üzerine veya mest şartlarını
taşıyan ayakkabı üzerine yapılmalıdır.

2. Ayak çıplak olur ki, bu durumda ayağı mutlaka yıkamak icap eder.

3. Veya mestli olmakla çıplak olmak arası bir ayakkabı içinde bulunur ki, bu durumda
da ayak üzerine su serpilir. Zira, su serpmek yıkamak ile meshetmek arasında bir
temizliktir. Bu durumda mesh denilince su serpmek kastedilir.

Yedinci görüş: Çıplak ayak üzerine meshetmek farzdır. Ve Dâvud el-Cevârî ve tbn
Abbas'm bu görüşte olduğu, bu görüşün taraftarlarınca rivayet edilir. Ayrıca ibn
Cerîr'in de kişinin abdest alırken ayağını yıkamakla meshetmek arasında muhayyer
olduğu görüşünde bulunduğu rivayet edilir.

İşin aslı şudur: îbn Abbas (r.a.)'la ilgili iddia yukarıda ikinci görüşün izahında
geçmiştir, ibn Cerîr'e âit rivayete gelince bu açık ve büyük bir hatadır. Zira, îbn
Cerîr'in bütün kitapları ortadadır. Hepsi bu rivayetin asılsız olduğunu ortaya koyar.
Ancak, buradaki hata bir isim benzerliğinden ileri gelmektedir. Çıplak ayak üzerine
meshetmenin caiz olduğunu söyleyen İbn Cerîr başka bir ibn Cerîr'dir ki, Şiî'dir.
Merhum İbn Kayyım, sözlerine devamla Şia'dan olan bu ibn Cerîr'in Şîa ile ilgili pek
çok eserlerine rastladığını kaydederek açıklamalarını bitiriyor.



Sonuç olarak, çıplak ayağa meshedilir diyenlerin görüşleri mesnetsiz, delilsiz, aynı
zamanda icma'a aykırıdır. Zîra, yukarıda da belirttiğimiz gibi, abdest aldıktan sonra
topuklarında kuru yer kalan kişiler için "yazık o topuklara!..." mealindeki hadîs-i şerif
bu görüşün mesnetsiz olduğuna en büyük delildir.

Zamanımızda çıplak ayağa mesheden Şîileri görürüz. Bunlar ehl-i beytin dışında
râvileri sahabe de olsa kabul etmezler. Halbuki, Ehl-i Beyt'ten tbn Abbas'm çıplak
ayağa meshettiğinî, daha sonra bundan vaz geçtiğini, görmekteyiz, Ayrıca, Hz. Ali'nin
ayaklarını yıkadığım bildiren (112 ve 114) hadîslerin râvilerini de ehli beytten
olmadıkları için bu hadîsleri ihtiyatla karşılayıp muhtevası ile amel etmemektedirler.
Dört mezhebe ve mezheplerinin taraftarları kalmayan diğer müctehitlere göre; çıplak
ayağın kesinlikle yıkanması ve meshin çıplak ayak üzerine caiz olmayacağı
r5331

istikametindedir.
Bazı Hükümler

1. Sahâbe-i kiram, Rasulullah (s.a.)'m sünnetini tesbit hususunda son derece
gayretliydiler.

2. Abdest alırken suyu yüze çarpmak mekruhdur.

3. Ayakkabının içinde iken ayakların yıkanması mümkünse çıkarmadan da yıkanabilir.

4. Yüzü yıkadıktan sonra bir avuç su alıp alnın üstüne dökmek caizdir.Bu yüzü
dördüncü defa yıkamak anlamına gelmez.

5. Yüz yıkanırken kulakların içi, başa meshedilirken de kulakların dışı meshedilebilir.

6. Bir kimsenin yadırgadığı bir mevzuda üstüste soru sorarak anlamaya çalışması
caizdir.

118....Amrb. Yahya el-Mâzini'nin rivayet ettiğine göre: Babası, Amr b. Yahya'nın
dedesi olan Abdullah b. Zeyd'e "Bize Resulullah' (s.a.)m nasıl abdest aldığım gösterir
misin?" demiş. Abdullah b. Zeyd de "evet" diyerek bir abdest suyu istemiş, sonra suyu
dökerek ellerini yıkamış, sonra ağzına ve burnuna üç kene su vererek dışarı atmış,
daha sonra da üç kerre yüzünü ve dirseklerle beraber ikişer defa ellerini yıkayıp, ön
taraftan arkaya ve arkadan öne olmak Üzere başım iki eliyle meshetmiştir. Şöyle ki:
Başının ön tarafından başlayıp ellerini ensesine götürüyor ve sonra ellerini gerisin

[5341

geriye ilk başlangıç yerine kadar getiriyor. En sonunda da ayaklarını yıkamıştır.
r5351

Açıklama

Bazı rivayetler elleri yıkamanın iki kerre olduğu bazılarında üç defa olduğu
kaydedildiği halde müellif Ebû Davud'un bu rivayetinde herhangi bir aded
zikredilmemiştir.

Beyhâkî'nin rivayetinde ellerin iki defa yıkandığı kaydedilirken Buhârî ve Müslim'de
üç defa yıkandığı zikredilmektedir. Yine îmam Mâlikin ve Abdullah b. Zeyd
vasıtasıyla BuhârTnin bir rivayetinde de iki kere yıkandığından bahsedilmektedir.
Burada geçen mutlak lâfızlar mukayyede hamledildiğinde, yani ellerin iki defa



yıkanması vakit darlığı veya su kıtlığı gibi özel hallere hamledildiği zaman bu
rivayetler arasında bir çelişki kalmaz. îki ve üç defa yıkandığına dâir rivayetlerin birini
tercih etmek gerekirse, üç defa yıkandığı rivayeti tercihe lâyıktır. Çünkü, bu sayıya ait
rivayetler daha çoktur. İtimada daha lâyıktır.

"Sonra ağzına ve burnuna üç kere su verme" mevzuuna gelince; buradaki sonra
manasına gelen "sunime" kelimesi bu sıraya riâyet etmenin bir hüküm ifâde ettiğini
bildirmektedir ki; ellerin yıkanmasından sonra ağız ve burun yıkanmalı ve bu sıraya
riâyet etmeli, demektir. Ayrıca ellerin bileklerde beraber ikişer defa yıkanmasından
maksat, her elin ayrı ayrı ikişer defa yıkanmasıdır. Yoksa her eli birer defa yıkayıp
toplam yıkama adedinin iki defa olması demek değildir. Bu hadisin şerhinde imam
Nevevî şöyle diyor:

"Bu ifâdelerde abdest organlarının yıkanışında farklı uygulama yapmanın caiz
olduğuna bir delil vardır. Bir kısmı üç kere yıkanırken bir kısmı iki kere yıkanabilir.
Ancak müstehab olan yıkamayı üçlemektir. Resûlullah (s.a.)'m bu adedine zaman
zaman uyması, üç adedine uymamanın da caiz olduğunu beyan etmek içindir. Çünkü,
dinî hükümleri açıklamak Resulü Ekrem (s.a.) üzerine vaciptir. Ayrıca bu açıklamanın
bilfiil yapılması ise, uygulamalı açıklamaların anlaşılmasının daha kolay
[5361

olmasındandır.

"İkbal ve idbâr; başı meshetmek için elleri önce başın ön tarafından arkaya doğru
götürmek, sonra da tersine doğru çekip eski yerine getirmek" kelimelerinin mânası ve
ifâde ettiği fiilin uygulanması konusunda üç görüş vardır:

1. Başın ön tarafından, enseye doğru elleri kaydırmak, sonra da tekrar gerisin geriye
başlangıç noktası olan kıl bitimine kadar elleri meshederek getirmek. Bu uygulama

15371

tarzı İmam Mâlik ve Şafiî'nin görüşüdür. Hanefi uleması da bu görüştedir.
Ancak bu görüşe itiraz edilmişse de, taraftarlarınca çeşitli cevaplar verilmiştir.

2. Eller baştan ense kısmına konur ve ön tarafa doğru kaydırılarak çekilir. Sonra da
tekrar geriye başlangıç noktasına çekilir, ki bu uygulama tarzının da dayandığı

r5381

birçok sağlam hadis vardır. Hasan Basrî de bu görüştedir.

3. Eller başın ön tarafına konur, sonra yüz tarafına doğru çekilir; sonra da gerisin
geriye başın ense tarafına kaydırılır. Neticede tekrar başlangıç noktasına getirilir.
Nevevî merhum der ki; "iki elle başı mesh etmek müste-haptır. Bu hususta ulemâ
arasında görüş birliği vardır. Çünkü bu şekilde yapılan mesh, suyun bütün kılların
arasına erişmesine en uygun bir uygulama tarzıdır. Ancak bizim Şafiî uleması, bu
mesh tarzının saçı örülü kimseler için müstehab olacağı, saçı örülü olmayanlar için
buna ihtiyaç olmadığı görüşündedirler.

Ayrıca bu hadisten başa meshin iki elle başı kaplarcasma yapılmasının vacip olduğu
mânâsı çıkarılmamalıdır. İki elle başı kaplarcasma yapılan mesh ancak meshin kemâli

[5391

içindir. Hadis-i şerif bu mânâyı ifâde etmektedir.
Mesh lûgatta; bir şey üzerinde eli gezdirmek demektir.

Şeriatta mesh ise; başka yerde kullanılmadık yaşlığı bir yere değdirmektir. Bu
değdirme el ile olabileceği gibi başka bir âletle de olabilir.

Meshin farz olan miktarı: Hanelilere göre, başın dörtte biridir. Ancak, Uç parmak el
parmaklarının ekserisini teşkil ettiğinden, beş parmak yerini tutmuş ve başın Uç



parmak miktarının meshedilmesi farzdır, denilmiştir.

Baş dört kısma bölünürse ön tarafta kalan kısma "nâsiye", yanlarda kalan kısma,
"kazal" arkada kalan kılma da "feved" denir ki, Hanefılere göre farz olan meshin
nâsiye üzerine yapılması daha faziletlidir ve meshedilen yer iki kulağın üstüdür. Bu
kısımdaki saçların üzerine meshedilmesi yeterlidir. Ancak, bu kısımdan aşağı sarkan
saçların meshedilmesi yeterli değildir. İsterse bu sarkan saçlar başın üstünde topuz
teşkil etsin, yine de caiz değildir.

Mâlikilere ve Hanbelilere göre: Başın tümünü meshetmek farzdır. Şâfıilere göre ise:
Başın bir kılım bile meshetmek kâfidir.

Hadîs-i şerifte tarif edilen ellerin ileriye ve geriye çekilerek başın meshedilmesindeki
hikmet, saçların hem üst ve hem de alt taraflarının meshedilmesidîr. Başın her tarafım
kaplarcasma meshedilmesinin farz olduğu görüşünde olanlar için, birinci defa başı

[5401

kaplarcasma meshetmek farz; ikincisinde geri çekerek meshetmek ise, sünnettir.
Bazı Hükümler

1. Abdeste başlarken önce elleri yıkamak müstehaptır.

2. Ağıza ve buruna su vermeyi üç defa tekrarlamak sünnettir.

3. Abdest organlarının bazısı üç kere yıkandığı halde, bazısının iki kerre yıkanması
caizdir.

4. Abdest suyunun hazırlanması için başkasından yardım istemek caizdir.

5. Tatbiki öğretim, sadece sözlü öğretimden daha faydalıdır.

6. Başı kaplarcasma meshetmek daha faziletlidir.

7. Başı meshederken, başın ön kısmından başlamak ve meshi iki elle yapmak
sünnettir. (106. hadîs-i şerifin izahına da müracaat edilmelidir).

119.. ..Amr b. Yahya el-Mâzinî, babası vasıtasıyla Abdullah b. Zeyd b. Asım'dan (bir
evvelki) hadîsin aynısını rivayet etmiş, Ancak, (Abdullah İbn Zeyd ilâve olarak)
şunları söylemiştir: "Ağzına ve burnuna bir elden su verdi ve bunu üç kerre

[5411 '

tekrarladı." Sonra Abdullah, hadîsin geriye kalan kısmım aynen zikretti.
Açıklama

Bir önceki hadîs-i şerifi Ebû Dâvûd, şeyhi Abdullah b. Mesleme'den o da Mâlik'den
rivayet etmişti. Sözü geçen hadîsin aynısını bir de Ebû Dâvûd, diğer şeyhi Müsedded,
Hâlid b. Abdillah el-Vâsıtî vasıtasıyla nakletmiştir. Ancak, bu ikinci hadîs-i şerifte
"ağzına ve burnuna suyu tek elle verdi" ilâvesi vardır. Hadisle ilgili açıklama 118.
hadîsin îzâhmda geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.

120....Habbân'm rivayetine göre babası Vâsî', Abdullah b. Zeyd b. Asım el-Mâzinî'yi
Rasûlullah'ı gördüğünden bahsedip abdest alışını naklederken işitmiştir. Abdullah b.
Zeyd şöyle demiştir: "Basım, ellerinin artığı olmayan (yem) bir su ile mesnetti.

r5421 f5431

Ayaklarım da tertemiz edinceye kadar yıkadı."



Açıklama



Aynî, "başına yeni su ile mesh etti ifâdesi mâ-i müstamel ile abdest alınamayacağına
işaret eder" demiş ise de, Nevevî merhum ise; "Bu hadîs-i şerif kullanılmış su ile
abdestin caiz olmayacağına bir delil teşkil etmez. Bunun delili başka hadîs-i
şeriflerdir. Ancak burada belirtilmek îstenen husus yüzün yıkanması ve başın
meshedilmesinin ayrı ayrı sularla yapılacağı" görüşündedir.

Halebî merhum ise Munye şerhi' nde şunları söylemektedir: "Eğer abdest alan kimse
başını, yüzünü yıkadığı suyun ıslağıyla meshetse bu mesh caizdir. Çünkü, bu «İde
kalan ıslaklık kullanılmış değildir. Suyun kullanılmış olması için abdest organından
ayrılması lâzımdır. Bu ıslaklık henüz elden akıp eli terketmediğine göre bununla başı
meshetmek caizdir. Fakat» başa meshettikten sonra kalan ıslaklıkla mestleri üzerine
meshederse caiz değil' dir. Çünkü, mesihten sonra kalan ıslaklık kullanılmış sudan
saydır. Zira, mesh uzvuna temas eden su, kullanılmış su hükmündedir."
Bu hadîs-i şerifte diğer abdest organlarından bahsedilmiyorsa da 106. hadîs-i şerifte ve
onu takibeden Hz. Ali (r.a.) hadîslerinde bütün abdest organlarının yıkanışı veya

[5441

meshedilişi bütün ayrıntılarıyla açıklanmıştır.
Bazı Hükümler

1. Başı, yüzden arta kalan suyla değil de yeni bir su ile mesh etmelidir.

2. Ayaklan tertemiz oluncaya kadar yıkamalıdır, isterse bu yıkamanın adedi üçten
fazla olsun.

121....Abdurrahman b. Meysere el-Hadrâmî, el-Mikdâm b. Ma'-dîkcrib el-Kindî'nin
[545]

şöyle dediğini işittim demiştir: "Rasûlullah (s.a.)'e bir abdest suyu getirildi ve
abdest aldı. (önce) ellerini üç kerre yıkadı, sonra üç kerre de ağzına ve burnuna su
verdi, sonra da yüzünü ve kollarını üçer kere yıkadı. Nihayet başım, kulaklarının içini

f5461 r5471

ve dışını mesnetti."
Açıklama

Bu hadîs-i şeriften abdest organlarını yıkamakta sıra takibetmenin farz olmadığı
anlaşılmaktadır. Çünkü, Resûlullah (s. a.) ağzına ve burnuna su vermeyi yüz ve kollan
yıkamadan sonraya bırakmıştır. Şevkânî: "Bu hadîs-i şerif ağza ve burna su vermekle
kollan ve yüzü yıkamak arasında sırayı gözetmenin farz olmadığına bîr delildir" diyor.
Bilindiği gibi 106. Hadîs-i şerif ve onu takîbeden diğer hadîs-i şeriflerde mazmaza ve
istinsak yüzü ve kollan yıkamadan evvel zikredilmektedir. Dolayısıyla bu hadîs-i şerif
aynı zamanda tertibe riâyet, abdestte farz değildir diyen Hanefi ulemasının delilidir.
Nevevî ise, abdest uzuvları arasında sıraya riâyet etmenin farz olmadığına dâir yapılan
bütün îzah tarzlarını yetersiz bularak, Nebiyy-i Ekrem'in haccmm sıfatı mevzuunda
gelecek olan "Allah'ın (c.c.) başladığı şekilde başlahz" mealindeki (1905) numaralı
hadisi delil getirerek abdestte sırayı gözetmenin farz olduğunu söylemiştir.
Bazıları da "bu güvenilir râvîlerin rivayetine ters düşen şâz bir hadîstir. Binaenaleyh



güvenilir râvîlerin mahfuz denilen ve mazmaza ve istinsahın yüzden evvel yapılmasını
ifade eden hadîslerini tercih etmek lâzımdır" demişlerdir.

Kulakların meshedilmesine gelince; kulakların içinden maksat yüze bakan kısmıdır.
Dışından maksat ise baş tarafında kalan kısmıdır. Meshin yapılış tara, İbn Mâce'nin
rivayetine göre şöyledir: "Şehâdet parmakları kulak deliklerine konur ve hareket

[548]

ettirilir. Baş parmak da kulağın dış tarafına konarak hareket ettirilir" Keza,
Nesâı'de aynı şekilde bu uygulamayı nakletmiştir.

Yine bu hadîs-i şeriften açıkça anlaşıldığına göre kulakların meshedilmesi için yeni bir
su almaya ihtiyaç yoktur. Başa mesh için alman su ile aynı zamanda kulaklar da
£5491

meshedilir.
Bazı Hükümler

1. Mazmaza ve istinşak kollan yıkamadan sonraya bırakılabilir.

2. Başa meshettikten sonra su almadan, kulaklar meshedilebilir. Bu görüş Ebû Hanife
(r.a.) ve Sevrî' nin mezhebidir. İmam Ahmed, Mâlik, Şafiî ve Ebû Sevr'e göre ise,
kulakların meshi için suyu yenilemek sünnettir.

3. Kulağın hem içini ve hem de dışını meshetmek sünnettir.

122....Abdurrahman b. Meysere'nin rivayet ettiğine göre: Mikdâm b. Ma'dîkerîb şöyle
demiştir: "Rasûlullah (s.a.)'ı abdest alırken gördüm. Sıra başını meshetmeye gelince
ellerini başının ön tarafına koydu, sonra başının ense kısmına kadar hareket ettirdi.
Nihayet gerisin geriye elini, başladığı yere kadar çekti." Hadis'in ravisi Mahmud
Velid'in "Hariz bana dedi ki" diye hadisi (semâ yoluyla) rivayet etmiş olduğunu
r5501 [551]

bildirdi.
Açıklama

Bu hadîs-i şerifle ilgili açıklama 118 nolu hadîsin izahında geçmiştir. Burada şu
hususa dikkat etmek gerekir ki, bu hadîsi müellif merhum Ebû Davud'un şeyhlerinden
Mahmud b. Halid ve Yâkub b. Kâb rivayet etmişlerdir. Bunlardan Yaküb, muânân
denilen ve râvîlerin isimlerini saklamaya müsait olan... "Falandan nakledilmiştir. O da
falandan nakletmiştir," gibi ...den, ...dan tabirleriyle rivayette bulunduğu halde, diğer
şeyhi Mahmud b. Halid râvîlerin birbirlerinden kesinlikle duyduklarını ifâde eden her
hangi bir râvînin ismini saklamaya müsait olmayıp bilakis her türlü kapalılığı kaldıran
(bana falan haber verdi, ona da falan haber verdi) şeklindeki "îhbâr" denen ifâdeyle
rivayette bulunmuştur. Binaenaleyh, Mahmud b. Hâüd'in rivayeti bu balamdan daha

[552]

çok itimâda lâyıktır.
Bazı Hükümler

1. Başın her tarafının meshedilmesi sünnettir.

2. Başı meshetmeye, başın ön tarafından başlanmalıdır.



123....Mahmûd b. Halid ile Hişam b. Hâlid aynı manayı rivayetle dediler ki (Bu
hadisi) "el-Velid bize bu senetle (ve şu şekilde) rivayet etti ve Resûlüllah kulaklarının
içini ve dışım maketti." Hişâm ise, {bu rivayete) "Parmaklarını kulak deliklerine

r5531 T5541

soktu" cümlesini de ekledi.
Açıklama

el-Mikdâm b. Ma'dîkerîb'in rivayet ettiği "Ben Resûlüllah abdest) alırken gördüm,
kulaklarının içini ve dışını

mesnetti" hadisine ilâve olarak Hişam "Parmaklarını kulaklarının deliklerine soktu"
cümlesini de rivayet etmiştir.

Bilindiği gibi "Parmaklar"dan maksat, parmak uçlarıdır ki, parmağın bütünü
söylenmiş, mecazen ucu kastedilmiştir. Ebû Davud'un bazı nüshalarında, "İki
parmağını kulak deliklerine soktu" tâbiri kullanılmıştır ki, bu iki parmaktan maksat
şehâdet parmaklarıdır.

124....Ebu'l-Ezher, el-Muğîre b. Ferve ile Yerfd b. Ebî Mâli demişlerdir ki: "Muâviye
r5551

Müslümanlara göstermek için Resûlüllah (s.a.)'m abdest alışını gördüğü gibi
abdest aldı. Başına sıra gelince bir avuç su alıp o suyu sol eline aktardı ve başının
ortasına döktü, Nihayet sular damlamaya başladı veya neredeyse damlayacak hâle
geldi, Daha sonra başını önce ön tarafından arkaya, sonra da arka tarafından öne doğru
r5561

meshetti"

Bazı Hükümler

1. Abdest esnasında suyu sağ elden sol ele aktarmak câizdir

2. Başın her tarafını kaplayacak şekilde mesh edilmesi matluptur. Ve abdestin
kemalindendir.

3. Meshten maksat, ıslak etin baş üzerinde gezdirilmesidir. Su dökerek veya başı
çeşmeye tutarak yıkamak mesh yerine geçer. Anlaşıldığına göre, Hz. Muâviye her
ikisini birden uygulamıştır.

125.. ..(Bir evvelki) senetle (gelen) bir rivayete göre: el-Velîd, dedi ki;' 'Hz. Muâviye
(abdest organlarını) üçer üçer (yıkayarak) abdest aldı, sonra ayaklarını yıkadı. "(Fakat)

[5571

kaç kere yıkadığını belirtilmemiştir
Açıklama

Bu hadis-i şerif, bir evvelki hadîsin senedini teşkil eden Abdullah b. el-Alâ'dan Hz.
Muâviye'ye kadar uzanan rivayet zincirine dayanmaktadır. Buna göre Hz. Muâviye
Rasûlullah'm abdest alışını öğretmek gayesiyle halka uygulamalı olarak göstermiştir.
Bütün abdest uzuvlarım üçer kerre yıkamıştır. Ancak, el-Velîd'in bu rivayetinde Hz.



Muâviye'nin ayaklarım kaçar kerre yıkadığı yer almamaktadır. Fakat buna bakarak
Rasûlullah (s.a.)'m ayaklarım yıkarken belli bir sayı gözetmediğini, mühim olan
ayakların yıkanması olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü, Rasû-lü Ekrem
(s.a.)'in ayaklarını da üçer kerre yıkadığına dâir pek çok sahih rivayet vardır. Ulemâ
ayakların da üç kerre yıkanacağı görüşünü tercih etmiştir. Nitekim 97 numaralı hadisin
şerhinde açıklamıştık.

T5581

I26....er-Rubeyyi' binti Muavviz b. Afra şöyle demiştir; "Rasû-luilah (s. a.)

(zaman zaman) bize gelirdi." (Abdullah b, Muhammed der ki:) er-Rubeyyi' Rasûlullah
(s.a.)'m ona; "bana abdest suyunu döker misin?" dediğini bildirdi. Sonra da Rubeyyi
Rasûlullah'm nasıl abdest aldığını anlattı ve şöyle dedi: "Ellerini ve yüzünü flçer defa
yıkadı, ağzına ve burnuna birer kare su verdi. Üçer kerre de elleriyle beraber kollarını
yıkadı, (birincisinde) arkadan Öne, ikincisinde önden arkaya olmak üzere başım iki
kere mesh etti. Hem içi hem de dışı olmak üzere kulaklarını mesnetti. Ve (nihayet)
ayaklarım üçer kerre yıkadı."

Ebû Dvûd dedi ki: Bu, Müsedded'in rivayet ettiği hadîsin manâsıdır, (lafızları değil).
[5591 [5601

Açıklama

Bu hadfs-i şerifte ellerin ve yüzün üçer kerre yıkandığı halde ağız ve burnun birer
kerre ve yüzden sonra yıkandığı zikredilmektedir ki: 121 nolu hadiste geçtiği üzere bu
caizdir, er-Rubeyyi' bu rivayetinde Rasûlullah (s.a.)'m başını iki kerre meshettiğinden
söz etmektedir. Anlaşılan şu ki, Rubeyyf elini başının Ön tarafından arka tarafına
doğru çekişini ayrı bir mesh, arkadan öne doğru çekişini de ayrı bir mesh saymıştır.
Oysa aslında bu hareketlerin ikisi birden bir mesh sayılır. Bu hadîs-i şerifte dikkati
çeken diğer bir husus ta başın arkadan öne doğru meshedilmesidir. Aslında bu mesh
ediş tarzı, meshin başın ön tarafından başlanarak arkaya doğru yapılacağım ifâde eden
sahih hadislere ters düşmektedir.

Bazıları bu hadîse bakarak, bazan meshin bu şekilde arkadan öne doğru yapılmasının
caiz olduğunu bu hadîs-i şerifin bu cevazı bildirmek için geldiğini söylemişlerdir.
Hafız Süyûtî ise: "Bu hadîs-i şerif, "baş arkadan öne doğru meshedilir" diyenlerin
delilidir" demiştir.

İbn Arâbî ise bu görüşü reddederek: "Bu iddia râvîlerden birinin "muahhar" ve
"mukaddem" kelimelerine elini başın arka tarafından Önüne, sonra da ön taralından
arka tarafına doğru çekerek meshetti diye yanlış manâ vermesinden ileri gelmiştir"
demiştir. Doğrusu ise, "elini önce başının Ön tarafına koyup arkaya doğru kaydırmış,
sonrada öne doğru kaydırarak başlangıç noktasına getirmiştir" şeklindedir. Cümhûr'u
ulemanın görüşü de budur.

Şevkânî ise, bu hadîsi açıklarken; "Rasûlullah (s.a.)'m bu fiili yapması böyle de
olabileceğini göstermek hikmetine mebnidir. Aslında Rasûlullah (s. a.) ekseriyetle
başını meshederken meshe başın ön tarafından başlamıştır. Rasûlullah'm devamlı

[5611

yaptığı işi örnek almak ise, daha faziletlidir" diyor.



Bazı Hükümler



1. Başı meshederken başın arka kısmından başlayarak öne doğru meshetmek caizdir.
Ancak bu meshe başın ön tarafından başlamak daha faziletlidir.

2. Bir büyüğün halkı evlerinde ziyaret ederek aralarına karışmak suretiyle onlara karşı
mütevâzi davranması ve gönüllerini kazanması lâzımdır.

3. Dîni konularda gerekli olan bilgileri öğretmek için başkasından yardım istenebilir.

4. Mazmaza ve istinşak yüzü yıkadıktan sonra da yapılabilir.

5. Mazmaza ve istinşak'm birer defa yapılması da caizdir.

127....İshâk b. İsmail, Süfyan vâsıtası ile îbn Akü'den şu (bir evvelki) hadîs-i rivayet
etmiştir. Ancak Süfyan (bir evvelki) Bişr hadîsin bazı manâlarını değiştirmiştir.
Süfyan bu rivayetinde: "Ve Rasûlullah (s. a.) Üç kerre ağzına ve burnuna su verdi."
f5621 f5631

demiştir.
Açıklama

Mevzumuzu teşkil eden Süfyan ilm Uyeyne hadîsi ile bir önceki Bişr b. el-Mufaddal
hadîsi, manâ itibariyle birbirlerinin aynısı iseler de Süfyan, "Resulü Ekrem (s.a.)
ağzına ve burnuna üç kerre su verdi" demek suretiyle bir Önceki Bişr hadisinden farklı
bir ifâde kullanmış ve aralarında bir farklılık meydana gelmiştir. Zira Bişr'in
rivayetinde Rasûlü Ekrem'in ağzına ve burnuna birer kerre su verdiği ifadesi vardı. Bir
önceki hadisin şerhinde açıkladığımız gibi ulema her iki rivayetle de amel etmenin
caiz olduğu görüşündedir.

I28....er-Rubeyyi' bint Muavviz b. Afrâ'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.)
er-Rubeyy'in yanında abdest almış A aşmı bütünüyle saçlarının en Üst kısmından
itibaren saçlarının dökülüp nihayet bulduğu yere kadar her tarafını saçının şeklini

f5641 f5651

bozup dağıtmadan meshetmiştir.
Açıklama

Rasulu Ekrem (s.a.) efendimiz zevcelerinin veya zevcelerinden birinin de bulunduğu
bir yerde er-Rubeyyf (r.anha) hazretlerinin yanında abdest almış ve başının her tarafını
kaplarcasma meshetmiştir.

Metinde geçen kelimesine farklı manâlar verildiğinden bu mevzuda ortaya farklı izah
tarzları çıkar. Şah Veliyy-üd-din el-Irâkî bu kelimenin, "Bir tutam saç, başın dört
yanından herhangi birisi ve başın tepe noktası" manalarına geldiğini söylüyor, et-
Tevessut isimli eserde ise, şöyle deniliyor. "Bu kelime ile başın orta noktası
kastedilmiştir. Eğer bu kelimeyle saçların döküldüğü, başın aşağı kısımları
kastedildiği kabul edilirse, o zaman aşağıdan yukarı doğru eller çekilirken saçların
bozulması gerekeceğini unutmamak lâzım gelir. Halbuki hadîs-i şerifin son tarafında
meshten sonra saçların meshedilmeden evvelki halinin hiç bozulmadığı ifade
ediliyor."

Buna göre Rasûlü Ekrem (s.a.)'in iki eliyle tepe noktasından itibaren öne, arkaya, sağa



ve sola olmak üzere dört tarafa doğru başının tümünü mes-hetmiş olması gerekir.
Muhammed Şemsülhak el-Azîmâbâdî ise Avn-ül-Ma'bûd adlı şerhinde "Karnüsşa'r,
hayvanlarda bulunan boynuzdur. İnsanlarda İse, hayvan başına nisbetle boynuz
yerinde bulunan yerdir. Nitekim Kâmus'ta da böyle denilmektedir" diyor.
Buna göre, bu kelimeyle kastedilen başın ön tarafıdır. Rasûlü Ekrem (s. a.) başımn Ön
tarafından başlayarak dört tarafını da kaplayacak şekilde meshetmiştir. Bu mesh, başın
arka tarafından saçların döküldüğü yere kadar devam etmiştir. Eğer meshi Rasûlullah
önden arkaya doğru yahutta tepeden her hangi bir tarafa veya soldan sağa veya sağdan
sola doğru yapmış olsaydı, saçlarının şekli bozulurdu. Halbuki hadîs-i şerifin
devamında saçların meshten evvelki şeklinin bozulmadığı ifâde ediliyor. Bu ifâdeden
saçların arkaya doğru tarandığının kabul edildiği anlaşılıyor.

Bu mevzuda Şevkânî de şunları söylemektedir: "Kişi önce başının ön tarafını ve sonra
da arka tarafını ayrı ayrı mesheder ve bu iki mesh bir mesh sayılır. Eğer bir defada
hem önü hem de arkayı meshederse, o zaman saçların şekli bozulur."
Ahmed b. HanbeFe kadın veya kadın gibi uzun saçlı erkeğin başını nasıl meshedeceği
sorulmuş. O'da: "İsterse er-Rubeyyi'den rivayet edildiği gibi mesheder" demiş ve er-
Rubeyyi' hadîsim zikretmiştir. Sonra da işte şöyle diyerek elini tepesine koyup, evvela
başının ön tarafına doğru çekmiş, sonra kaldırıp tekrar tepesine koyarak bu defa
başının gerisine doğru götürmüştür.

Bu ifâdelerden de saçların dört tarafa tabiî haliyle dökülüp sarktığı kabul edildiği
anlaşılıyor. Saçların dökülüp nihayet bulduğu yere kadar meshetmekten maksat,
saçların dört tarafa döküldükleri yere kadar meshetmektir. Bu hadîsin râvîsi Abdullah
b. Âkîl'dir. Muhaddisler tarafından rivayetinin kabulü, tartışmalı olan bir kişidir. Her
ne kadar bu hadisin ravisi tenkid edilmişse'de, Ibn Reslan'm dediği gibi bu hadiste tarif
edilen mesh tarzının uzun saçlılara mahsus özel bir mesh şekli olması da mümkündür.
Demek oluyor ki: başı kaplarcasma her defasında tepeden başlamak üzere saçın
tümünü meshetmek caizdir.

129.... Abdullah b. Muhammed b. Akü, er-Rubeyyi' bint Muav-viz b. Afrâ'mn şöyle
dediğini rivayet etmiştir: "Rasûlullah (s.a.)'ı abdest alırken gördüm. Başını ön ve arka

r5661

tarafını, gözle kulak arasında kalan kısmım ve kulaklarım birer kerre mesnetti.
[5671

Açıklama

Bu hadîs-i şerifte Resûlullah'm başını meshedişinin keyfîyyeti "başın Ön ve arka
tarafını mesnetti" şeklinde izah edilmiştir. el-Azîmâbâdî, Avn-ü'l-Ma'bûd isimli
şerhinde bu keümeleri açıklarken "Başının önünü ve arkasını kulakları ile beraber bir
defa meıhetti" demektedir.

önceki hadîsin izahında belirtildiği gibi başın önce Ön tarafını sonra da arka tarafını
veya önce ön tarafından arkaya, sonra da arka taraftan öne doğru meshetmek bir kerre
mesh sayılır. Binaenaleyh "başın önünü ve arkasını mesnetti" tabiri hadîs-i şerifteki
"bir kerte" ifâdesine aykırı değildir.

İmam Şâ'rânî'nin bazı seleften naklettiğine göre, "Rasûlullah (s. a.) elini önce tepesinin
Üzerine koyar ensesine kadar çekerek mesheder, sonra tekrar gerisin geriye ilk



başladığı yere kadar elini çekerek meshini tamamlardı. Bütün bunları elini başından
hiç kaldırmadan ve suyu yenilemeden yapardı. Binaenaleyh, "üç kerre mesnetti"
tabiriyle "bir kerre mesnetti" tabiri arasında hüküm bakımından bir fark yoktur."

T5681

Tafsilat için 1 06 ve 118 numarah hadis-i şeriflere de bakılabilir.
Bazı Hükümler

1. Gözle kulak arasında kalan kısmı (yan tarafı) ve kulağı başla beraber bir çırpıda
mesh etmek ca'izdir.

2. Kulakların meshi başın meshinde kullanılan su ile yapılır.

[5691

3. Başın önü, arkası ve yanları için yapılan meshler, bir mesh sayılır.

I30....er-Rubeyyi'den rivayet edildiğine göre: "Rasulullah (s. a,) elinde arta kalan

£5701

(ıslak) suyla başını meshetmiştir."
Bazı Hükümler

Bu hadîs-i şeriften anlaşıldığına göre Rasulü Ekrem (s. a.) abdest almış ellerini ve
yüzünü yıkadıktan sonra elinde kalan ıslaklıkla da başını meshetmiştir. îbn Dâvud ise,
bu meshin yapılış tarzını şu ifadelerle anlatmıştır. "Ellerini başının arka tarafından ön
tarafına kadar çekmiş sonra da Ön tarafından ilk başladığı yere kadar gerisin geriye
çekerek götürmüştür." Bu görüş aynı zamanda başı meshetmek için suyu yenilemenin
vacip olmadığım kabul eden Hanefilerin görüşüdür. Nitekim, el-Münye şerhinde
Halebî şunları söylemektedir: "Eğer eüer yıkandıktan sonra arta kalan suyun
ıslaklığıyla başa meshedilecek olsa, bu mesh caizdir. Çünkü, bu su veya ıslaklık ma-i
müstamel değildir. Zira kullanılmış hale gelmesi için suyun dokunduğu organ
üzerinden akması ve o organdan ayrılması lâzımdır. Oysa bu ıslaklık elden
ayrılmamıştır."

Ulemanın büyük bir çoğunluğu ise, 120, numaradaki Abdullah b. Zeyd hadisini delil
getirerek başı meshetmek için yeniden su avuçlamanm vacib olduğu görüşündedir.
Aynı zamanda başın artık olmayan bir su ile meshedilmesi hususunda diğer abdest
organlarının her bîrinin müstakil yeni bir suyla yıkandıklarını esas alarak kıyas
yapmışlar ve üzerinde durduğumuz hadîs-i şerif hakkında şunları söylemişlerdir:
Binaenaleyh bu hadis-i şerif "elde kalan ıslaklıkla başı meshetmek caizdir" diyen
hanelilerin delilidir. Ancak bu hadisin râvisi tbn Akıl hakkında çeşitli söylentiler
vardır. O'nun hadîsleri, hadis hafızlarmca delil olarak kabul edilmemiştir. Ayrıca bu
hadîste ızdırap vardır. Çünkü bu hadis îbn Mâce'de "başını yeni bir su ile mesnetti"
şeklinde rivayet edilmiştir. Müslim, Mecmau'z-zevaid ve Azîzî'nin rivayetleri de
böyledir" Bize göre mevzûmuzu teşkil eden hadisin ifadesini cevaza, sözü geçen

L52U

hadislerdeki ifadeyi de istihbaba hamletmek en uygun te'vildir.

Nevevi merhum ise bu hadis hakkında şunları söylemiştir: "Burada elde kalan
ıslaklıktan maksat, Üçüncü yıkayıştaki sudan arta kalan ıslaklık olmak ihtimali
vardır." Şafii mezhebinde farz olan birinci yıkayışın dışında kalan nafile yıkayışlar



suyu müsta'mel yapmazlar. Binaenaleyh, bu Üçüncü yıkayışta elde kalan ıslaklık
kullanılmış hâle gelmemiştir. Bu mevzu ile ilgili açıklama 106. hadîsin izahında
geçmiştir.

I31....er-Rubeyyi' bint Muavviz b. Afrâ'nm rivayet ettiğine göre; "RasûIÜ Ekrem

[572] [5731

(s,a.) abdest almış iki (şehâdet) parmağını kulak deliklerine sokmuştur."
Açıklama

Metinde geçen kelimesinin başında atıf harfi bulunmasından "edhaie" kelimesinden
önce bir gizli kelime bulunduğu ve ( ) kelimesinin de bu gizli kelime üzerine
atfedildiği anlaşılıyor. Bu hadîs üzerinde açıklama yapan hadis alimlerinin tesbitîne
göre bu gizli kelimenin "başını mesnetti" anlamına gelen ( ) olması gerekiyor. Bu
tesbite göre mânâ şöyle oluyor: "Rasûlullah (s. a.) abdest aldı ve başını mesnetti. Sonra
sıra ile kulaklarına gelince iki parmağını kulak deliklerine soktu." iki parmaktan
maksat ise şehâdet parmaklarının uçlarıdır.

Mirkat'ta açıklandığı üzere RâfİÎ, bu konuda şunlan söylemektedir: "Abdest
organlarından sağ organların soldan önce yıkanması, el ve ayaklarda olduğu gibi
ikisini birden yıkamanın mümkün olmadığı organlardandır. Kulakların ise ikisini bir
anda meshetmek mümkün olduğundan sağ kulağı soldan önce meshetmek diğer çift
organlarda olduğu gibi müstehap değildir. Çünkü, bunların ikisini birden meshetmek

15741

kolayca mümkündür."

Netice olarak bu hadisten abdest alırken başı meshettikten sonra şehâdet parmaklarıyla
kulak deliklerinin meshedilmesi caiz olduğu anlaşılmaktadır.

Kulakları meshetmek konusunda ibn Abidîn şöyle diyor: "Kulaklardan maksat,
içleridir. Kulak içleri şehâdet parmaklarının içleriyle dışları da baş parmakların

£5751

dışlarıyla mesh edilir."

132....Talha b. Musarnfm babasından rivayetine göre, dedesi şöyle demiştir: "Ben
Rasûlü Ekrem' (s.a.)'i başını "kazfıl" denilen arka kısmına kadar bir kerre
meshederken gördüm." Müsedded dedi ki: "Ve basını ön kısmından ensesine kadar
mesnetti, öyle ki ellerini ta kulaklarının altından (çekip) çıkardı."
Ebû Dâvûd dedi ki: Müsedded demiştir ki; "Ben bunu Yahya ya anlattım da kabul
etmedi "

Ebû Dâvûd dedi ki: Ben Ahmed b. HanbeVU "İddiaya göre bu hadisi tbn Uyeyne de
kabul etmezmis ve-Talha babasından, (babası da) dedesinden (işitmiş) bu ne biçim

f5761 f5771

senet böyle-dermiş." derken işittim.
Açıklama

Bu hadîs-i şerife göre Talha b. Musarnf m dedesi Ka'b b. Amr, Rasûlullah (s.a.)M
başını ön tarafından tutup ense tarafında bulunan ve "kazâl" denilen yumru yere kadar
meshederken görmüştür. Metinde geçen "Kozftl kelimesi başın enseye (yani başın



arkaya düşen en alt kısmına) bitişik olan kısmıdır" anlamındaki cümle hadisin aslından
değildir. Ravîlerden birine aittir.

Mütercim Asım efendinin açıklamasına göre "kazfil" başm arka kısmında bulunan
yumru kısmidir. Bu durumda kazâl' m aşağı kısmı da "kafâ"dır.
Ahmed b. Hanberin Müsnedi'nde bu hadis, "başm arkasını ve onu ta-kibeden boynun
ense kısmım mesnetti" şeklinde rivayet edilmektedir.

Tahâvî'ni Şerhu mean-i'I-Asar' mda ise, "Başının ön tarafım ense kısmına kadar
mesnetti" diye rivayet edilmiştir.

Müsedded ise bir rivayetinde: "Basım ön taraftan başlayarak arka tarafına kadar
mesnetti. Meshederken ellerini ta kulaklarının altım kadar götürdü ve kulaklarının
altında çekip çıkardı" demiştir. Burada kulaklarının altından maksat, kulakların dış
tarafıdır. Buna göre başla beraber kulakların dış tarafının da meshedildiği ifâde
ediliyor. Müsedded'in bu rivayetinden boynun meshedilmediği anlaşılıyor.
Boynun meshedilmesi mevzuunda ulemânın görüşleri çeşitlidir:

a. Hanefüerle, Beğavî, bazı Şafiî âlimler, el-Hâdî, el-Kasım, İmam Ahmed, el-
Müeyyedbillah ve el-Mansûrbillah başı mcshten sonra boynun meshedilmesinin
raüstehab olduğu görüşündedirler. Bu mevzuda ilerde gelecek olan hadîs-i şerifleri
delil getirmişlerdir.

b. Ulemânın ekseriyyetine göre ise, müstehab değildir. Onlara göre bu mevzuda
boynun meshedileceğinc dâir rivayet edilen hadisler sahih ve hasen derecesine
erişmemiştir.

Boynu meshetmenin, âhiret gününde boyunlara takılacak olan bukağılardan sahibinin
emin kılacağına dâir rivayet edilen hadîs hakkında ise İbnu's-Salâh zayıf demiştir.
Bunun İslâm âlimlerinden birinin sözü olması lâzım geldiği hükmüne varmıştır.
Merhum Nevevî ise, "bu söz bir hadîs-i şerif değil, bilakis Peygamber adına söylenmiş
uydurma bir sözdür. Bu işi yapmak ise, sünnet değil bilakis bir bidattir" demiş ve
"boynu meshetmek müstehaptır" diyen İmam Be-ğavfyi tenkid etmiş, bu görüşün bir
dayanağı olmadığına dâir İbnür-Rifâ'dan nakilde bulunmuştur. Merhum Nevevî
sözlerine şöyle devam etmiştir: "Öyle zannediyorum ki, el-Beğavî'nin bu mevzuda
yegâne dayanağı Ahmed îbn Hanbel'in "Başının arkasını ve boynunun ensesesini
mesnetti." şeklindeki hadîsidir. Bu hadîs ise zayıfdır. Zira râvîleri arasında Leys
vardır." Mevzü-muzu teşkil eden hadisi şerifle ilgili olarak Şevkanî Neylul-evtâr isimli
eserinde şunları söylemektedir: "Bu hadîsi îbn Seyyidinnas Tirmizî Şerhi'nde
Beyhakî'ye nisbet ederek; Beyhakî bu rivayetinde boynun meshedilmesine dâir güzel
bir ilâveyi denakletmiştir" diyor .Bu büyük hafız (yani îbn Seyyidinnas) boynun
meshedilmesi hakkında güzel tabirini kullanıyor.

"Makdisî de; Leys hakkında çeşitli söylentilerin bulunduğunu söylemiş ancak, bu
söylentilerin değeri olmadığını hatta Müslim gibi titiz hadîs âlimlerinin Leysl den
rivayette bulunduklarım ifâde etmiştir."

"Netice olarak îmam NevevTye göre: Boynu meshetmek sünnet değil bid'attır.
Kıyamet gününde boyuna yapılan meshin cehenneme sürüklemek için boyuna
takılacak olan bukağılardan koruyacağına dâir Ebû Ubeyd'in Kitab-ut Tuhür da Musa
b. Talha kanalıyla rivayet ettiği hadisin aslı yoktur. Hafız İbn Hacer ise; bu merfu
hükmünde mevkuf bir hadîsdir. Zira bu gibi sözleri insan kendi re'yiyle söyleyemez,
demektedir."

Ebû Nuaym, tsbehânTarihi'nde: İbn Ömer (r.a.)'in her abdestten sonra boynunu
meshedip: "Rasûlullah (s. a.); kim boynunu abdestten sonra meshederse kıyamet



gününde boynana bukağı takılmıyacaktır; derdi" dediğini nakletmektedir. Lakin bu
rivayetin senedinde bulunan Muhammed b. Amr, zaiftir. Keza aym haberi İbn Fâris de
nakletmiş ve "İnşallah bu bir hadîsdir" demiştir.

Yine Neylu'l-evtâr'da Muhammed b. el-Hanefîyye vasıtasıyla Ali (r.a.) den nakledilen
uzun bir hadîste Cenab-ı Peygamberin abdestten sonra boynunu meshederek Hz.
Ali'(r.a.)e; "Sen de böyle yap" dediği rivayet edilmektedir. Bütün bu nakillerden sonra
Şafii âlimlerinden Nevevî merhumun boynu meshetmenin bidat ve bu mevzuda
rivayet edilen hadîsin uydurma olduğuna ilişkin sözlerini bazı âlimler bir cür'et olarak
vasıflandırmışlardır. Bundan daha garibi "Şafii âlimleri ve tmam Şafii boynun
meshedileceğine dâir bir şey söylememiştir" demesidir. Halbuki Şafii âlimlerinden
Ruyânî "el-Bahr" isimli eserinde "Bize göre sünnettir" demiştir.
Menhel sahibi Mahmud Muhammed Hattab-el-Sübkî ise, üzerinde durduğumuz
hadîsin izahına dair bu açıklamaları da verdikten sonra, boynu meshetmekle ilgili
haberin bir delil niteliği taşımadığım söylemektedir. İbn Kayyım de Zad-ül-meâd
isimli eserinde boynun meshedilmesiyle ilgili olarak Rasûlullah'dan (s. a.) kesinlikle
sahih bir hadîs bulunmadığını savunur. Başın tüm olarak meshedilmesi ise Hanbelî ve
Malikîlere göre farz, Hanefî ve Şâfiîlere göre sünnettir. Ancak, başı meshin farz olan
miktarı Şâfiîlere göre bir kıl, Hanefilere göre ise başın dörtte biridir.
İmam Şa'rânî, boynun meshedilmesiyle ilgili olarak, şöyle diyor: "Boynu meshetmek
İmam-ı Ebü Hanife, îmam Ahmed ve Şafiîlerin bazısına göre müstehab ise de imâm-ı
şafiî ile imam-ı mâlik'e göre müstehab değildir."

İmam-ı Ahmed'in bu hadisin senedini tenkid etmesi, ravilerin meşhur olan künye veya
isimlerinin verilmeyip meşhur olmayan künyelerinin verilmiş olmasındandır. Bu gibi
künyelerin verilmesi genellikle itimad edilmeyen ravilerin kimliklerini saklayarak
kusurlarının anlaşılmasını önlemek gayretinden doğar ki bu tedlîs şekillerinden biridir.

[578]

Bazı Hükümler

1. Kulakların dışlarının da başla beraber meshedümesi sünnettir.

2. Başın bütünüyle meshedilmesi müstehabdır.

133....Saîd b. Cübeyr'in rivayet ettiğine göre: İbn Abbâs (r.a.), RasûluÜah (s.a.)'in
abdest alışını görmüş ve (Rasûlullah (s. a.) bütün abdest organlarını) üçer kerre

r5791 r5801

yıkadığını kulaklarıyla başını da birer kerre meshettiğini" haber vermiştir.
Açıklama

Bu hadîsten anlaşıldığına göre Rasûlullah (s. a.) yıkanan abdest ojganianm üçer üçer
yıkarken mesh edilen organları da birer kerre meshetmiştir. Ancak, bu yıkama ve
mesh fiillerinin uygulanış tarzları 106. hadîs-i şerifte ve kısmentje onu takîb eden
hadîs-i şeriflerde açıklanmıştır.



[5811

134.. ..Ebu Ümâme (r.a.) Rasûlullah (s.a.)'in abdest alışını naklederken şunları
söylemiştir: "Rasûlullah (s. a.) göz pınarlarını meshcderdi" ve devamla "kulaklar

1582]

baştandır" buyurdu."

Süleyman îbn Harb ("kulaklar baştandır" cümlesinin) Ebû Uma-me'nin kendi sözü
olduğunu (yani hadis olmadığım) söylemşitir. Ku~ teybe'de Hammad'm kulaklarla
ilgili bu söz hakkında "Bu sözün Hz. Peygambere mi, yoksa Ebû Umâmg'ye m> ait
olduğunu bilmiyorum" dediğini nakletmiştir. Süleyman İbn Harb ile Müsedded bu
hadîs-i Sinan b. Rabîa'dan rivayet ettiklerini söylerlerken (Ebû Davud'un diğer şeyhi)
Kuteybe (bu hadisi) Sinan Ebû Rabîa'nm rivayet ettiğini söylemiştir. (Aslında bu iki
isimden biri aynı kişinin ismi diğeri de kün-yesidir. Bu noktayı açıklamak için) Ebû
Dâvûd (şöyle) diyor. "O (yani Sinan) Rabîanm oğludur. Künyesi de Ebû Rabîadır.

r5831

(Yani bu iki isimle kasdedilen şahıs aynı kişidir.)
Açıklama

Allâme Hattabî bu hadîs-i şerifin şerhinde şunları söylemiştir: ( ) gözün bufun
tarafındaki ucudur. Bu kelime şu

üç şekilde okunabilir. 1) Mâkun 2) Me'kun 3) Mükun. "el-mâk" kelimesinin çoğulu
"el-âmâk" gelirken "mûk" kelimesinin çoğulu da "el-emâkî" gelir.
Hadîs-i şerifte geçen "kulaklar baştandır" ifâdesinden maksat kulakların yüzden
olmamasıdır. Zühri'nin görüşü de budur, Şa'bî'ye göre ise bu sözle kulakların sadece iç
taraflarının baştan olmadığı ifade edilmek istenmiştir. Dış tarafları bu hükme dâhil
olmadığından bu kısımlar baştandır.

Fıkıh âlimlerinden bazılarına göre ise, kulaklar baştandır. Bu görüşte olan fıkıh
âlimleri şunlardır, lbnü'l Müseyyeb, Atâ, el-Hasen, İbn Şîrîn, Sa'îd b. Cübeyr, en-
Nehâî, es-Sevrî ve rey taraftarları. Delilleri ise mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriftir.
Bu hadis ayrıca İbn Mace, tbn Huzeyme, İbn Hıb-bân ve Hakîm'de rivayet etmişlerdir.
Nesâî, bu hadisi takviye eden hadisleri içine alan özel bir bab açmıştır. Ayrıca Aliyy-
ül-kârf Mirkat isimli eserinde bu hadisin sıhhatini isbat etmiştir. [Birgivi şerh-ul-
ehâdis el-erbâm-75] İmam Malik ile İmam Ahmed ve Şafiî'ye göre ise kulakların
hükmü dış görünüşlerine tabidir. Yani ne yüz tarafına doğru eğiktir ne de başa doğru
dönüktür. İkisiyle de alâkası yoktur. Binaenaleyh ne yüzdendir ne de baştandır. Ancak
îmam-ı Şafiî'nin dışında kalanlar bu hadisi te'vil ederek İmam-ı Şafiî'nin görüşünden
farklı şu iki neticeye ulaşmışlardır.

1. Kulaklar başa tabî olduğu için başla beraber meshedilirler.

2. Kulaklar baş gibi meshedilirler, yüz gibi yıkanmazlar. Hadisteki kulakların başa
olan izafesi teşbih izafetidir, tahkik izafeti değildir. Yani kulaklar hüküm bakımından
başa benzerler, onlar gibi meshedilirler, demektir. Yoksa gerçekten "baştandır"
anlamına değildir. "Bir kavmin azatlı kölesi onlardandır." sözü gibi ki; o azatlı köle,
hakikaten neseb (soy) itibariyle o kavimdendir anlamında değildir. Ancak,
yardımlaşma ve diğer akrabalık hükümleri bakımından o kavmin bir ferdi gibidir,
demektir.

Bu hadîs-i şerifin ifâde ettiği manâ, kulakların yıkanma hükmünde yüze dahil
olmadığıdır. Gerçekten insan kulakların yaradılışına bakacak olursa yüzle aralarında



bazı benzerlikler görür ve kulakların da yüz gibi yıkanacağım zannedebilir. Çünkü,
kulaklar da yüz gibi kılsızdır ve duyu organlarının en mühimlerindendir. Duyu
organlarının çoğu da yüzdedir. Bu sebeple kulağın da yüzden olabileceği hükmüne
varabilir. Bu hadîs-i şerif işte bu yanılmayı önlemektedir.

Hanefi mezhebine göre, kulaklar başla birlikte ellerde kalan ıslaklıkla meshedilirler.
Delilleri ise 130 numaralı hadis-i şeriftir.

imam Mâlik ve Ahmed'e göre; kulaklar başla beraber meshedilirler. Ancak, kulaklar
için baştan arta kalan eldeki ıslaklık kâfi gelmez yeniden ele su almak lâzım gelir. 130
numaralı hadisin şerhinde de bunu açıklamıştık.

İbn Kayyim ise, Rasûlullah (s.a.)m kulakları m es hederken baştan ayrı bir su alıp onu
kullandığı görülmemiştir demektedir.

Müellif Ebû Dâvûd verdiği ek bilgilerde "kulaklar baştandır" hadîs-i şerifinin mevkuf
hadîs olup, merfû' olmadığı hakkındaki mütâlâalarım naklederken konumuz olan
hadîs'in râvîlerinden Sinan'ın künyesine âit görüşlerini de açıklamış ve sonuçta Sinan

15841

Ebi Rabia ile Sinan b. Rabîa'nm aynı kişi olduğunu belirtmiştir.
Bazı Hükümler

T5851

1. Yüzü yıkarken söz pınarlarının ovulması sünnettir.

r5861

2. Kulaklar başla birlikte mesh edilir.



Bu sOz, el-Hatîb el-Bağdâdî'nin talebesinden birine, muhtemelen İbrahim b. Muhammed b. Mansûr el-Kerhî (537/1 142}'ve aittir.

121

Bundan sonra Sünen'in metni K. Tahâre ile başlayıp devam eder.

LU

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 5.

LU

Bkz. 4840 numaralı hadis.

L51

Bkz. 4841 numaralı hadis.

[61

Subkî, el-Menhel, 1,21.

[21

Dârimî, vudu 2; Ahmed b- Hanbel, V, 342-344.

[81

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 7-8.

[21

es-Şuara (26). 88-89.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 8.

noı

Buhârî, Tcerid Tercemest, 47S. nolu hadis.



el En'am (6), 12.

£121

el-'Al'ak (96), 1.

r i3i

el-Müddessrr (74), 4.

1141

el-Bakara (2), 222.

[151

Tecrid Tercemesi, 484. nolu hadis.



[16]

el-A'raf(7), 31.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 8-9.

rnı

Bkz. Buhârî lûbe 35; mezâlim 24, 28; akîka 2; birr 38; Müslim, İman 58; Ebu Davud, edeb 160; zekât 42; Tirmizî iman 6 Nesâî, iman 16; İbn
Mâce, mukaddime 9; edeb 7, 9; Ahmed b. Hanbel, II, 379, 445; V, 17.
T181

S. Gülle Gazalİ'den Vaazler, s. 46-47.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 9-10.

ri9i

el-Mugîre b. Şu be b. Ebî Amir b. Mes'Ud, Ebû Muhammed yahut Ebû Abdullah es-Sakafî. Hendek Savaşı yılında müslüman oldu. Hudeybiye
anlaşmasında bulundu. İlk İştirak ettiği gaza Hudeybiyedir. Kendisi Arabm dâhilerindendir. Yemâme vakasında ve Şam fütuhatında bulunmuştur.
Istâmda ilk defa gelir ve giderleri muhtevi bir kitap tanzim ederek bütün hesaplan oraya kaydeden, yani İslâm'da ilk divan kuran zat odur. (Bkz. lbnu'l-
Esîr, Usdu'l-Gâbe, V, 248). Hz. Peygamberden 136 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan dokuzunu Buharı ile Müslim ittifakla rivayet etmişlerdir. Ayrıca
birini Müslim'den ayrı olarak Buharî, ikisini de Buharî'den ayrı olarak Müslim rivayet etmiştir. (Bkz. Ayni, el-Bİnftye, 1,114). Mugîre, hicretin 50.
senesinde Küfe civarındaki tâûn salgınında yetmiş yaşında iken vefat etti. (Bilgi için bk. İbn Sa'd, Tabakât, IV, 284; VI, 20; İbn Ebî Hatim, el-Cerh
ve't-U'dîl, VIII, 224; Hatib, Târibul Bagdad, I, 191; tbnu'l-Esîr, Üsdu'l-tftbe, IV, 406; Zehebî, A'lİmu'n-niıbelfi, III, 21-32; İbn Hacer, el-tsâbe, III, 452-
453; Tehzîba't-Tehzib, X, 262; îbnu'l-tmâd, Şezerâta'z-zeheb, I, 56; Ensarî Asr-i Sudet, II, 401-408 (Şâmil Yayım)).
[2PJ

Tîrimizi, taharet 16; Nesâî, tahare 15; İbn Mâce* tahare 22; Ahmed b. Hanbel, IV, 248.

HU

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/12.

[221

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/12-13.

[231

Câbİr b. AbdUlab b. Amr b. Haram. Medincli meşhur sahâbî. 1540 hadis rivayet ererek müksirûn arasında yer almıştır. Akabe Matlarında
bulunanlardan en son vefat eden kişidir. 58 hadisini Buhar! ve Müslim müştereken, 26 hadisini sadece Buhârî, 126 hadisini de sadece Müslim rivayet
etmiştir. Kütüb-i sitte müellifleri kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. 19 savaşta hazır bulunmuş ve h. 73'de 94 yaşında iken vefat etmiştir. Cenaze
namazını Medine valisi Ebân b. Osman kıldırmıştır. (Geniş bilgi için bkz. Buhârî, et-târthu'1-ktblr, II, 207; İbnu'l-Kayserânî, d-Cem'u beyne rkaU's-
Sahİtıityn, 1,72; İbnu'l Esîr, Üsda'Hmbe, 1,256; ZehSbî, Tezkiretu'l-huffâz, 1,40; A'lâmu'n-nubeW, III, 189-194; İbn Hacer, el-tsflbe, I, 213; Tehzfba't-
Tehzfb, II, 42; lbnu'1-tmâd, Şezeratu'z-zeheb, I, 84; Asr-ı saadet, III, 345-359 (Şamil yayınları)).
[241

İbn Mâce, tahâre 22; Dârimî, tahâre 4.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/12-13.
[251

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/13.

[261

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/13.

[221

Ebu't-Teyyah: Asıl adı Yezîd b. Humeyd'dir. Hadiste sika kabul edilen Hicretin 128 veya 130. yılında vefat etmiştir. (Tehrîbü't-Tehzîb, II» 320).

[281

Abdullah b. Abbâs: Bahra'l-Ümme ve Hıbrii'1-Ümme (bu ümmetin deryası ve en büyük âtimi) unvanlarını almıştır .Resulüllah'in amcasının
oğludur. Hicretten Üç sene önce doğmuştur, tüm sahasında çok büyük mercidir. Resul-İ Ekrem (s. a.) O'nün dinde fakih olması için dua etmiş, bu
duanın bereketiyle müslümanların tefsir ve hadiste en ilen gelen büyüklerinden olmuştur. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 1660 kadardır. Bunlardan
75 'im Buhar? ve Müslim sahihlerine almışlardır. 120'sini sadece Buharı, 19'unu da sadece Müslim rivayet etmiştir, ömrünün sonlarına doğru gözlerini
kaybetmiş. H. 68 yılında Tâifte ir-tihal etmiştir. Allah ondan razı olsun. Amin. [Geniş bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tabakât, II, 365 Buhârî, et-Tarîhu'l-
keblr, V, 3; ibn Ebi Hatim, e!-Cerh ve't-ta'idtl, V, 116; ebû Nuayım, Hilyeta'l-evllyft, I, 314; Hatib, Tarihu Bagdâd, 1,173; İbnu'l-Kayserânî, el-Ceml
beyne ricâli's-Sahîhayn 1, 239; tbnu'l-Esîr, Usdu'l-gfıbe, III, 290; Zehebî TezkiretuT-huffâz, I, 37; A'lârau'-nubelâ, III, 331-359 tbn Hacer, d-isâbe, II,
330; TehzibıTl-Tehzîb,V, 276; Ansârî Asr-ı Saadet, II, 75-103].
[29]

Ebû Mûsa: Asıl adı Abdullah b. Kays'dır. Ebû Musa'l-Eş'ârî künyesiyle tanınır. Mekke devrinde müslüman olmuş ve Habeşistan'a hicret etmiştir.
Resulüllah devrinde bazı valiliklerde bulunmuştur. Hz. Ömer onu H. 20 tarihinde Basra'ya vali tayin ettCHz. Osman kendisini bu vazifeden azledince
Kûfe'ye taşınarak oraya yerleşti. Sıffîn vak'asında Hz. Ali'nin hakemi idi. Daha sonra Mekke'ye giderek ömrünün sonuna kadar orada kaldı. Vefat tarihi
olarak H. 50 yılım gösterenler olduğu gibi, başka tarihler veren de vardır. 360 hadis rivayet etmiş, bunlardan 50'sini hem Buhârî neni de Müslim
Sahihlerinde rivayet etmişlerdir. 4'ünü sadece Buhârî, 25'ini de sadece Müslim rivayet etmiştir. Allah kendisinden razı olsun. Amin. (Geniş bilgi için
bkz. tbn Sa'd, Tabakât, II, 344-345; IV, 105;VI, 16; İbn Ebi Hatim, el-Cerh ve't-ia'du, V, 138; tbnu'l-Esir, Üsdu'l-gfıbe, III, 367; Zeheb! A'lamu'n-
nubela, II, 380-402; tbn Hacer, el-İsâbe VI, 194; Tehzibu't-Tehzîb, V, 249; Ansâıî, Asr-ı Saadet, II, 135-160).
[30]

Ahmed b. Hanbel IV, 396; ayrıca bkz. Tirmizî, tahâre 16.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/13-14.
[311

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/14-15.

[32]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/15.

[33]

Enes b. Mâlik: Neccâr oğullarından Ebû Hamze, "Hâdimu Resûlillah Hz. Peygamberin hizmetçisidir. Sahâbiler arasında Enes b. Nadr isimli birisi
de bulunduğu için Hz. Peygamber ona Ebû Hama künyesini vermişti. Annesi Ummu Suleym; babası, Mâlik b. Nadr'-dır. Allah Resulü, Enes b. Mâlik
için; "Ya Rabbi, malına, çocuklarına bereket ver, ömrünü uzat, günahım affet" diye dua etmişti. Bu dua bereketiyle olmalı ki, Enes'in pek çok evlâdı
olmuş, malında feyz ve bereket görülmüştür. Bir rivayete göre 103 sene yaşamıştır. Basra'da en son vefat eden sahabidir. Resul-i Ekrem (s.a.)'den 2186
hadis rivayet etmiştir. Hicretin 93. yılında ebedî âleme göçmüştür. Allah kendisinden razı olsun, âmin. (Geniş bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tabaka!, VII, 17;
Buhârî, et-Tarİhu'l-kebİr, II, 27; İbn Ebî Hatim, el-Cera vet-ta'dîl, II, 286; lbnu'1-Esîr, Üsdu'Ug&be, I, 151; Zehebî, TezkirettH-huffaz, 1,42; A'ttmu'n-
nubelfı, III, 395-406; İbn Hacer, el-tsâbe, 1,71; Tehzibu't-Tehrfb, I, 376; Ansârî, Asr-ı Saadet, III, 187-209).
[341

Buhârî, vudÛ Müslim, tahâre 94; Nesâî: tahâre 19, Tirmizî, tahare 5, İbn Mâce, tahâre 9.

[35]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/15-16.



[361

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/16.

[371

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/16-17.

[381

Bkz. bir önceki hadisin kaynaklan.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/16-17.
[391

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/17-18.

[401

Zeyd b. Erkam: Tanınmış bir sahabidir. Buhârî'nin rivayetine göre Hz. Peygamber'in 19 gazasından 17'sinde hazır bulunmuştur. Mute Savaşında
yararlıklar göstermiş, Sıffin muharebesinde Hz. AH tarafında bulunmuştur. Sahabe ve tabiinden önemli kimseler kendisinden rivayetlerde
bulunmuşlardır. Resûlullah (s.a.)'dan 90 hadis rivayet etmiştir. Hicretin 67. veya 68. yılında Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Allah razı olsun, âmin.
(Geniş bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tabakftt, VI, 18; İbn Ebî Hatim, el-Cerh ve't-ta'dîl, III, 554; İbnuM-Esîr, Üsdü'l-fcabe, II, 219; Zehebî, A'lamv'n-nııbela,
III, 165-168; tbn Hacer, el-İsfıbe, I, 560;Tehz!bu't-Tehrib, II, 394; tbnu'1-lmâd, Şezeratu'z-zeheb, 1, 74; Ansan, Asr-ı Saadet, III, 400-404.).
[411

ibn Mâce, tahâre 9; Ahmed b. Hanbel, IV, 369, 373
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/17-18.
[421

Hak Dini kur'an Di», VIII, 5383.

[43J

el-HedİyyetıTI-Alâiyye, s. 365.

[441

en~NahI (16), 72.

[45J

Benzen hadisler için bkz. 52S2 numaralı hadis.

[461

İbn Nüceym el-Eşbâh Ve'n-Nezair, s. 327-329.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 18-20.
[471

Selmfınü'1-Hayr: Selman-ül-Farisî isimleriyle tanınmış îran asıllı sahabidir. Henüz küçük yaşta mecusi babasının itikadına karşı çıkmış, mahsul
satmak üzere gittiği kasabada Hıristiyanların ibâdet ettiklerini görmüş, dinlerine merak sarmış, hakikati arama ve teslim olma arzusuna düşmüştü. Önce
Şam'a daha sonra Musul, Nusaybin ve Amuriyye'ye gitti. Burada bir rahibin gelecekte zuhur edecek Peygamberden bahsetmesi sebebiyle ona tâbi
olmak niyetiyle Medine'ye gitmek üzere yola düştü. Yolda kendisini köle diye sattılar. Medine'de, bahçe işleri ile uğraşırken Hz. Peygamber Hicret etti.
Hz. Peygamberin huzuruna çıkarak ayaklarına kapandı. Resul-i Ekrem (s. a.) bedelini vererek onu satın aldı ve azat etti. 30'u muttefekünaleyh olmak
üzere 60 kadar hadis rivayet etmiştir. Alim ve zahit bir kimseydi. Sahih rivayete nazaran 33. hicret yılında ölmüştür. Allah rahmet eylesin îran asıllı
olduğu için faziletlerine dâir Şia tarafından bir hayli hadis uydurulmuştur. (Geniş bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tabak&t, IV, 54; İbn Ebî Hatim, el-Cerh ve't-
ta'dU, IV, 296-297; Ebû Nuaym, Hilyetu'l-evliyâ, I, 185-208; Hatîb, Târîbu Bagdad, I, 163-171; lbnu'1-Esîr, ÜsduT-gftbe II, 417; Zehebî, A'lflmu'n-
oubelâ, I, 505-558; İbn Hacer, el-fsfıbe IV, 223,-Tehzibul-TehzîD, IV, 137; lbnu'1-îmâd, Şezerfıtu'z-zeheb, I, 44; Ansârî, Asr-ı Saadet, II, 326-336).
[481

Soranlar müşriklerdir. Sırf müslümanlarla alay etmek için sormuşlardır. Müslim'in bir rivayetinde Selmân, "Kıtale kna'l-müşrikdn" sözleriyle
hadisi sevk etmiştir. Bu da A oran-ların müşrikler olduğuna delâlet eder. Hadisin bu rivayetinin Müslim'deki yeri için sonraki dip notuna bakınız.
[491

Buhârî, vudu 1,11, Müslim, tahâre 57, 59; Tirmizî, tahâre 6, 12; Nesâî, tahâre 36; İbn Mâce, tahâre 16, Dârîmî, vudü 6; Ahmed b. Hanbel V/439.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/21.
[501

el-Menhei, I, 39.

[511

İbn Mâce, tahâre 18.

[521

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 22-24.

[ŞU

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 24.

[541

İbn Mâce, tahâre 18; Ahmed b. Hanbel VI, 227.

[551

İbn Mâce, tahâre 17.

[561

İbn Mâce, tahâre 18.

1571

Davudoğlu Ahmed, İbn Abidin Terceme ve Şerhi I, 588.

[581

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 25-28.

[591

Ebû Hureyre: Hz. Peygamber'den en fazla hadis rivayet eden sahâbidir. Adı ve babasının adı üzerinde ihtilâf edilmiş ve ortaya otuz kadar rivayet
çıkmıştır. Nevevî'ye göre bunların en doğru olanı, Abdurrahmân b. Sahr'dır. Abdullah olması ihtimali de büyüktür. Hay-ber Vak'ası yılında müslüman
olmuş ve o vak'ada bulunmuştur. Câhilıyyet devrinde İsmi Abdu'l-kays idi. Kedilerim çok sevdiği için Allah Resulü tarafından "Ebû Hureyre" lâkabı
verilmiştir. Ashâb-i kiramın en fakirlerindendi. Kendisi ashab-ı suffe'den olup onlara başkanlık etmekte idi. Hz. Peygamber'den hiç ayrılmazdı.
Buhârî'nin rivayetine göre kendisinden 800'den fazla sahâbî ve tabiî hadis rivayet etmiştir. Ebû Hureyre'nin doğum tarihi bilinmiyorsa da, vefatı Hicrî
59. tarihindedir. 78yaşında Hakk'ın rahmetine kavuşmuş ve Medine'nin "el-Baki" namındaki meşhur kabristanına defnedilmıştir. Ebû Hureyre
hazretleri-Resul-i Ekrem (s.a.)'den 5374 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Ashab-ı kiram İçerisinde bu kadar hadis rivayet eden bir başkası bulunmadığı gibi
bu miktara yaklaşan da olmamıştır. (Geniş bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tabaka!, II, 362-364; IV, 325-341; Ebû Nuaym, HilyeluT-evliyâ, I, 376-385; tbnu'l-
Esîr, Üsdu'l-gfibe, VI, 318; Zehebî, A'lâmu'n-nubel», II, 578-632; İbn Hacer, d-tsftbe, XII, 63, Tebzîbu't-Tehrfb, XII, 263-267; lbnu'1-tmâd, Şeierfltu'z-
zeheb, I, 63; Ansâri, Asr-ı Saadet, II, 301-313).



[Mİ

Buhârî, salât 20; Müslim, tahâre, 59, 60 Tirmizi, tahâre 6; Nesâî tahare 18, 19, 35; ibn Mâce, tahâre 18; Muvatta kıble 1, Ahmed b. Hanbel, II, 247,
250; III, 360, 487; V, 414, 415, 417, 419, 421, 437, 438, VI, 184.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 25-28.
[61]

Halid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensâri'dir. Ashab-i kiramın büyüklerinden olup, Resul-i Ekrem (s. a.) Medine'ye hicret ettiğinde ilk defa kendilerine
misafir olmuşlardır. Bedir, Uhud, Hendek-ve diğer gazalarda Resulüllah ile beraber bulunmuştur. Kendilerinden 155 hadîs rivayet edilmiş, bunların
7'sinde Buhârî ve Müslim ittifak etmişlerdir. Bir tanesini sadece Buharı, beşini sadece Müslim rivayet etmiştir. Kendisinden Berâ, İbn Abbâs, Câbir b.
Se-mure ve Enes (radıyallahu anhum) hazretleri rivayette bulunmuşlardır. Yezid b. Muaviye kumandasındaki tslâm ordusuyla istanbul'un
muhasarasında bulunduğu sırada istanbul surları önünde hicretin 52. yılında vefat etmiş ve vasiyetleri üzerine oraya defn olunmuştur. Kaydedildiğine
göre hastalığının ağırlığım gören ordu komutam kendisini ziyaret ederek "son arzusu"nun ne olduğunu sormuş. O da şu cevabı vermiştir:
— Beni gücünüz yettiğince düşman yurdu içerilerine defnediniz. Zira ben Resulütlah'-in, "Kostantiniyye surları dibine salih bir kişi defn olunacaktır"
buyururken duymuş bulunmaktayım. Umarım ki o kişi ben olurum. Bu vasiyeti üzerine surların yakınına defnedilen Ebû Eyyûb'u İstanbul asırlardır
Eyüp Sultan olarak misafir etmektedir. (Geniş bilgi için bkz. Jbn Sa'd, Ta bak âl, III, 484-485; Buhârî, ei-Târihu'l-kebir, III, 136-137; ibn Ebî Hatim, el-
Cerh ve't-U'dtl. 111, 331; tbnu'l-Esîr, Üsdul-Jfıbe, II, 94; Zehebî, A'lâmun-nubetfl, II, 402-413; tbn Hacer, el-İsabe, III, 56; Tehzîbtri-Tetazîb, III, 90-
91; lbnu'1-lmâd, Şezerfitu'z-zeheb, I, 57; Ansârî, Asr-ı saadet, III, 171-183.).
[62J

Buhârî, vudû 11; salât 29; Müslim, tahâre 59; Tirmizi, tahâre 6; tbn Mâce, tahâre 16; Nesaî, tahâre 19, 60; Ahmed b. Hanbel, V/42I.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/28-29.
[63J

Mubârekfûrî, Tuhfetit'l-abvezî, I, 53.

[641

Ma'kıl b. EMT-Heysem el-Esedf: Ma'kıl b. Ebî Ma'kıl ve Ma'kıl b. Ümm-i Ma'kıi diye de anılır. Kendisinden Ebû Seleme ve Mevlâsı Ebû Zeyd ve
Ümmu Ma'kıl rivayette bulunmuştur. Sahâbidir. "Ramazan ayında umre yapmak bir hacca bedeldir" Hadis-i şerifinin râvîsidir. Hz. Muâviye devrinde
vefat etmiştir. (Bilgi için bkz. İbnuT-Esîr, Üsdu'l-ğabe, V, 232).
[651

İbn Mâce, tahâre 17.

[661

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/29-31.

[671

Abdullah b. Ömer: Ömer İbnu'l-Hattab'ın oğludur. Küçük yaşında babası ile birlikte müs-lüman oldu. İlk katıldığı savaş, Hendek gazasıdır. Küçük
olduğu için Bedir gazasında bulunamamıştır. Uhud gazasında dahi yaşının küçüklüğü sebebiyle iştirak ettirilmemişti. Sonraları Mute, Yemâme ve
Yermûk gazalarında, Mısır'ın, Mekke ve Afrika'nın fethinde hazır bulunmuştur. Hz. Peygamber'e o derece muhabbet ve sadâkatle bağlı idi ki, o nerede
namaz kıldı ise, kendisi de orada namaz kılmadan gelmezdi. Kanaatkar, cömert ve halim-selim bir zat idi. Mallarından hangisine nefsi meylederse onu
derhal tasadduk veya hibe eder, köle ve cariyelerinden hangisini daha dindar görürse onu hemen azat ederdi. Hilâfet meselelerine asla karışmamıştır.
İlimde bir hazine idi. Ashab-ı Kiramın fukahâsındandır. Kur'ân-ı Kerîmin tefsirine de hakkıyla vakıf idi. Hadiste ftkıhdan daha ziyâde muktedirdi. Ebû
Hureyre'den sonra ashab-ı kiram arasında en çok hadis rivayet eden odur. Resu-lüllah (s.a.)'den 2630 hadîs rivayet etmiştir. Bunların 170'i Buhar! ve
Müslim'dedir. Bizzat Resûlullah (s. a.)l dan, Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ebû Zerr, Muâz, Ebû Hureyre ve Aişe-i Sıddıka'dan hadis rivayet etmiş,
kendisinden de ashab ve tabiûndan birçok zevat rivayette bulunmuşlardır. Hz. Abdullah, Hicri 73 yılında ve 86 yaşında iken Mekke'de vefat etmiş ve
Mekke'deki Muhacirler kabristanına defn olunmuştur. Alhah ondan razı olsun. (Geniş bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tabakfıt, II, 373, IV, 142-188; İbn Ebî
Hatim, el-Certı ve't-ta'dîl, V, 107; Ebû Nuaym, HİIyetu'l-evliya, I, 292; II, 7; Hatîb, Tarthn Bagdad, I, 171; tbnu'l-Esîr, Üsdtt'l-ftftbe, III, 227; Zehebî,
A'lftmu'n-nubelft, III, 203-239; İbn Ha-cer, d-tsftbe, II, 347; Tehzflra't-Tehzİb, V, 328; İbnu'1-lmâd, Şezer&tu'z-zeheb, 1,81; An-sârî, Asr-ı Saadet, II,
269-298 (Şâmil Yayını.).
[681

İbn. Huzeyme Sahih, 135; Dârekutnî: tahâre 1, 58; Beyhakî, Sünen, 1/92;.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 31-32.
[691

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 32.

LM

Buhârî, vudû 12, 14; Müslim, tahâre 61; Nesâî; tahâre 21; ibn Mâce tahâre 18; Muvatta, Kıble 8; Dârîmî, vudu 8; Ahmed b. Hanbel, II, 4, 99.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 33.



Tifmizî, tahâre 7; İbn Mâce, tahâre 18.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 33-34.
[721

Tirmizi, tahâre 10; Dârimî, tahâre 7.

[IH

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 34.

[711

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 34.

[751

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 34-35.

[761

Ebû Saîd künyesi i!e yirmiye yakın sahabi ismi zikredilir. Buradaki Ebû Said, Ebû Saîd (
el-Hudrî'dir.
[771

İbn Mâce, tahâre 24 Ahmed b. Hanbel, III 36.

[781

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 35.

[791

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 35-36.

[M

TirmM, tahâre 67; Isti'zan 27; Nesâî: tahâre 32-33;İbn Mâce, tahâre 27; Dârimî, Isti'zan 13.

[811

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 37.



İM

Buhârî, Ahlak Hadisleri (trc. F. Yavuz), II, 365.

[83J

lbn Mâce, tahâre 27.

[841

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 37.

[851

El-Muhfıcir b. Kanfiiz b. Umeyr b. Ctid'an -el-Kureşî et-Teymî, Bir rivayete göre Muhâ-cir'in ismi Amr, Kunfuz'unki ise» Halef dir. Muhacir ve
Kunfuz isimleri takmadır. Bu mübarek sahabî hicret etmek istediği zaman müşrikler kendisini yakalayarak irkence ettiler. Sonra çaresini bulup
ellerinden kaçtı ve Peygamber Efendimiz'in huzur-i saadetlerine sağ-salim erişmeye muvaffak oldu. Bunu göçen Rasul-i Ekrem (s. a.) "tjte bn gerçekten
muhacirdir" iltifatında bulundular.-Onun Mekke'nin fethi günü Müslüman olduğuna, Basra'da oturduğuna ve orada öldüğüne dair de bir rivayet vardır.
Kendisinden Ebû Dâ-vud, Nesâî ve İbn Mâce hadis rivayet etmişlerdir. (Bilgi için bk. Ibnu'1-Esir Üsdıı'I-g&be, V, 279).
[861

Nesai, tahare 6; İbn Mace, tahare 27.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 38-39.
[871

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 39-40.

[88J

Mü'minlcrin annesi Aişe-i Sıddıka, Peygamberimizin muhterem zevcelerindendir. Hz. Ebû Bekr'in kızıdır. Daima Resulüllah'm yanında
bulunduklarından başkalarının muttali olmadığı bir çok ahvâle muttali idi. Bunun için İslâm hukukunda büyük bir ihtisası vardı. Bilhassa kadınlara ait
hükümlere çok vakıftı. 2210 hadis rivayet etmiştir. Bunların 160'mda Buhârî ve Müslim ittifat etmiştir. 54'ünü sadece Buhârî, 68'ini de sadece Müslim
rivayet etmiştir.

Peygamberimiz ile Mekke'de iken nişanlanmış (söz kesilmiş) hicretten sonra Medine'de
evlenmiştir. 65 yaşında iken Medine'de vefat etmiştir. Baki' Mezarlığında tnedfundur. (Geniş
bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tatnkftt VIII, 58-81 ;£bû Nuaym, Hİlyetu'l-evliyfı, II, 43; Jbnu'l-
' Esîr, Osdu'l-fcâbe, VII, 188; Zehebî, A'lftmu'n-BubeU, II, 135-201; İbn Hacer, et-İsâbe,
XIII, 38; TefaZfbn't-Telutb, XII, 433-436; lbnu'1-lmâd, Şeierâta'z-zeheb, I, 9, 61-63.)
[891

Buhârî, hayz 7, ezan 19; Müslim, hayz 30 Tirmizî, tahâre 11; İbn Mâce, tahâre 11; Ah-med b. Hanbel, VI, 70, 103-178.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 40.
[M

Tirmizî tahâre 111; Ahmedb. Hanbel, I, 83, 110, 134.

[£11

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 40-41.

[92]

Aynî, el-Bfnaye I, 643; Fetevfl-yı Hindiye I, 38.

[931

Tirmizî, tahâre 98; tbn Mâce, tahâre 105.

[941

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/41.

[951

Tirmizî, libâs, 1 7 İbn Mâce, tahâre, 1 1 ;

[961

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 42.

[921

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 42.

[981

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 42-43.

[991

Buhârî, vudû 57; Müslim, tahâre 34;Tirmizî, tahâre 53; Nesâî, tahâre 5; İbn Mâce, tahfı-re 26.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 43.

rıooı

Müslim, Zühd 74.

noıı

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 44.

[102]

el-Mütteki, Kenzü'l-Ummal IX, 374; Munzirî, et-Tergtb ve't-Terhlb, I, 39 Heysemî,
Mecmeu'z-zevâid, I, 207.

rıo3i

Bk. 4607 numaralı hadis.

[104]

BezluT-mechÛd, I, 57.

[1051

Cerîr'in bu sözlerinde zühul vardır; zira Ebû Muâviye'nİn (Muhammed b. Hâzim) A'meş'ten rivayetinde; "Fekftne M yestetim" lâfzı vardır. Bk.
Buhârî, vudû 56.

rıo6i

Abdurrahmân b. Hasene, Ibnu'1-Muta' ve Ebü Şurahbîl künyeleriyle meşhurdur. Hz. Peygamber (s.a)'den rivayetle meşhur ise de, hakkında
kaynaklarımızda fazla bilgi yoktur. Kendisinden Zeyd b. Vehb rivayette bulunmuştur. (Tercüme-i hali için bkz. Ibnü'1-Esîr, Üsdu'l-ğâbe, III, 436;
Tecridu Esmai's-SahÂbe: I, 45; el-tsâbe: IV, 360; Tehzibu't-Tehzîb: VI, 163).
11071

Amr b. As: As b. Vâil'in oğludur. Necâşî'nin yanında muslüman olmuştur. Müslüman olmazdan önce Amr b. As: As b. Vâil'in oğludur.
Necâşî'nin yanında muslüman olmuştur. Müslüman olmazdan önce Habeşistan'a hicret eden müslumanlan teslim almak üzere Habeşistan kralı
Necâşi'ye gönderilmişti. Necâşi, Kureyşin bu teklifini reddetmekle beraber. Amr b. As'ı ayıpladığından orada muslüman olmuş ve sekizinci sene-i
hicriye Safer'inde Medine'ye hicret etmiştir. Bir rivayete göre de Hâlid b. Velid ve Osman b. Talha ile birlikte Mekke'nin fethinden altı ay önce hicret
edip muslüman olmuştur, müteakiben Resul-i Ekrem kendisini Zâtü's-Selâsil Seriyyesine kumandan tayin etmiştir. Sonra Amman'a tahsildar tayin



edilip Efendimizin irtihaline kadar orada kalmıştır. Ebû Bekr, Ömer (r.a.) zamanlarında da Şam, Filistin ve Mısır'ın fethine memur edilmiştir. Hz.
Osman'ın şehâdetioden sonra Hz. Muâviye'nin yanma gitmiş ve Siffin vakasında özel müşaviri olmuştur. Son derece zeki, hatip, şâir olan Amr b. As
hiç şüphesiz Arab dâhilerinden sayılan mühim bir simadır. Hicrî 43 yılında vefat etmiştir ve Mukattam'a dem olunmuştur. Hz. Peygamberden 37 hadis
rivayet etmiştir. Bunlardan üç hadisin rivayetinde Buharı ile Müslim ittifak etmişler, birini sadece Buhârî, ikisini de sadece Müslim rivayet etmiştir.
(Geniş bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tabakftt, IV, 254; VII, 493; Hafib» Tarttan Baftdftd, VI, 303; Ibnu'l-Kayserâm el-Cem'beynericâirs-S»hîhayn, 1,362;
lbnu'1-Esîr, Üsdu'l-gflbe, IV, 115; Zehebî, A'lamu'n-nubclft, III, 54-77; İbn Hacer, el-tsâbe, III, 2-3 Tehzfbu't-TehzSb, VIII, 56; tbnu'1-lmâd,
Şezerâtu'z-zeheb, I, 53; An sâri, Asr-ı Saadet, II, 351-374.).
11081

Nesâî, tahâre 25; İbn Mace, tahâre 26; Ahmed b. Hanbel, IV. 196; VI, 27.

11091

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 44-48.

nıoı

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 48.

fini

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 48-49.

[112]

Huzeyfe: Huzeyfe b. el-Yemânî el-Absî: Künyesi Ebû Abdullah'dir. Babasıyla Medine-i Münevvere'ye gelmiş ve muhacir mi, yoksa ensardan mı
olmak istediği hususunda serbest bırakılmış, o da ensardan sayılmasını tercih etmiştir. Gerek kendisi gerek pederi Uhud gazasına iştirak eden ashab-i
güzindendir. Hz. Peygamber münafıkları yalnız bu zata bildirmiş ve kendisini bu hususta sırdaş edinmişti.

Hz. Ömer halifeliği zamanında memurları arasında münafık olup olmadığını Hz. Huzeyfe'ye sormuş, "var" cevabım almıştı. Fakat bütün ısrarlarına
rağmen bunların kim olduklarım söylememişti. Hz. Huzeyfe iran fütuhatına hazır bulunmuş, Nusaybin valiliğine tayin olunmuştu. Son derece kanatkâr
ve emin idi. Medine'ye avdetinde Hz. Ömer kendisini hiç değişmemiş, fakir kıyafetiyle görünce boynuna sarılmış ve

"Sen benim kardeşimsin, ben de senin" demişti. Hz. Huzeyfe'den 100 hadis rivayet etmişlerdir. Yine bunlardan 17'sini sadece Müslim, sekizini de
sadece Btthârî rivayet etmiştir. (Geniş bilgi İçin bkz. İbn Sa'd, TabaUt VI, 15; VII, 317; Buhârî, et-TarihıTI-kebir, III, 95; İbn Ebî Hatim, d-Cerh
ve'Ma'dB, IH, 256; Ebû Nuaym, HÜyetu'l-evUya, 1,270-283; Ibnu'1-Esir, Üsdu'l-gflbe, 1,468; Zehebî, A'lâmu'niubdfl, II, 361-369; İbn Hacer, eMsftbe,
II, 223; TehzîbıTt-Tehzîb. II, 219-220; lbnu'1-tmad, Şezerfıtu'z-zetieb, I, 32, 44.).

mu

Buhârî vudû' 66; Müslim, tahâre 22, Tirmizî tahâre 9, Nesâî, tahâre 5, tbn Mâce, tahâre
13, Dârîmî, vudü' 9, Ahmed b. Hanbel, IV, 283, 294, 402.

rı i4i

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 49-50.

[U5]

Ahmed b. Hanbel VI, 136, 213.

rı i6i

İbn Mâce, tahâre 14; Tirmizî, tahâre 8; Nesâî,tahâre 24.

rım

A. Davudoglu, İbn Âbldin Tercümesi, I, 592-593.

n ısı

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/50-51.

rı i9i

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/51.

[İM

Umeyme bint Rukayka. Babası Abdullah b. Bicad b. Umeyr b. d-Haris el-Ensâr-i, annesi ise, Ebu Seyfı b. Haşim b. Abd Menâfin kızıdır.
Umeyme, Resûl-i Ekrem'den ve ezvac-i tâhirattan Rivayette bulunmuştur, kendisinden de Muhammed b. Mûnkedir ve kızı Hukeyme hadis rivayet
etmiştir. Hadislerini Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve ibn Mâce tahric etmiştir. Kendisi Allah Resulüne biat eden kadınlardandır. Tirmizî ve başkalarının
rivayetine göre bey'at esnasında Allah Resulü kadınlara "gücümüz yettikçe takatimiz dahilinde itaat edeceğiz" deyin ihtarında bulununca, güçlerinin
üstünde bir ahid altına girmekten onları korumak istediğini gören Umeyme "Resârattah bize bizden daha merhametli 1 1 demiştir. (Bilgi için bkz. (bnu' 1 -
Esir, (Jsdul-gabt, VII, 27, 28).

ri2iı

Nesaî, tahâre 6.

T1221

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 52.

[123]

"Halanız hurmayı ikram ediniz, çünkü o babanız Âdem'in artık çamurundandir" şeklindeki hadis zayıftır. Mevzu olduğu da söylenmiştir.

[124]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 52-53.

[125]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 53.

11261

Müslim, tahâre 20, Ahmed b. Hanbel, V, 372.

[1271

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 53-54.

[128]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 54.

ri291

Çeviren, Serdaroğlu, Ahmed; tslftmda Helâller ve Haramlar, 1, 337.

[İM

Heysemi Mecmau'z-zevâid, I, 204.

[İHI

Buhârî, hudûd 7, 13; Müslim, hudûd 7; Nesaî, sârik, 1; îbn Mâce, hudûd 22; Ahmed b. Hanbel, II, 253.

T1321

Buhârî, salât 48; cenâiz 62, 96; enbiyâ 50; meğâzt 83; Müslim, mesâcid 19, 23; EbÛ Dâ-vûd, cenâiz 72; Nesâî, mesâcid 13; cenâiz 106; Dârîmî
salat 120, Muvatta, medîne 17; Ahmed b. Hanbel I, 218; II, 260, 284, 285, 366, 396, 454, 518; V, 184, 186, 206; VI, 34, 80, 121, 146, 229, 252, 255,
274, 275.



[133]

Muftz b. Cebel b. Amr b. Evs b. Aîz b. Ka'b el-Hazrecî, el-Ensârî; 18 yasında müslüman olmuş, Akabe biatında ve bütün savaşlarda bulunmuştur.
Peygamber (s. a.) kendisini muallim olarak Yemen'e göndermiştir. Aynı zamanda kadılık vazifesi de uhdesine tevdi edilmiştir. Yemen'e uğurlarken
Resul-i Ekrem ona şöyle duada bulunmuştur: "Allah seni önünden, ardından, sağından, solundan, altından ve üstünden gelecek bütün tehlikelerden ko
rusun ve senden bütün İnsan ve cinlerin serlerini defetsin." Yemen halkına da şu mektubu yazmıştır: "Size dostlarımın en hayırlısını gönderiyorum."
Abdullah b. Amr'dan nakledildiğine göre, Efendimiz, "Kur'am dört kişiden öğreniniz" buyurmuş ve bu dört kişi arasında Hz. Muâz'ı da saymıştır.
Şa'bî'nin Meşrûk'tan rivayetine göre, Abdullah İbn Mes'ûd, onun hakkında; "Muhakkak Muflz Allah'a itaatkâr bir ümmettir" buyurmuştur, Ebû Nuaym,
onun hakkında fukahamn: "İmamı, ulemanın hazinesi, Ensann ilmen ve haya bakımından, cömertlik ve güzellik bakımından en mümtaz genci idi"
beyânında bulunmuştur. Efendimiz buyurur ki, "Ümmetimin en merhametlisi, Ebû Bekr, Allah'ın emlinde en şiddetlisi Ömer, en hayırlısı Osman,
fer&izi en İyi bilen Zeyd b. Sabit, Kur'am en iyi bilen Ubeyy b. Ka'b, haram ve belân* en iyi biten Muâz b. Cebeldir. Ümmetin emini de Ebû
Ubeyde'dir"

Muâz b. Cebel, 157 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan 25'ini Buhârî ve Müslim beraberce, 3'unü yalnız Buhârî, birini yalnız Muslîm rivayet etmiştir.
Hicrî 18. senede Ürdün'de vefat etmiştir. (Geniş bilgi için bkz. İbn Sa'd, Tabakit, III, 120; Buhârî; et-Tarihu'l-kebir, Vil, 359-360, İbn Ebî Hâtîm, el-
Cerh ve*t-ta'dİl, VIII, 244-245; Ebû Nuaym, Hllyelu'l-evllyâ, I, 228-224; Îbnu'l-Esîr, Üsdu'l-gabe, V, 194; Zehebî, Tezhİretu'I-huffaz, I, 19; A'llmu'n-
oobelâ I, 443; tbn Hacer, el-tsabe, III, 426; Tehzîbu't-Tehzib, X, 186; tbnu'l-İmâd, Şezerafu'z-zeheb, I, 29.).
[134]

İbn Mâce, tahâre 21, Ahmed b. Hanbel, 11, 163, 372.

11351

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 54-56.

11361

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 56.

H371

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 57.

[138]

Abdullah b. Mugaffel: Hudeybiye Gazvesinde ağaç altında Rıdvan biatina katılan sahabedendir. Hasan-ı Basrî (r.a.)'*un dediğine göre Hz.
Ömer'in Kur'ân öğreticisi olarak görevlendirdiği on kişiden biridir. Tebûk Gazvesinde, haklarında âyet nazil olan ve kendilerinden "gözleri yaş döken
kimseler" diye bahsedilenlerdendir. Bak: (Tevbe Sûresi: 92). Faziletleri sayılamayacak kadar çoktur. Kendisinden 43 hadis rivayet edilmiştir. Kendisi
Ebû Bekr, Osman ve Abdullah b. Salim'den rivayette bulunmuş, kendisinden de Hasan-i Basrî, Sabit el-Bunânî ve daha başkaları rivayette
bulunmuşlardır. Önceleri Medine'ye yerleşmişken, sonraları Basra'ya göç etti; orada bir ev yaptırdı. Hicretin 59 veya 69. senesnide vefat etti. (Geniş
bilgi için bk. Ibnu'1-Esir, Üsdu'l-g&be, IH, 398, Zehebî, A'lâımı'n-mıbeM, II, 483-485; İbn Hacer.Tehzibu't-Tehrfb, VI, 42; İbmı'1-İmâd Şezerfttn'z-
zeheb, I, 65.).
[139]

Tirmizî, tahâre 17; Nesâî, tahâre 6; ibn Mâce, tahâre 12; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V,56.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 57.
[140]

Sahih-i Müslim bi-Şeriri'n-Nevev! II, 187.

[1411

EI-Bakara (2), 284.

11421

Buhârî, rikak 31; Müslim, İman 203, 204,206, 207, 209; Tirmizî: tefsîr, (sûre: 6) 10; Dâ-rimî, rikâk 70; Ahmed b. Hanbel, I 227, 279, 310, 361;
II, 234,411,498; 111,149.
Ü43_l

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 58-60.

[1441

Nesâî, tahâre 146; Ahmed b. Hanbel, IV, 111.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 60.
[1451

Nesâî, tahâre 146.

[1461

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 60-61.

H471

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 61.

[1481

Nseâî, tahâre 29; Ahmed b. Hanbel, V,82.

11491

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 62.

11501

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 62.

11511

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 62.

11521

Tirmizî, tahâre 5; ibn Mâce, tahâre lOjDârimî vudû 17; Ahmed b. Hanbel, VI. 155.

11531

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 63.

11541

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 63.

11551

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 64.

11561

Ebû Katâde el-Hâris b. Ribî'dır. Ensârm ileri gelenlerinden olup Bedr Muharebesinin dışında bütün gazalara katılmıştır. Vefatı ihtilaflıdır. 54
Hicrî tarihinde 70 yaşında olduğu halde Medine-i Münevvere'de vefat ettiğine dair rivayetler vardır. Vakidî'nin beyânına göre, Peygamber Efendimizin
dualarına mazhar olmuştur. Yüzünden aldığı onulmaz yaralar bu dualardan sonra onu rahatsız etmemiş ve koku neşretmez olmuştur. Kendisinden 1 70
hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan 1 1 tanesini Buhar! ve Müslim birlikte rivayet etmişlerdir. Sadece buhâri'nin rivayet ettiği 2, Müslim'in rivayet ettiği
ise 8'dir. (Geniş bilgi için bk. tbn Sa'd, Tabak&t VI, İS; Buharı, et-Tarihu'l-kebtr, II, 258-259; lbnu'1-Esîr, Üsdu'l-gabe. VI, 250; Zehebi, A'lfımu'n-
nubelâ, H, 449-456; İbn Hacer el-İsabe, IV, 154-155, TehıSbu't-Tehzîb, XII, 204-205; Ansârî Asr-ı Saadet, III, 290-296).



[157]

Buhârî, vudû*18; eşribe 25; Müslim, tahâre 63; Nesâî, tahâre 41; İbnMâce, tahâre. 15; Ahmedb. Hanbel, IV, 383, V, 296, 309, 310, 311.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 64.
[158]

Nevevî, Şerhu Müslim: III, 156.

[159]

Menhel, I, 121.

[160]

Aynı yer.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 64-65.
[161]

Hz. Hafsa: Hz. Ömer'in kızıdır. Hz. Osman zamanında Kur'ân-t Kerimler onun yanında bulunan nüshadan teksir edilmiştir. Bedir Gazasında
şehıd olan kocasından dul kalmıştır. Hz. Ömer O'mı Hz. Osman'a vermek istemişse de Hz. Osman özür beyân edince meseleyi Resul-i Ekrem
Efendimiz'e açmış, Efendimiz de; "Hafsa'yı Osman'da» daha hayırlısı, Osman da Hafsa'daa daha hayırttsuu alacaktır" buyurarak ciğer-pâreleri Ummü
Gülsûm'ü Hz. Osman'a verip kendisi de Hz. Hafsa'yı nikahlamışlar, her ikisinin de gönlünü hoşnut eylemişlerdir. Bir hadis-i şerifte O'nun hakkında
Cibril'in, "O İbadetleri yapmakta devamlı ve gayretli, çok oruç tutmakta sabırlıdır, Cennette zevcendir" dediği rivayet edilir. Hicretin 45. yılında 60
yaşında trtihal eylemiştir. Kendileri Efendimiz'den ve babasından 60 hadis rivayet etmiştir: Bunların üçünü Buharı ve Müslim ittifakla rivayet etmişler,
altısını da sadece Müslim rivayet etmiştir. (Geniş bilgi için bk. tbn Sa'd Tabakftt, VIII, 81-86; lbnu'1-Esir, ÜsdıTI-fcftbe, VII, 65; Zchebî, A'lamu'n-
mıbetf, II, 227-231; tbn Hacer, d-tsftbe, IV, 273; Tehzîba't-Tehrfb, XII, 197; ibnuM-İmâd, Şezerfttu'z-zeheb, I, 10, 16.).
[162]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 66.

H631

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 66-67.

[1641

Ahmed b. Hanbel, VI, 265,287 Buhârî, vudü 31; Müslim tahâre 19; Tirmizi, salat 2.506; Nesâ'î taharc 1; tbn Mace; tahâre 401.

11651

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 67.

[1661

İbn Mâ'ce, tahâre 23; Dârimî, vudü 5; Ahmed b. Hanbel II, 371.

[167]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 68-69.

H681

Bk. 1416 numaralı hadis.

H691

Bk. tbn Mâcc, ttbb 25; Nitekim 4061 numaralı Hadis-i Şerif de bu gerçeğe işaret etmektedir.

[1701

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 69-70.

[171]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 70.

[172]

Mesleme b. Muhaled el-EnsAri: Efendimiz'in Medine'yi teşriflerinde dünyaya geldi. Banları O'nun o zaman dört yaşında olduğunu söylerler.
Mısır'ın fethinde mücâhitler arasında bulunuyordu. Hz. Muâviye tarafından Mısır'a tayin edilmişdi. Sonra Medine'ye döndü. Hz. Peygamber
Efendimizden rivayetleri vardır. Kendisinden de Ali b. Rebah, Mücâhid, Şeybân b. Umeyye, Abdurrahman b. Şemmâse rivayette bulunmuşlardır.
Ahmed b. Han-bel'e ve Ebû Hâtim'e göre sahâbî değildir; Buharı ve Zehebî'ye göre sahâbidir. Askerî'ye göre ise Efendimizi görmüş fakat sohbet
etmemiştir, Hicretin 62 senesinin Zilka'de ayında Medine-i Munevvere'de 60 yaşında vefat etmiştir. Mısır'da vefat ettiği de söylenir. (Geniş bilgi için
bk. tbn Sa'd, Tabskftt, VII, 504; Buhârî, et-TflrmıTI-kebir.VII, 387; İbnu'l-Esîr, Üsdu'l-Jâbe, V, 174; Zehebî, A*lftmu'o-nubeU, III, 424-427; İbn
Hacer, et-tstbe, III, 418; Tehzîbu't-Tebzîb, X, I48;'lbnu'l-!mad, Şezerfttn'z-zefaeb, I, 70).
[173]

Nesâî, Ziyne 12; Ahmed b. Hanbel, IV, 108, 109.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 70-71.
H741

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 72.

[1751

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 73.

[1761

Müslim, Tahâre 17; Ahmed b. Hanbel, III, 343, 384.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 73-74.

um

Abdullah b. Mesud (r.a.): Onun hakkında Zehebî şöyle diyor: "O İmanı Rabbani Ebû Abdurrahman Abdul b. Ümmü'l-Huzelî'dir. ResÛlullah
(s.a.)'ın sahip ve hizmetkârıdır. İlk müsltlmanlardan biri olup Bedr Gazasına iştirâkk edenlerin büyüklerinden ve Fuka-hâ'mn da en ileri
gelenlerindendir. Eskiden müslüman olmuş ve ResÛlullah (s.a.)'den yetmiş sûre ezberlemişti. ResÛlullah (s. a,) onun hakkında: "Kipi Kur'ânı İndirildiği
gibi taptaze okumak isterse, onu İbn Ümoıü Abd'İn kıraati üzere okusun" buyurmuşlardır. Peygamberimiz bir gün ashabı ile birlikte bir yerde
bulunurlarken, meyva toplaması için oradaki ağaca çıkmasını Abdullah b. Mes'ud'a emretmişti. Ashab-ı Kiram, İbn Mes'ud'un bacaklarının inceliğine
ve kuruluğuna bakıp gülüşünce, Peygamberimiz; "Neye gülüyorsunuz?" buyurdu. "Bacaklarının inceliğine" dediler. Peygamberimiz: "Gülüşmeyin,
mizanda onlar, Uhud dağından daha »girdir. Kıyamet gününde, mizanda Abdıüliıh'dan daha ağır basan kimse yoktur" dedi. İbn Mes'ud Kur'an-ı Kerimi
okur, helâlini helâl, haramını haram-bilirdi. Dinin bütün hükümlerini ve Peygamberimizin sünnetim tamamıyle kavramıştı. Hz. Ömer'in üç defa
tekrarlayarak dediği gibi "içi ilimle dolu bir dağarcık" idi. İbn Mesud az konuşurdu. Çok muttaki idi. "insana, günah olarak, her işittiğini söylemesi
yeter" derdi. "Resulüllah buyurdu ki" derken, kendisini, bir titreme alırdı. Peygamberimizin, kendilerinden Kur'ân öğrenilmesini tavsiye ettiği 4 zattan
birisidir. Kendisinden tabiîler hadis rivayet etmişlerdir. Kur'an hadis ve fetvada en büyük âlimlerdendir. 848 hadis rivayet etmiştir. 64'unü Buhârî ve
Müslim beraber, 22'sini sadece Buhârî, 35'ini de sadece Müslim rivayet etmiştir. Hicretin 65. yılından Medine'de vefat etmiştir. (Geniş bilgi için bk. ibn
Sa'd, Tabakftt III, 106, Hatîb, Tarthu Bagdad I, 147-J50; Îbnu'l-Esir, Üsdu'l-gâbe III, 384; Ze-hebî, Tezkİretu'l-hufffız, 1,31; A'lamu'n-nubelâ, 1,461-
500; tbn Hacer, el-tsâbe, II, 368, Tehzllan't Tehzîb, VI, 27-28 lbnu'1-lmâd, Şezerfıtu'z-zeheb, I, 38; Ansan, Asr-ı Saadet, II, 105-133.).
[178]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 74-75.

[1791

el-Cinn (72), I.



[180]

Buhârî, ezan 105; Tefsir Sûre 72, 1; Müslim, salât 149; Tirmizî, tefsir süre: 72 1; Ahmed b. Hanbel, I, 252.

T1811

Müslim'in rivayet ettiği (Salat 105) bu hadis-i şerifle metinde verdiğimiz hadis arasında bir farklılık göze çarpmakta ise de, hadise şudur:
Müslim'in rivayet ettiği hadis-i şerifte hediye isteme talebi cinlerden geliyor. Bunun üzerine de Hz. Peygamber (s. a.) kemiği cinlere, tezeği de
hayvanlarına yiyecek olarak tahsis ediyor. Bu defa cinler Resulü II ah'a hadiste varid olduğu üzere "Mademki Rabbimiz bizim rızkımızı bunlarda kıldı,
öyleyse bunları ümmetine yasakla" diyorlar. Resûlullah da yasaklıyor. Binaenaleyh iki hadis arasında bir farklılık yoktur. Her biri hadisenin bir başka
yönünü açıklamaktadır.
[182]

Müslim. Salât 105; Tinnizî; tefsir Sûre 46,3; Ahmed b. Hanbel I, 436.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 75-77.
[183]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 77.

ri841

Buhârî, vudû' 21; Müslim, tahâre 57; Tilmizi; tahare 12; Nesâî, tahâre 7; tbn Mâce, tahâre 16.

[185]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 77-78.

[186]

Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim IH, 157.

ri871

Buhârî vudû' 21; Tirmizî tahâre 13; Nesâî, tahâre 37; ibn Mâce, tahâre 16; Ahmed b.Hanbel I, 388, 418, 427, 450, 465.

[188]

Umdetü-1 Kurt II, 304-305.

[189]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 78-79.

[190]

Huzeyme b. Sabit b. Fakîh b. Sa'lebe b. Sâide A l-Ensarî, Bedir muharebesi dahil bütün muharebelere iştirak etme saadetine ermiş
bahtiyarlardandır. Efendimiz (s. a.) onun şeha-detini iki kişinin şehadetine denk kabul etmiştir. Kendisinden rivayet edildiğine göre, Efendimiz (s. a.) bir
arabîden bir kısrak satın almıştı. A'rabî'den eve kadar kendisini takib etmesini, evde parayı ödeyeceğini bildirmesiyle eve doğru yüremeye başladılar.
Yolda Efendimiz (s. a.) hızla giderken arabî arkada kalıyordu. Yolda meseleden habersiz olan kimseler, arabînin etrafını çevirip atı kendilerine
satmasını teklif edince arabî, câzib teklif karşısında Efendimiz (s. a.) i çağırıp, "sen bu atı satın almamışsan ben bunlara satıyorum". ..dedi. Efendimiz
(s. a.): "ben bunu senden biraz evvel satın almadım mı?" deyince, Arabî; "Ben onu sana satmadım" diye cevap verdi. Efendimizi "ben onu senden satın
aldım" deyince de, Arabî, "şahidini getir" öyleyse deyiverdi. Huzeyme de: "ben senin onu sattığına şahidim" cevabım verdi. Efendimiz, Huzeyme'ye
yönelerek: "nasıl sabitlik edersin?" deyince, Huzeyme: "Seni tasdik ederek" yâni "senin söylediklerinin, hepsinin doğru olduğuna olan şehatımle
şahidlik ederim ya Resûlellah" cevabım verdi. Bunun üzerine Cenab-ı ResUl onun şahitliğini iki kişinin şahitliğine denk tuttu. Arabî kendisine gelip
"bu Rasû-lüllah mıydı yahu" demeye başladı. Kendisine "Cehalet olarak, sana Allah Resulü'nu bilmemek yeter" denildi. Neticede Arabî, deveyi
sattığını kabul etti.

Sıffin vak'asmda Hicri 37. senede vefat etmiştir. Rivayet ettiği hadis sayısı 38'dir. (Geniş bilgi için bk. İbn Sa'd, Tabak&t IV, 378; İbn Ebî Hatim, el-
Cerb ve't-Ta'dîl, III, 381-382; lbnu'1-Esir, Üsdu'l-gâbe, II, 133; Zehcbî, A'lâmu'n-oubdâ, II, 485-487; İbn Hacer, d-İsâbe, 1,425, Tebribu*t-Tenrib, III,
140-141; lbnu'1-lmâd, Şezerfıtu'z.zeheb, 1,45; An-sârî, Asr-ı Saadet, III, 386-388).

ri9iı

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 80-81.

[192]

İbn Mâce, tahâre 20; Ahmed b. Hanbel, VI, 95.

ri931

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/81.

[1941

el-Hacc (22), 78.

11951

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 81-82.

f!961

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 82-83.

[197]

Müslim, tahâre 69; Buhârî, vudû' 16.

[198]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/83.

11991

.Buhârî, vudû' 163.

r2001

.Aynî, UmdetıTl-Kaari II, 291.

[201]

Buhâri, vudû' 1 6.

T2021

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 83-85.

12031

Aynî, el-Binâye, I, 761-762.

[204]

Davudoğlu, Ahmed; ibn Abidin Tercemesi, I, 581.

[2051

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 85-86.

[2061

Tirmizî, Tefsirü'l-Kurân, et-Tevbe, 10; tbn Mâce, tahare, 28.

T2071

MA. Koksal, İslâm Tarihi (Medine Devri) 1, 8-9.



12081

İbn Mâce, tahâre, 28.

12091

Ahmed b. Hanbel III, 422.

[210]

Zeylaî, Nasbu'r-râye, 1,218.

um

Nesâî, mesâcid 8, Tirmizî, salât 124; Ahmed b. Hanbel V, 1 16.

[2121

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 86-88.

[2131

Nesâî, tahâre 43; tbn Mâce, tahâre 29.

[214]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 88.

[215]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 89.

12161

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 89.

[2171

Buhârî, cum'a 8; temenni 9; savm 27; Müslim, tahâre 42; Tirmizî, tahâre 18; Nesâî, tahâre 6; mevâkît 20; Ibn mâce, tahâre 7; Dârimî, salât 168;
Muvatta, tahâre 114-115; Ah-med b. Hanbel I, 80, 120; II, 245, 250, 259, 287, 399, 400,429,433, 460, 509, 517, 531; IV, 114. 116; V, 193, 410, VI
325, 429.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 89.
[218]

Münzirî, el-Tergîb ve't-terhib, I, 166.

[2191

Buhari, Savm 27; Nesâî, tahâre 4; İbn Mâce, tahâre 7; Dârımî, vudü', 19; Ahmed b. Hanbel, I, 3, 10; VI, 47, 62, 124, 146, 238.

12201

Ahmed b. Hanbel VI.272; Münzirî, Terğib,I,167.

[221]

İbn Mâce, İkâme 83; Muvatta; tahâre 1 13; Ahmed b. Hanbel II, 108.

12221

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 90-91.

12231

İbnu'l-Hümâm, Fethii'l-Kadfr, I, 16.

[2241

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 91-92.

[2251

Zeyd b. Halid, Ebû Abdurrahman yahut Ebû Talha'dır. Meşhur sahabelerdendir. Resûlullah iie birlikte Hudeybİye Musâlehasında bulunmuştur.
Mekke'nin Fethi günü Cüheyne kabilesi'nin bayraktarı idi. 81 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan 5'ini Buhârî ve Müslim müştereken nakletmişlmerdir.
Kendisinden Yezîd, Abdurrahman b. Ebİ Umre ve İbn Mü-seyyeb rivayette bulunmuşlardır. Kûfe'de bir rivayete göre de Medine'de-hicrî 78. senede
vefat etmiştir. (Bilgi için bk. lbnu'1-Esir, Üsdiı'1-gabe, II, 284).
[2261

Buharî, cuma 8; temennî 9, savm 27; Müslim, tahâre 42; Tirmizî, tahâre 18; Nesâî, tahâ- re 6; Mevâkît 20; İbn Mâce, tahâre 7; Dârimî, salât 168;
Muvatta, tahâre 1 14-1 15; Ah-med b. Hanbel I, 80, 120; II, 245, 250, VI, 114, 1 15, 325, 439, V, 193,410.
12271

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 93.

12281

Abdullah b. Abdullah b. Ömer, Ebû Abdurrahman el-Medenî. Babasından ve Ebû Hu-reyre'den, kardeşi Hamza'dan hadis rivayet etmiştir.
Kendisinden de Zuhrî, Nâfî', Mu-, hammed b. Abbâd ve Abdullah b. Ebî Seleme Hazretleri rivayette bulunmuşlardır. Vekî', Ebû Zür'a ve Nesâî
güvenilir bir kişi olduğunu söylerler. îbn Hıbban da güvenilir râviler arasında zikretmiştir. Ibn Sa'd'a göre de az hadîs rivayet eden güvenilir bir râvîdir.
tbn Ebî Asim, mürsel bir rivayetinden dolayı onu sahabeden saymaktadır. Hicrî 105 senesinde Hişam b. Abdulmelik'in hilâfeti zamanında vefat
etmiştir. Kendisinden, Buhârî, Müslim, Ebü Davûd ve Nesâî rivayette bulunmuştur. (Bilgi için bk. Ibnu'1-Esîr, ÜsdıTI-gabe, III, 300). Esma bint-İ Zeyd
b. el-Hattab: Hazret-i Ömer'in torunudur. Ibn Mende ve İbn Hİbbân sahabeden olduğunu söylemişlerdir. Ebû Dâvud da ondan hadis rivayet
etmiştir.Abdullah b. Hanzala b. Ebî Âmir, Künyesi Ebu Abdirrahman veya Ebû Bekr'dir. Sahabe olmak şerefini kazananlardandır. Doğrudan doğruya
Resut-i Ekrem'den (s. a.) ve Ömer, Abdullah b. Selam ve Ka'bu'l-Ahbâr'dan rivayetleri vardır. Kendisinden de Abdullah b. Yczid el-Hutâmî ve Kays b.
Sa'd gibi birçok âlimler hadis rivayet etmişlerdir. Hicretin 4. senesinde dünyaya geldi. 63. senesinde vefat etti. Kendisinden Ebû Dâvud hadis rivayet
etmiştir. (Geniş bilgi için bk. tbn Sa'd, Tabak*I, V, 65; Buhârî, et-Tarihu'I-kebİr, V, 68; îbn Ebî Hatim, d-Ccrb ve'Ma'uH, V, 29; lbnu'1-Esîr, Üsdü'l-
gabe, III, 218; Ze-hebî, A'lftmu'n-nııbctt III, 321-325; tbn Hacer, el-tsabe, II, 299; Tehzîbn't-Tehzîb, V, 193.).
12291

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 93-95.

12301

el-Maide (5), 6.

[23U

Koçkuzu, Ali Osman; Hadiste Nfisih-Mensah, s. 1 94.

12321

bk. 1 72 numaralı hadis-i şerif ve dipnotu.

12331

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 95.

12341

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 96.

[2351

Misvakın kullanma şekli 46. hadisin şerhinde geçmiştir.



T2361

Buhârî, vudû 73.

[2371

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 96.

[238]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 97.

[2391

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 97.

f2401

Buhârî, vudû'74; Müslim, rüya 19; zühd 70.

[241]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 97.

[2421

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 98.

[2431

MUslim, tahâre 253; Nesâî, tahâre 8; tbn Mâce, tahâre 7.

[2441

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 98-99.

[2451

Ahmed Naim, Tecridi Sarih Terce m esi, II, 377, (1. baskı).

12461

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 99.

[2471

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 99.

[2481

Bu hadisi KUtÛb-i sitte müelliflerinden Ebû Davucfaan başkası rivayet etmemiştir.

[2491

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 99-100.

12501

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 100.

[251]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 100.

[2521

Müslim, tahâre 56; Tirmizî, edeb 14; Nesâî, Ziynet 1; tbn Mâce, tahâre 8; Afamed b.Hanbel, VI. 137.

[2531

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 100-101.

[2541

el-En'am (6), 90.

12551

M. Hamdi Yazır, Hık Dini Kur'ftn Dil I, 1974; Âlusî, Ruhul-Meftnî, VII, 3 16-317.

[2561

lbnu'l-Hacer, FethıTI-Bâıi. XII, 458-459.

[2571

el-Bakara(2), 124.

[2581

en-Nahl(lö), 123.

[2591

Kurtubî, el-Câmi' U ahUmi'l-Kur'ftn, II, 97-98.

[2601

Aynî, Umdeto'l-KMri, XXII, 44.

[2611

Tirmizî, edeb 16; Nesâî tahâre 12; Ziyne 2; Ahmed b. Hanbel IV, 36, 368, V, 410.

[2621

İbnu'l-Humam, Fethü'l-Kadîr, II, 77.

[2631

Tirmizî, edeb 17.

[2641

Nevevî, Şerhu Sahlh-i Müslim, III, 149.

[2651

tbn Mâce, tahâre 8.

[2661

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 101-106.

[2671

Ammâr b. Yâsir b. âmir b. Mâlik: Künyesi Ebtt'l-Yakazan'dır. Ashab-i Kiramın ileri gelenlerindendir. Bedir dahil bütün gazalara iştirak etmiştir.
İslama ilk giren bahtiyarlardandı;. Annesi Sümeyye, Mahzum oğullarının kölesi idi. Bir gün Sümeyye, Ebû Cehl ile İslâmiyet mevzuunda münakaşa
ederken Ebû Cehlin câhiliye damarına dokunacak sözler söylediği için Ebû Cehl elindeki mızrağı onun mahrem yerine saplayarak şehid etti. Müşrikler
Ammâr'a da ezâ ederlerdi. Onun bütün ailesi ezâ ve musibete uğradı. Bir kere Ammâr, Resûl-t Ekrem'e bu halini arzetmişti. Resûl-i Ekrem onu ve
bütün ha-neüanmı cennetle müjdelemişti. Bir gün müşriklerin dayanılmaz işkenceleri ve ısrarları karşısında onları memnun edecek sözler söyleyerek
kendini kurtarmıştı. Bu durumu Re-sûlullah'a arz edince, Nebiyy-i Ekrem (s. a.):

— Kalbin nasıl? buyurmuş, Ammâr da:

— İmanın verdiği huzurla dolu, Ya ResÛlellâh, cevabını vermişti. Bu defa Resûl-i Ekrem (s. a.):

— Ammâr sana tekrar böyle muamelede bulunurlarsa, sen de onların dediğini yap, demiştir. Bunu müteakiben de: "O ki Allah'a İman ettikten sonra
kalbi imanla dolu ve imanın verdiği huzur ile doymuş olduğu halde Allah'ı inkâra mecbur olacak olursa bundan dolayı hesaba çekilmeyecektir" (Nahl
Sûresi, 106) âyeti kerimesi nazil olmuştur. Medine mescidinin inşasında herkes birer taş taşırken onun iki taşı birden taşıdığını gören Resûlullah, onun



başını okşamış: "Vah vah Ammâr, seni asi bir topluluk öldürecek' 1 demişti. Nitekim bu haberin bir mu'cize olduğu Hz. Ammâr'ın Sıffîn harbinde Hz.
Ali safında, şehid edilmesiyle ortaya çıktı. (37 Hicrî.)

Vefatı anında 94 yaşında idi. Kendisinden 62 hadis rivayet edilmiş bunun ikisini Buhârî ve Müslim müştereken üçünü sadece Buharı birini de yalnız
Müslim rivayet etmiştir. (Geniş bilgi için bk. İbn Sa'd Tabakflt 1 1 1,176; tbn Ebî Hatim, d-Cerh ve'l-ta'dU, VI, 389; Ebû Nuaym, Hilyetu'l-evltyfı, I,
139-143, Hatîb Tarlhu Bagdad I, 150-153; tbnu'I-Esîr, Üsdu'l-gâbe, IV, 129; Zehebî, A'lâmunnübelfl, I, 406-428; İbn Hacer el-Isflbe, II, 513; Tehzlbu't-
Tehrfb, VII, 408; lbiiu'1-lmâd, Şezerfttn'z-zebeb, 1,45; Ansa-rî Asr-ı Saadet, II, 163-173.).
[268]

tbn Mâce, tahâre 8; Ahmed b. Han bel, IV, 264.

T2691

tbn Mâcc, tahâre 8.

12701

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 106-108.

r2711

BotolmckM 1, 136.

T2721

Tuhfedu'rahvezî, VIII, 35.

T2731

Fethi' 1-Mri, XII, 463.

12741

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 108-1 10.

[2751

Buhfııt, vudû' 73; Cuma 8; Teheccüd 9; Müslim, tahâre 46,47; Nesâî, tahâre 1; kıyfimul-leyl 10, 11; tbn Mâce, tahâre 7; Dânmî, vudû 20; Ahmed
b. Hanbel, V, 382, 390, 397, 402, 407.
[276]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 110.

[2771

Sa'd b. HJşâm b. Âmir el-Essârî: Enes b. Malikin amcasının oğludur. Babasından, Enes b. Malik'ten, Hz. Aişe ve Ebû Huveyre'den rivayette
bulunmuştur. Kendisinden de Zu-râre b. Evfâ, Hasan Basrî ve Humeyd b. Abdirrahman, el-Hımyeri hadis rivayet etmişlerdir. Nesâlonu "güvenilir"
bulmuş tbnHibban da ona kkâbu'KÖtat'mda yer vermiştir. Buhârî onun Hindistanda bir yer olan Mukrân'da savaşırken vefat ettiğini söyler. Pek çok kışt
ondan hadis rivayet etmişse de Buhâri ondan rivayette bulunmamıştır. (Bilgi için bak: el-Kelâbâzî, el-Cem" beyne ricali's-sahihayn, I, 159; el-Menhel,
1,200).
r2781

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 110-11 1).

12791

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 111.

12801

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 111-112.

[281]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 112.

f2821

Buhari, tefsir-i sûre 3,19-20; deavftt 8,10, tcvhîd 13; Tirmirf, duft 28, tabire 19; Mü»-lim, mıisâfırîn 19; ibn Mâce, İkâme 181; Ahmed b. Hanbel
I, 373.
[283J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 1 12-1 13.

[2841

bk. Sözler, 366.

[2851

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 113-115.

[2861

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 115.

[2871

Usame b. Umeyr b. Amir: Buhârî bu râvînin sahabe olduğunu söylemiştir. Sünen sa-hiblert, imam Ahmed, Ebû Avâne, İbn Huzeyme, tbn Hibbân
ve Hâkim de sahihlerinde ondan hadis nakletmişlerdir. Kendisinden oğlu rivayette bulunmuştur. 7 hadisi vardır. (Bilgi için bk; lbnu'1-Esîr, Üsdu'l-gâbe,
1,82).
12881

Buhârî, zekat 7; Müslim, tahâre 1; Tirmizî, tahâre 1; Nesâî, tahâre 103; zekât 48; İbn; Mâce, tahâre 2; Ahmed b. Hanbel, II 20, 39, 51, 57, 73, V,
74, 75.
T2891

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 115-116.

12901

el-Mâide (5), 6.

[291]

Nevevî, Şerha Sahih-* Müslim III, 103.

T2921

Buhârî, l'tisam 6; Müslim, fedâil 130; hac 412, Nesâî, hac i; tbn Mâce Mukaddime 1.

12931

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 116-118.

[2941

Buhârî, hiyel 2; vudû' 2; Müslim, tahâre 2; Tirmizî, tahâre 56; Ahmed b. Hanbel 308, 318.

[2951

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 118.

[2961

Müslim, Selâm 125; Ahmed b. Hanbel H, 429; IV 68, V, 380.



T2971

Müslim, İmân 164; Nesâî, tahrîmıTd-dem 12.

T2981

Buhârî, Teyemmüm 5, 6; Ebû Dâvud, tafaâre 123; Tirmizi, tahâre 92; Nesâî, tahâre 203; Ahmed b. Hanbel, V, 146, 147, 155, 180.

[299]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 118-119.

[300]

Ali b. Ebî Talib, Ebu'l-Hasen: Peygamberimizin amcası Ebû Tâlib'in oğludur, Kureyş-lıdır. Peygamberlikten on yıl önce Mekke'de doğmuş,
henüz çocukken müslüman olmuştur. Hicretin 35. yılında Hz. Osman'ın şehid edilmesi üzerine dördüncü halife olmuştur. 4 sene, 8 ay bu görevde
kaldıktan sonra 63 yaşında iken 17 Ramazan 40 H. (24 Ocak 661 M) Pazar günü sabah namazını kılmak üzere camiye giderken Haricilerden İbn
Mülcem tarafından kılıçla vurulmuş, iki gun sonra da şehid olmuştur.

Hz. Ali buyuk bir âlim idi. Hz. Peygamber damadıydı. Peygamberimizin soyu kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali neslinden devam etmiştir. Henüz çocuk
denilecek bir yaşta iken musluman olduğu halde, Allah yolunda hakkıyla savaşmış, ilim amel, ibâdet ve siyâseti beraber yürütmüştür. Zamanında
Cemel(H. 36/M. 656ve Sıffin (H. 37) olaylan A cere-yan etmiş, hilâfet hususunda anlaşmazlıklar baş göstermiştir. Aşere-i mübeşşeredendir.
Hz. Ali hadisleri kabul ve rivayet hususunda çok dikkatli davranırdı. Hadis rivayet edenlere yemin ettirdikten sonra hadislerini alırdı. Zamanı daha çok
siyasî çekişmelerle geçtiği için fazla hadis rivayet edememiştir. 586 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan 20'sini Buhârî ve Müslim ortaklaşa rivayet
etmişlerdir. Dokuzunu sadece Buhârî. beşini-de sadece Müslim rivayet etmiştir. (Bilgi için bk. İbn Sa'd, Tabakât, JII, 1 9-40; İbnu'1-Imâd, Şezerâtu'z-
Zeheb, I, 35, 40-49, 51, 62-64; Anhsârî, Asr-ı Saadet, I, 344-365).
[301]

Ebû DâvÛd, Salât 73; Tirmiâ Mcvâkît 63; İbn Mâce; tahâre 3; Dârimî, vudû' 22; Ah-med b. Hanbel, 1,123, III, 340.

13021

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 1 19-120.

13031

el-Heysemî, Mecmau'z-Zevttd, II, 105.

[3041

Zafer Ahmed el-Osmanî, t'laü's-sünen, II, 159.

T3051

el-A'la(87), 15.

T3061

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 120-122.

[3071

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 122.

[308]

Tirmizî, tahâre 44; ibn Mâce, tahâre 73.

T3091

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 122-123.

13101

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 123.

[3ÜI

Müslim, tahâre 86; Ebû Dâvûd, tahâre 65; Tirmizî, tahâfe 45; Nesâî, tahâre 100; Ah-med b. Hanbel, V, 350, 351, 358.

[312]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 123.

[313]

Tirmizî, tahâre 50; Nesâî, tahâre 43; miyah 2; Ahmed b. Hanbel, II, 12.

[3141

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 124.

[315]

Ebü Dâvûd, tahâre 33, 34.

[3161

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 124-125.

[317]

Tirmizî, tahâre 50; Nesâî, tahâre 43; miyâh 3; tbn Mâce, tahâre 73; Dârimî, Vudû* 55; Ahmed b. Hanbel H, 23, 27, 107.

[3181

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 125-126.

[3191

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 126.

T3201

Tirmizî, tahâre 49; Nesaî, miyâh 1, 2; ibn Mâce, tahâre 76; Ahmed b. Hanbel, I, 235, 284, 308, III, 163, 3 1, 86, VI, 172, 330.

[32U

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 127.

[3221

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 127-128.

[3231

Ahmed b. Hanbel IV, 194.

[3241

Buhârî.buyÛ'3 ; Tirmizî, kıyâmefıO; Nesflî, kudât 11; Dârimî, buyu 2; Ahmed b. Hanbel VI, 153.

[325J

Tirmizî, tahâre, 49; Nesaî, miyâh 1, 2; tbn Mâce, tahâre 76; Ahmed b. HuıbcI.J, 235, 284, 308; III, 16, 31, 86; VI, 172, 330.

[326J

Bu durum suyun uzun süre beklemesindendir ve Ebü Davud'un bu kuyuyu ölçmesi, Re-sûlultah'tan yüzlerce sene sonradır. Onun ölçüsü,
Resûlullah devrinin ölçüsünden değişik olabileceğinden, bu görüşü, fukahânın yukarıda beyân ettikleri görüşlerim değiştirici mahiyette değildir.
[3271

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 128-130.



T3281

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/131.

T3291

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 131.

[330]

Tirmizî, tahâre 48; tbn Mace, tahâre 33.

[33i]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 131-132.

[332]

İbn Mâce, tahâre 33.

T3331

lbnû'1-Esîr, en-Nihâye, I, 302-303.

[334]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 132-133.

[335]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 133.

[336]

Buhârî, vudû' 68; Müslim, tahâre 94-96; Tirmizî, tahâre 51; Ibtı Mâce, tahâre 25; Ne-saî, tahâre 45, 139; gusl 1; Dârimî, vudûl45; Ahmcd
b.HanbclJI.259, 265, 288, 316. 346, 362, 364, 433, 464, 492, 529, 532; IH. 341, 350.
[3371

bk. yukarıdaki kaynaklar.

[338]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 133-134.

[339]

bk. 25 ve 26 numaralı hadisler.

[3401

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 134-135.

[341]

Hatiboğlu Haydar, Sünen-* İbn Mftce terecine ve Şeriri I, 537.

[342]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 135-136.

13431

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 136.

13441

Nevevî, Şcrhu Sahİh-i Müslim IH, 185.

[3451

Zafer Ahmed Osmanî, I'laü's-Sünen, 1, 197, Zeylaî, Ntsbü'r-rfıye I, 131.

[3461

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 136-137.

[3421

el-Mâide (5), 4.

13481

bk. Mansûr Ali Nâsıf et-Tftc I, 85.

[3421

Tirmizî, tahare 68, 69.

T3501

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 138.

[351]

Müslim, tahâre 93; Ncsâî, tahâre 52; miyah 7; İbn Mâce, tahâre 31; Dârimî, vudû' 59; Ahmed b. Hanbel, IV, 86; V, 56;

13521

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 139-140.

[353]

Müslim, libâs 82; Nesâi, sayd 11; bk. Ebû Dâvûd, 227 no'lu hadis.

[354]

İbn Kuteybe, Hadis Müdafaan, 134.

13551

İbn Kuteybe Hadis Müdafaası, s, 184.

[356]

Ahmed b. Hanbel, IV, 85; V. 54.

[3571

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 140-142.

[358]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 142..

[3521

Tirmizî, tahâre 69; Nesâî, tahâre 53; miyâh 8; İbn Mâce, tahâre 32; Dârimî, vudÛ' 58; Muvatta, tahâre 13; Ahmed b. Hanbel, V, 296, 309.

13601

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 143.

[36j]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 143-144.

[362]

Bu hadis-i şerifi sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.



[363]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 144-145.

[364]

Dâvudoglu Ahmed: İbn Abidin Tercemesl I, 537.

[365]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 145-146..

[366]

"Kedi sevgisi imandandır" sözü, hadis değildir, bk. el-Aclûni, Keşfü'l-hafa, I, 347, (Beyrut, 1351).

13671

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 146.

[368]

Müslim» hayz 43, 46; Ahmed b. Hanbd, VI, 210.

[3621

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 146-147.

mm

Mustafa Sibâî, İslama ve Garbhlara göre Kadın (trc. 1. Toksan) s. 14-20.

[371]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 147.

13721

Ahmed b. Hanbel, VI, 367.

[3731

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 147-148.

[3741

Buhârî, vudû' 43; ğusl9,15; hayz 5; Libâs 91; Müslim, hayz4 1,43-47,49,50; Tirroizî, tahâre46; libâs 61; Nesâî, tahâre 57,145, ğusl 9; ibnMâce,
Tahâre32; 34-36,108; Ah-med b. Hanbel II, 4, 13,103, 142, 111, 112, 116, 130,135, 209,249, VI-30,37,43,64, 91, 103, 118, 127, 129, 131, 157,161,
168, 170, 171, 172, 173, 189, 191-193, f99,210, 230, 231, 235, 255, 265, 281, 366, 367.
[3751

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 148-149.

[3761

bk. Bir önceki hadisin kaynaklan.

[3771

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 149-150..

[3781

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 150.

[3791

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 150.

T3801

Tirmizî, tahârc47. Nesâî.miyahll; tahâre 146; İbnMftce, tahflre34; Ahmedb. Hanbel IV, 1 10, 1 1 1; V.329;.

[38U

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 151.

[3821

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 151-152.

[3831

Nevevî, Şerhli Müslim, IV, 2.

[384J

bk. tbn Hacer Fethü'l-Bfırî 1 ,312.

T3851

Hakem b. Amr: ResUlullah (s.a.)'în vefatına kadar sohbetinde bulundu. Sonra Basra'ya göç etti. Ziyâd'm kendisini Horasan'a vali tayin etmesiyle
Basra'dan ayrıldı. Abdullah b. es-Sâmit, İbn Şîrîn, Hasan Basrî ve Ebü'ş-Şa'sâ kendisinden hadis rivayet ettiler. Hasan basrî der ki; Ziyâd, Hakem'i
Horasan'a gönderdiği zaman orada büyük bir ganimet ele geçirmişti. Bunun üzerine-Ziyad bu ganimetin içinden altın ve gümüşün ayrılıp kalanının
halka taksim edilmesini bir mektupla bildirmiş, bunun aynı zamanda emirü'l-mü'mininin de emri olduğunu ifâde etmişti. Bu mektubu okuyan Hakem,
bir mektup yazarak Ziyâd'a şöyle cevap verdi: "Sen mektubunda Emirü'l-mü'minin emri icabı beyaz gümüşlerle san altınları ganimet mallarının
taksiminden önce seçilip ayni-masını, halka ancak geriye kalan malların dağıtılmasını istiyorsun. Oysa senin mektu-bun benim elime geçmeden
Allah'ın kitabi bana ulaştı, diyor ki, "Yer ve gökler bitişik idi de biz onları ayırdık" (Enbiyâ: 30) Yerle gök bir kulun aleyhine birleşti. O kul da
Allah'dmn korktuğu İçin Allah ona bir çıkış yolu, bir kurtuluş çaresi yarattı."

Bu cevabî mektubu Ziyâd*a gönderen Hakem, halkı toplayıp ganimet nâmına ne varsa hepsini bölüştürmüş. Sonra da "ey AHahım, efcer senin katında
benim için bir İyilik varsa beni yanına al." diye duâ etmiş. Hicretin 50. yılında Merv'de vefat etmiştir. Sahabî Büreydetü'*Eslemî ile aynı yere
gömülmüşlerdir.Kendisinden Tirmiri, İbn Mâce, Ebû Dâvud, Nesâî rivayette bulunmuşlar. Bir ha-dişini de Buhârî rivayet etmiştir. (Geniş bilgi için bk.
İbn Sa'd Tabakfıt VII, 28; İbn Ebî Hatim, el-Cerh ve't-ta'dil, IH, 119; İbnu'i-Esîr, Üsdn'l-gfıbe, II» 40; Zehebî, A'tamu'n-nttbetft» II, 474-477; İbn
Hacer, d-tsftbe 1,346; Tebrfbu't-Tehzîb, II, 436,437).
T3861

Tirmizî, tahâre 37; Nesâî, miyah İl: İbn Mâce, tahâre 34; Ahmed b. Hanbel, IV, 213, V-66.

[3871

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 152-154.

[3881

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 154-156.

[3891

Tinnizî, tahâre 53; Nesâî, tahâre 46; miyah 4, Sayd 35; İbn Mâce, tahâre 38; sayd 18; Mu vatta', tahâre 12, sayd 12; Dârimî, vudu 53; sayd 6;
Ahmed b. Hanbel, II, 237,361, 378, 393; III, 373; V, 365.
13901

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 156..

[3911

el-A'raf(7) 157.



T3921

îbn Mâce, Sayd 9; ct'ime 3 1 ; Ahmed b. Hanbel H, 97.

[3931

el-Maide (5), 96.

T3941

el-Bâci'nin sözü burada bitti.

[395]

el-Mâide (5), 96.

[3961

bk. Hatipoğlu, Haydar: Sünen-i İbn Milce Terceme ve Şerhi, I, 590-591.

[3971

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 157-159.

[3981

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 159.

[3991

Tirmizî, tahâre 65 [Burada "ve o neblzdeo abdest aldı" ilavesi vardır.] tbn Mâce, taht re 37; Ahmed b. Hanbel I, 402, 449, 450,

458.

r4ooı

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 160.

[401]

Ö.N. Bilmen, Hukuku, İslfımiyye ve Istüfihâtı Fıkhİyye Kflmusu III, 2 1 ; fazla bilgi için bk: İbn Abidin Tercümesi, XVI, 6 1 ve devamı.

[4021

el-Maidc (5), 6.

[4031

Mecelle, madde 15. "Kıyasa aykırı olarak sabit olan hüküm, başka hükümlere esas teşkil etmek üzere ölçü alınamaz" demektir.

f4041

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 160-162.

[4051

Ahmed b. Hanbel, I, 393, 402, 449, 455, 457, 452.

T4061

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 162-163.

[4071

Nevevî, Müslim Şerhi, II, 169.

T4081

Kemaleddin İbnü'l-Htimam; Fethü'l-Kadîr, I, 82.

T4091

Müslim, salât 150.

[4101

Ferşat Muhammed, Önlerin Esrftrı, s. 203-204.

[4]il

AynîBinâye, 1,472.

[im

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 163-164.

[4131

Deliller için bk. Aynî, el-Binîye, İ,474.

[4141

bk, Davudoğlu Ahmed, İbn Abidin terceme ve şerhi 1 273.

[4151

Geniş bilgi için 84 nolu hadisin açıklamasına bak.

[4161

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 164-166.

[4171

Abdullah b. Erk «m, Mekke'nin fethedildigi sene İslâm ile müşerref olmuştu. Resul-i Ekrem (s. a.) den sadece bir hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hz.
Ömer devrinde hazine memura idi. Hz. Ömer onun hakkında "Abdullah'dan daha çok Allah'dan korkan bir kimse görmedim" derdi. Beğavî'nin
Abdullah b. ez-Zübeyr.'den rivayetine göre, Resûl-ü Ekrem (s. a.) ecnebi devlet başkanlarına cevap vermek üzere Abdullah'ı görevlendirmiştir.
Abdullah jse gelen mektuplara cevap verip mühürledikten sonra artık başkasına ait bij emânet olduğu düşüncesiyle bir daha o mektubu okumazdı.
Emânete riâyet hususunda fevkalâde hassasiyeti sebebiyle Hz. Osman (r.a.) de onu hazine memura tayin etti. Kendisine 300 dirhem maaş bağlamışsa
da Abdullah "ben çalışmanın karşılığını Allah'dan bekliyorum" diyerek almamıştır. Hz.Osman'tn hilafeti sırasında Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
(Geniş bilgi için bk. Buhârî, et-Târihu'1-keblr, V, 32-33; tbn Ebi Hatim, d-Cerh ve'l-ta dil V, 1; tbnu'l-Esîr, ÜsdıTI-gâbe, III, 172; Zehebî, Alâmu'n-
nubclâ. II, 482. 483; İbn Hacer, el-tsftbe, II, 273; TehzîbıTl-Tehzîb, V, 146-147)
[4181

Tirmizî, tahâre 108; Dârİmi, salât 137; Ahmed b. Hanbel, III, 483; IV, 35.

[1191

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 166-167.

r4201

bk. Mecmau'z-Zevftİd, I, 177.

[4211

Davudoğhı Ahmed tbn Âbidtn Tercemesi, I, 574.

[4221

Müslim, Mesâcid, 67.

[4231

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 167-168.



T4241

Müslim, Mesâcid 67.

[425]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 168-169.

[426]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 169-170.

[4271

Sevban b. Bücdud, İbn Cahdar diye bilinir. Künyesi Ebû Abdullah'dır. Resûlullah'ın azatlı kölesidir. Kendisinden 127 hadis rivayet edilmiştir.
Bunlardan on tanesini Müslim rivayet etmiştir. Râvileri arasında Me'dan b. Ebû Talha, CUbeyr b. Nufeyr, Ebû İdris el-HavJânî gibi kimseler vardır.
Aslı Yemen'üdir. Esir edilmişti. Resül-ü Ekrem (s. a.) O'nu satın altp hürriyetine kavuşturdu. Sonra kendisine "istersen kavmine git yine onlarla yaşa,
İstersen burada kal ehl-i beytimden ol" buyurdu. O ailesine dönmedi; Resül-1 Ekrem (s.a.)'in yanım tercih etti. Hazarda ve seferde O'ndan hiç
ayrılmadı. Resul-i Ekrem (s.a.)'in vefatından sonra Şam'a gitti sonra da Humus'a yerleşti. Hicri 54 (M. 674) yılında vefat etti. (Bilgi için bk. lbnu'1-esir,
Üsdu'l-ğâbe, I, 296).
[4281

Tirmizî, Salât 265; İbn Mâce, ikâme 3 1 .

T4291

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 170-171.

[4301

Buhârî, ezan 89; daavât39, 44, 46; Müslim,. mesâcid 47; zikr 48; Ebû DâvUd, salât 121;Tirmizî,daavât76; Nesâî, tahâre 47, iftitâh, 15; İbn Mâce,
ikâme 1, duâ 3; Dârimî salât37; Ahmedb. Hanbel II, 231, 494; IV/381; VI, 57, 207.
[43U

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 171-172.

[4321

Tirmizî, salât 148; Ahmed'b. Hanbel V, 280.

[4331

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 172-173.

[4341

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 173-174.

[4351

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 174.

[4361

Buhârî, vudü' 47; Müslim, hayz 5I-53,Tirmizî. tahâre 42; Nesâî, miyah,13; îbn Mâce, tahâre 1; Dârimî, vudû' 23; Ahmed b. Hanbei, III, 179, 302,
V, 222, VI, 121, 133, 219, 234, 239, 249, 280.
[4371

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 174-175.

[4381

bk. Ahmed Nâim, Tecrid-i Sarih Tercemesi 1,140-141 1. baskı.

[4391

Nevevî, Serhu Müslim, IV, 2.

[4401

Bufcan, M\ıdü' 47.

[4411

Müslim, hayz 44.

f4421

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 175-177.

[4431

bk. Bir Önceki hadisin kaynakları.

T4441

Ümmü Umâre: Mazin'ti Nesîbe diye anılır. "Lılseyne" denildiği de söylenir. Meşhur olan adı şöyledir: Nesîbe bint Ka'b b. Amr b. Avfı'l-
Ensariyeti'n- Neccâriyye. Resülul-lah'ın (s. a.) üstün vasıflı kadın sahabesinden biri idi. Akabe bey'atinde bulundu. Rivayete göre kendisine oğlu
Habîb'in şehâdeti haberi ulaşınca öldüranceye veya öldürülünceye kadar Müseylime ile çarpışmaya yemin etti. Bundan sonra Halid b. Ve-lid'tn
mttrtedlerle savaşmakta olduğu yer olan Yemâme'ye gitti. Müseylime'nin katledildiği Muharebeye katıldı ve orada eli kesildi.

Ümmü Umâre eşi Zeyd b. Âsım'la beraber Uhud muharebesinde de bulundu. Yanında su kabı vardı, susuzlara su veriyor ve yaralılara tedâvî ediyordu,
önce galibiyet mUslümanlar tarafmdayken sonra durum değişti. Resûlüllah (s. a.) etrafında etten ve kemikten kale olup ona yönelen hücumlara
kendilerini siper eden 1 0 kişiden başka herkes bozguna uğrayıp kaçmıştı. İşte o anda Ümmü Umâre'nin kolladığı fırsat gelmişti. Kılıcını sıyırdı, yayım
omuzladı, Resûlüllah (s.a.)'ın önünde dolaşarak, O'nu korudu. Ok atıyor, kılıç çalıyordu. Mücâhitler arasında cesaret ve kahramanlığıyla en çok göze
çarpan o idi. Resûlüllah (s.a.)e yaklaştığını hissettiği tehlikelerin hepsini önlüyordu, öyle ki Resûlüllah (s. a.) şöyle demişti: "Her sağa, sola dönüşümde
onu vuruşurken görüyordum. "Oğlu Umâre şöyle anlatıyor; "O gün sol pazumdan derince yaralandım. Beni bir adam vurdu ve savuşup gitti, kan hiç
kesilmiyordu. Resûlüllah: "Yaranı bağlal' dedi. Annem yaralar için hazırladığı sargılarla beraber bana geldi, yaramı sardı. Rasûiullah (s. a.) durmuş
bana bakıyordu. Annem: "Kalk yavrum düşmanla vuruş" dedi. Peygamber (s. a.) şöyle diyordu. "Ey Ümmü Umare sizin yaptığınızı kim yapabilir?"
Umâreder ki: Beni vuran adam yine geldi, Rasûiullah (s. a.) anneme seslendi. "İşte oğluna vuran" Annem onu karşıladı, bacağına vurdu ve adam çöktü.
Rasûiullah (s. a.) bunun üzerine dişleri görününceye kadar güldü ve anneme "İntikamını aldın Ümmü Umâre" dedi. Sonra hep beraber o adamın işini
bitirdik. Peygamber (s. a.) anneme "Seul zafere kavuşturan, intikamını gözünle gösteren Allah'a hamdolsun" dedi.

Ümmü Umâre o gün bizzat savaşırken ve peygamberi korurken on Öç yara almıştı. Yaralardan biri omuzunda derince açılmıştı. Oradan kan boşandı o
buna rağmen ve vücudundan fışkıran kana aldırmadan savaşa devam etmekteydi. Rasûiullah (s. a.) "Annene, annene bak, onun yarasını sar, aile olarak
Allah size uğur ve bereket lütfetsin" dedi. Rasûiullah (s.a.)'in dediğini işitince annem de şu dilekte bulundu: "Cennette bizi seninle beraber kılması için
Allah'a (c.c.) dua et" Bunun üzerine RasÛluUah (s. a.): "Ya Rab onları cennette benim arkadaşlarım kıl" dedi. Annem de: "Dünyada başıma ne gebe al-
dırmam artık" dedi. Nebiyyi Ekrem (s. a.) efendimizden hadîs rivayet etmiş kendisinden de el-Hâris b. Abdullah, tkrime, Leyla, ÜmmtfSaid binti Sa'd b.
er-Rebi* rivayette bulunmuştur. Allah ondan razı olsun. (Bilgi için bk. lbnu'1-Esir, Üsdu'l-gabe, VII, 371)
[4451

Ncsaî, tahâre 58.

T4461

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 177-178.

[4471

Müslim, hayz 50,51; Ncsaî, tahâre 58, 143; miyah 13; Tirmizî, cennet 76; Dârimî, vudu 23; Ahmed b. Hanbel, III, 1 12, 1 16, 259, 282, 290.



14481

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 178-180.

[449]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 180-181.

14501

lbn Mâce, duâ 12, (burada: "duada aşırılık edecekler" kaydı bulunmamaktadır); Ah-med, I, 172, 183; IV, 86, 87, V-55.

[45JJ

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 182.

[452]

En-Nevevî, Şerlin Müslim, IV, 2.

14531

İbn Mâce, tahâre 48; Ahmed b. Hanbel II, 22 1 .

14541

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 182-183.

14551

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 184.

[456]

Buhârî, İlim 3,30, vudûl 27, 29; Müslim, tahâre 625, 28, 30; Tirmizî tahâre 31; Nesâî, tahâre 88; lbn Mâce, tahâre 55; Dârimî, vudû' 35;
Muvattâ', tahâre 5; Ahmed b. Han-bel, II, 193, 201, 205, 211, 226, 228, 282, 284, 389, 406, 407, 409, 430, 467, 482, 498, III, 316, 390, 426; IV, 191;
V, 425, VI, 81, 84, 99, 1 12, 192, 258.
[457]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 184.

[4581

Müslim, tahâre 26, 27. 241.Nevevî, Şertıu Müslim, 111,129.

[4591

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 184-185.

14601

Nevevi, Şerhu Müslim, III, 129.

14611

es-Sa'âti, FethıTr-Rabbfıni, II, 43.

[4621

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 185-186.

[4631

Bu hadisi sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

14641

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 186.

14651

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 186-187.

14661

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 187.

[4671

İbn Mâce, tahâre 6 1 .

14681

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 187-188.

14691

Tirmizî, tahâre 20; İbn Mâce, tahâre 41; Dârimî, vudO' 25; Ahmed b. Hanbel, II, 418; III, 41; IV, 70; V, 38; VI, 382.

[4701

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 189.

[471]

Suyûtî, ef-Câmi'u's-sağîr 11,210.

[£721

Aynî, Bİnftye I, 136-137, Zeylâî, Nasbıı'r-râye 1,7.

[£731

Aynî, Binftye 1,137.

[£741

bk. 17 numaralı hadis.

[4751

SüyUtî el-Câmiü's-Sağîr, II, 97.

f4761

İbnu'l-Hümam, Fethü'l-Kaadir, 1, 14.

[£771

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 189-191.

[4781

Hadis-i şerifte geçen Rabîa, Tabiînden "Ferrûh" adında bir zattır. Teym kabilesinin azatlılarından idi. Hz. Enes'den ve tabiinin ileri gelenlerinden
hadis rivayet etmiştir. Re'y ve kıyas Uetamndığı için "Rabiatü'r-Re'y" ismini almıştır. Güvenilir, hafız, fakih, bir zat idi. İmam MahVin hocasıydı.
Kendisinden Yahya el-Ensari, Sevrî.Şu'be, İmam Mâlik gibi kimseler hadis rivayet etmişlerdir. Medine-i Münevvere'de ifta ile temayüz etmişti. İmam
Mâlik demiştir ki: "Rabia öldüğü günden itibaren fıkhın halfıveti gitmiştir." Vefatı H. 136/M. 753 tarihdedir.
[£791

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 191-192.

r4801

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 192.

[48U

Müstan, tahâre 87; Tirmizî, tahâre 19; Nesâî, tahâre 1; Ahmed b. Hanbel 1 1 241 289 455,471,507.



T4821

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 192-193.

[483]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 193-194.

T4841

bk. 103. hadisin kaynaklan.

[485]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 194.

r4861

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 195.

[4871

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 195.

T4881

Müslim, tahâre 3,4, 8; Nesâî, tahâre, 67, 68, 93; İbn Mâce, tahâre 6; Ahmed b. Hanbel, I, 50, 64, 66, 68, 71.

T4891

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 196.

[490]

el-Mâıde (5) 6.

[491]

Tirmızî, salât 1 10; isti'zân 4; Nesâî istiftâh 7, tatbik 15, sehv 67; ibn Mâce, ikâme 72.

T4921

El-Mâide (5), 6.

[493J

es-Serahsî, el-Mebsût 1, 62.

T4941

bk. Nevevî Şerfau Masllm, III, 105-106. .

[495]

bk. el-Heysemî, MecmeVz-zevftid, I, 230.

14961

bk. 1 1 8 numaralı hadis.

[4971

bk. 150 numaralı hadis.

T4981

Aynî, Umdetü'l-Kaarî, II, 235.

[4991

el-Mâide (5), 6.

[5001

İbn Mâce, tahâre 51; Tirmizî, tahâre 267.

[5011

Aynî, Umdetü'l-Kaari, III, 82.

[5021

Meylanî; Ahmed, El-Hidflye Tercemesi, I, 26.

[503J

bk. Nesai, tahâre 8 1 .

[5041

bk. Heysemî, Mecmaü'z-zevaİd, 1,232-233; Ve 118. hadisin şerhi.

[5051

Ahmed Davudoğlu, Sahih'i Müslim lerceme ve şerhi, II, 284.

[5061

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 196-204.

[5071

Bazı nüshalarda istinsâr geçmektedir.

[5081

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 204-205.

[5091

Hz. Osman b. Afffın b. Ebi'l-As: Kureyşiidir. Fil olayından altı yıl sonra Mekke'de doğmuştur. Hz. Ebû Bekr'in delaletiyle 34 yaşlarında iken
müslüman olmuştur. Hz. Peygamberin kızı Rukiyye ile evlenmiştir. Onun vefatı üzerine öteki kızı Ümmü Gülsüm ile evlendi. Bunun için kendisine iki
nur sahibi manasına "zu'n-nureyn" denildi. Hz. Ömer'in şehid edilmesi üzerine hicretin 24. yılında üçüncü olarak halifeliğe seçildi. 11 yıl 11 ay
halifelikte kaldıktan sonra çıkan bir isyan sırasında evi sarılarak Kur'an-ı Kerim okumakta iken 18 Zilhicce 35 h. (17 Haziran 656 m.) Cuma günü 82
yaşında sehid edildi. Hz. Osman fevkalâde bir hâyâ ve takva sahibi idi. Varını yoğ«nu İslâm uğruna sarf etmiş çok cömert bir kimseydi. Zamanında
İslam orduları Horasandan Kuzey Afrika'ya kadar bir çok ülkeler fethet misti. Sağlığında cennetle müjdelenen on sahabiden birisi de Hz. Osman'dır.
Kur'ân-ı Kerimi toplayıp çoğaltarak İslâm âliminin her tarafına yollamış, bu suretle değişik okuyuşların önüne geçerek muslümanlann tek Kur'ân
okuyuşu üzerinde toplanmasını sağlamıştır. Zamanı, siyâsi çalkantılarla geçmiştir. Hz. Osman, zamanını daha çok ibâdetle, Kur'ân okumakla geçirirdi.
Bunun için fazla hadis rivayet edememiştir. 146 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan üçünü hem Buhâri hem de Müslim Sahihlerinde nakletmişler, 8
tanesini sadece Buhâri, 5 tanesini de sadece Müslim nakletmistir. (Bilgi için bk. Ansârî, Asr-ı Saadet, I, 331-343 ve burada işaret edilen kaynaklar,
Şamil Yaymlan'ndan.).
[510]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 205-207.

[51U

bk. Heysemî, MecmeıTz-zevftİd, I, 23 1 .

[512]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 208.



[513]
[514]
[515]
[516]
[517]
[518]
[519]
[520]

[52j]
[522]
[523]
[524]
[525]
[526]
[527]
[528]
[529]
[530]
[531]
[532]



bk. 106. hadisin kaynaklan.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 208-209.
bk. 106. hadisin kaynaklan.
Nesâî, tahâre 93, 94, 95; Tirmizî, tahâre 44, 48;.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 209-210.
Nesâî, tahâre, 93, 94, 95; Tirmizî, 44, 48;.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/210-211.
Nesâî, tahâre 93-94, 95; Tirmizi, tahâre 44, 48.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 21 1-212.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/212-213.
bk. 1 1 1 nolu hadisin kaynakları.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/213.
bk. 1 1 1 nolu hadisin kaynakları,
bk. 1 1 1 nolu hadisin kaynaklan.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/214-215.
Nesâî tahare 78.
Nesflî, tahare 78.
bk. Beritil-Mechûd II, 296.
bk. 126 numaralı hadisin kaynaklan.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/215-216.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/217-220.

Buhârî, tahâre 38, 39,41,42,45,46; MUslim, tahâre 18, 19, Tirmizi, tahâre 24, Nesaî, tahâre 79, 80; İbn Mâce, tahâre 51; Muvatta, tahâre 1.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 220-221.
Nevevî, Şerhu Müslim, III, 123.
Aynî, Binftye, IV, 176.
Aynî, Binftye, IV, 176.
Nevevî, Şcrhu Müsliifı, III, 124.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 222-224.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 224.
Müslim, tahâre 19; Tirmizî, tahfife 36.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 224-225.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 225.

el-Mikdâm b. Ma'dî kerib b. Amr b. Ma'dîkerîb EbÛ Yahya: RasUlü Ekremden 47 hadis rivayet etmiştir. Ayrıca Hfılid b. Velid, Muâzb. Cebel ve
EbÛ Eyyûb-el-Ensârî'den de hadîs rivayet etmiştir. Kendisinden de Şureyh b. Ubeyd, HftUd b. Mi'dan ve Habib b. Ubeyd e?-Şa'bî gibi kimseler
rivayette bulunmuşlardır. Her ne kadar sahâbî olmadığını söyleyenler varsa da gerçekte büyük bir sahftbidir. Hicretin 86 veya 87 yılında 91 yaşında
iken vefat etmiştir.
[546]

İbn Mâcc, tahâre 52, Nesâî tahâre 84.



[533]
[534]

[535]
15361
[537]
[538]
[539]
[540]
15411
[542]

[543]
[544]
15451



[5421

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 225-226..

[548]

bk. İbn Mâce, tahâre 52.

[5491

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 226-227.

[550]

Buhari tahâre 38, 39,41, 42, 45, 46; Müslim, tahâre 18, 19, Tirmızı, tahâre 24; Nesâi, tahâre 79, 80; tbn Mâce, tahâre 51; Muvattâ, tahâre 1.

[55U

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 227-228.

15521

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 228.

[553J

Bu hadisi yalnız Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

[5541

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 228-229.

[5551

Muâviye b. Ebl Stifyan Sahr b. Harb b. Üraeyye b. Abdi Şems b. Abdi Menaf el-Kureşî el-Emevî, Ebû Adirrahman. Mekke'nin Fethi sırasında
müslüman olmuştur. ez-Zchebî, Muâviye'nin yirmi sene vâü, yirmi sene de Melik olarak Şam'da bulunduğunu kaydettikten sonra halim, setim, kerîm,
siyâsî, âkil bir kişi olduğunu söylemiştir. Resûl-ü Ekrem (s. a.) Efendimiz ona "Eğer melik olursan adlletiea ayrılma" buyurmuştur. Şu hikmetli sözleri
idarî siyâsetinin esasını teşkil etmektedir: "Halkın bana pamuk ipliği / ile bağlı bulunması Kâfidir. Ben onu hiç bir zaman koparmam. Halk bana doğru
gelmezse ben ona yaklaşırım" demiştir. Kendisinden 130 hadis rivayet edilmiştir. Bunların 4'ünde Buhftrf ile Müslim birleşmişler; 4'ttnü sadece Buhârî,
5'ini sadece Müslim rivayet etmiştir. Hicrî 60 senesi Recebinde vefat etmiştir. (Geniş bilgi için bk. Ibn Sa'd, Ta-bakat, III, 32; VII, 406; Buhârî, et-
Târitml-keMr, VII, 326; tbn Ebî Hatim, e4-Cerı ve't-la'dil, VIII, 377; Hatib, Tarihu Bağdad, 1,207; İbnuM-Esîr, ÜMbı*l-«ftbe, IV, 385; Zehebî,
A'Hunu'n-nübeU, III, 1 19-162; Ibn Hacer, d-tsâbe, III, 433; Telulb-'t-TehiSb. X, 207; İbnu'1-Imâd, ŞczeritaVzeheb, I, 65).
15561

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 229-230.

15571

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 230.

[5581

er-Rubeyyi' binl-i Muavvlz b. Afra ÜmmO Muâ> el-Ensâriyye, Hudeybiye musâlehâ-sında Rasûlü Ekrem (s.a.)'e bîatta bulunan
bahtiyarlardandır. RasûiuHah <s.a.) ile birlikte savaşlara katılmıştır. Buhârî, Nesâî ve Ebû Müslim'in Bişf b. Mufaddjl vâsitaayle Hâiıd b. Zckvâit'dan
rivayet «tiklerine göre, er-Rubeyyi bint Muavviz şöyle demiştir; "Biz Rasûlü Ekrem (s. a.) ile birlikte gazaya çıktık, mücâhitlere su taşır ve çeşitli hiz-
metlerinde bulunurduk. ÖJtt ve yarahlan da Medme'ye taşırdık:' Bu sözleri Ebû Müslim rivayet etmiştir. Buhârî'de ise, şöyle rivayet ediliyor. "Halka su
verirdik ve yarahlan tedavi ederdik" er-Rubeyyi {r.a.) 21 hadîs-i şerif rivayet etmiştir. Kendisinden de İbn Ömer'in azatlı kölesi Nâfi, Ebû Seleme,
Süleyman b. Yasar, Abdullah b. Muhammed ve HaKd b. Zekvan rivayet etmişlerdir. Kendisinden Buhârî iki hadîs rivayet etmiş, diğer bir hadîsi de
Müslim ve Buhârî beraber riVftyet etmişlerdir. (Geniş bilgi için bk. Ibn Sa'd, Ttbaklt, VIII, 447; tbnu'l-Esîr, Üsda'l-Jibe, V, 451; Zehebî, ATInTbtt UI,
198-200; Jbn Hacer, d-b«be, IV, 300; TekzHnı't-T«htib, XU, 418.).
15591

İbn Mâce, tahâre 52; Tirmizî, tahâre 25.

[5601

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 230-231.

[561]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 232.

[5621

Tirmizî, tahâre 25; Ibn Mâce, tahâre 52.

[5631

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 232-233.

[5641

Tirmizî, tahâre 25; Ibn Macc tahâre 52; Ahmed b. Hanbcl, VI, 359.

[5651

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 233.

[5661

Tirmizî. tahâre 25; tbn Mâce tahâre 52; Ahmed b. Hanbel VI, 359.

[5671

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 234-235.

[5681

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 235-236.

[5691

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 236.

[5701

Tirmizi, tahâre 25, İbn Mâce, tahâre 52, Ahmed b. Hanbel VI, 359.

[5711

Zafer Ahmed el-OSmani, l'lâ-üs-siinen I, 60.

[5721

Tirmizî, tahâre 25; İbn. Mâce, tahâre 52; Ahmed b. Hanbel VI, 359.

[573J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 236-237.

[5741

bk. Miyyul-Kârî Mlrk&t, 1,316.

[5751

bk. Davudoğlu A. İbn ağabeydin terceme ve şerhi I, 1 64.

15761

Ahmed, b. Hanbel, İli, 481.



[5771

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 237-239.

[578]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 239-241.

15791

Nesâî, tahâre 84; Tirmizî, lahâre 28; İbn Mace lahare 52.

[580]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 242.

[58U

Ebû Ümâme: tsmi Sudey b. Âdân et-BâhiB'dir. Humus'a yerleşen büyük sahabelerdendir. 250 adet hadîs-i şerif rivayet ettiği bilinmektedir.' Bu
hadîslerden Buhârî beşini, Müslim ise üçünü rivayet etmiştir. Kendisi Ömer, Osman, Ali, Ebû Ubeyde, Muâz, Ebudderdâ, Ubâde b. Sâmit gibi sahâbe-i
güzin'den (r.a.) rivayette bulunmuş; kendisinden de Recâ b. Hayve, Muhammed b. Ziyâd el-Hânî, Kasım b. Abdirrahman, Şürahbil b. Müslim, Mekhûl
ve Ebû Ğâlib gibi tabiiler hadîs rivayet etmişlerdir. İbn Sa'd Tabakflt'mda Şam'a yerleştiğini söyler. Taberânî de zayıf bir senetle Uhud Muharebesinde
bulunduğunu rivayet etmektedir. ei-Hasan b. Râfı'in FazâiİH's-Sthabesi'nde Yusuf b. Huzn el-BâhüTden yaptığı bir rivayete göre "Allah şu
mü'Hinlerden razi olmuştur İd, onlar ağaç altında sana biat ediyorlardı" (Feth, 1 8) âyeti nazil olduğu zaman EbU Ümâme "Yâ Rasülallah ben de ağaç
altında sana biat edenlerdenim!" demiş. Hz. Peygamberde "Evet sen, bendensin. Ben de sendenim" cevabını vermişti. Bu mübarek sahabinin
kabilesinin mfıslu-man olmasında büyük payı olmuş ve H. 86 yılında vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun.
[582]

Tirmizî, tahâre 29, ibn Mâce, tahâre 53.

[583J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 242-243.

[5841

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 243-244.

[5851

bk. Zafer Ahmed et-Osmânî, tlfi's-süoen I, 78.

15861

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 245.



52. Abdest Organlarını Üçer Kerre Yıkamak

53. Abdest Organlarının İkişer Kere Yıkanması

54. Abdest Organlarının Birer Kere Yıkanması

55. Ağıza Ve Buruna Ayrı Ayrı Su Vermek

56. Buruna Su Verip Dışarı Atmak

57. Sakalları Hilallemek

58. Sarık Üzerine Meshetmek

59. Ayakları Yıkamak
öO.Mestler Üzerine Meshetmek

61. Mesh Süresi

62. Çoraplar Üzerine Meshetmek

[Ayakkabılar Üzerine Mesh Etmek]

63. Meshin Yapılışı

64. Abdestten Sonra Üzerine Su Serpmek

65. Abdest Alırken Okunacak Dualar
Bir Abdestle Bir Kaç Namaz Kılmak

66. Abdest Alırken Abdeste Ara Vermek

67. Abdestin Bozulduğundan Şüphe Etmek

68. Öpmeden Dolayı Abdest Gerekir Mi?

69. Erkeğin Tenasül Uzvuna Dokunmasından Dolayı Abdest (Gerekir Mi?)

70. Tenasül Organına Dokunmanın Abdesti Bozmayacağı

71. Deve Eti Yemekten Dolayı Abdest Gerekir Mi?

72. Çiğ Ete Dokunmaktan Dolayı Abdest Almak Mı Yoksa El Yıkamak Mı
Gerekir?

73. Ölü Bir Hayvana Dokunmaktan Dolayı Abdest Almanın Terki

74. Ateşte Pişen Şeyi Yemekten Dolayı Abdest Bozulmaz

75. Ateşte Pişen Şeve Dokunmaktan Dolayı Abdest Almanın Lüzumuna Israrla
İşaret Eden Hadisler

76. Süt (İçmek)Ten Dolayı Ağzı Yıkamak

77. Süt İçmekten Dolayı Ağzı Yıkamak Hususunda Ruhsat

78. Kandan Dolayı Abdest Almak

79. Uykudan Dolayı Abdest Almaya Dâir

_Bu hadis-i şerif de oturarak uyuklamanın abdesti bozmayacağına işaret
etmektedir.

80. (Ayağıyla) Necasete Basan Kimsenin Abdest Alıp Almayacağı

81. Namazda İken Abdestî Bozulan Kişi(Nin Ne Yapması Gerektiği?)

82. Mezînin Hükmü

83. İnzalsiz Cima'ın Hükmü

84. Cünüp Olan Kişinin (Yıkanmadan) Tekrar Cima Etmesi

85. (Cinsî) Temastan Sonra Tekrar Temasta Bulunmak İsteyenin Abdest Alması

86. Uyumak İsteyen Cünup (Ne Yapmalıdır?)

87. Cünup İken Bir Şey Yemek

88. "Cünup Olan Kimse (Yemek Veya Uyumak İstediği Zaman) Abdest Almalıdır"
Diyenlerin Delilleri

89. Cünup Olan Kişinin Guslü Geciktirmesi

90. Cünup Olarak (Kur'ân) Okumak

91. Cünup Olanın Musafaha Etmesinin Cevazı)

92. Cünup Olan Kimsenin Camiye Girmesi

93. Cünub Olduğunu Unutarak Cemaate Namaz Kıldıran (İn Durumu)

94. (Ihtilam Olduğunu Hatırlamayıp Da) Uyandıktan Sonra Üzerinde Islaklık



Gören Kimsenin Durumu

95. Uykusunda Erkekler Gibi İhtilam Olan Kadın

96. Gusl İçin Yeterli Su Mikdarı

97. Cünublükten Yıkanmak

98. Gusülden Sonra Abdest Almak
Guslün Farzları:

99. Kadın Gusl Ederken Örülü Saçlarını Çözmeli Mi?

100. Cünup Olan Kişinin (Guslederken) Başını Hıtmî (Karıştırılmış) Su İle
Yıkaması

101. Erkek Ve Kadından Gelen Suyun (Meni Veya Mezinin) Nasıl Yıkanacağı

102. Aybaşı Halindeki Kadınla Yemek Yeme Ve Bir Arada Bulunma

103. Aybaşı Halindeki Kadının Mescidden Bir Şey Ahp Vermesi

104. Hayızlı Kadının Namazını Kaza Etmez



52. Abdest Organlarını Üçer Kerre Yıkamak

135.. ..Amr b. Şuayb'm babası (Şuayb b. Muhammed b. Abdillah b. Amr b4. As)
vasıtasıyla dedesinden (Abdullah b. Amr b. As) rivayet ettiğine göre, Abdullah b. Amr
demiştir ki: bir adam Rasûlü Ekrem'e (s. a.) gelip "Yâ Rasûlallah (s. a.) abdest nasıl
alınır?"

diye sordu. Rasûlü Ekrem (s. a.) de bir kap su isteyerek, ellerini üç kere, yüzünü üç
kere, kollarını üç kere yıkadı. Başına mesh etti. Şehâdet parmaklarını kulaklarına
sokarak uçlanyla içini, baş parmaklarıyla dışlarını meshetti. Daha sonra ayaklarını
üçer kere yıkadı ve akabinde de:

"İşte abdest böyle alınır. Kim, buna bir şey ekler veya eksiltirse (Rasûlullah'a
muhalefetten dolayı) kendisine isâet etmiş ve zulmetmiş olur." veya "zulmetmiş ve

111 121

isâet etmiş olur" buyurdu."
Açıklama

Bu hadîs-i şeriften kâmil (eksiksiz) abdestin abdest organlarının üçer kere
yıkanmasıyla gerçekleşeceği anlaşılmaktadır. Ancak Rasûlullah (s.a.)'m abdest

£31 ' 141

organlarını bazan bir bazan da iki defa yıkayarak bu sayılarda abdest
organlarını yıkamanın da caiz olduğunu fiilen ifâde ettiğinden bu hadîs-i şerifte geçen
"Kim buna bir şey ilâve eder veya bunu eksiltirse İsâet etmiş veya zulm etmiş olur"
cümlesindeki "Isfıet ve Zulm" kelimeleri üzerinde çeşitli açıklamalar yapmışlardır.
Yıkanan abdest organlarının üçten fazla yıkanması Rasûlü Ekrem (s.a.)'m sünnetine
uymadığından hem sevabı yoktur, hem de nefsi yormak ve suyu israf etmektir ki bu
nefse zulüm ve haddi aşmaktır. Sünnet terk edildiği için de bir isâet yani âdaba
riayetsizlik veya abdestin sevabından ve kemâlinden mahrum kalmaya sebep olacağı
için de nefse zulümdür.

Abdest organlarını üçden az yıkamanın isâet (adaba riayetsizlik) veya nefse zulüm
olması ise, üç kere bu organları yıkayanın abdestindeki kemâle ve sevaba nisbetledir.
Aslında bir veya iki kere abdest organlarını yıkamakla da abdest sahih olur. Ancak
üçden az yıkamayı isâet veya zulüm olarak tavsif etmek hususunda hadîs-i şerifler
arasında ifâde birliği yoktur. Bu bakımdan îbn Hacer, Müslim'in bu hadîsi râvi Amr b.
Şuayb'den dolayı mün-ker saydığını söyleyerek bu hadîsin zayıf olduğuna dikkat
çekmekte ve bir veya iki kere abdest organlarının yıkanmasıyla abdestin sahih
olacağını ve sahibininse isâet ve zulüm işlemiş olmayacağını ifâde etmektedir,
îbn Mevvak ise, "isâet veya zulm*' kelimelerindeki tereddüt ve şüphe ifâde eden
"veya" lafzının hadîsin aslında olmayıp râviye âit bir söz olduğunu böyle bir şüphenin,
râvî Ebû Avâne'yi güvenilir bir râvi olmaktan çıkaramayacağım, zira bu türlü
şüphelerden Allah'ın muhafaza ettiği kişilerden başka kimsenin kurtulamayacağını,
binaenaleyh bu hadîsin zayıflığına hükmetmenin doğru olmayacağı görüşünü
savunmaktadır.

Hanefi ulemâsından Aynî merhum da buradaki isâet, "abdest organlarını üçden daha
az sayıda yıkamadan ileri gelen âdaba riayetsizliktir. Zulüm ise nefsi, abdesti bütün
organları üçer kere yıkayarak alman kâmil abdestin faziletinden mahrum bırakmaktır"
diye tefsir etmiştir. Yine Aynî merhum buradaki "abdest organlarım fazla



yıkamak'Man maksadın, sünnet olduğuna inanarak üçten fazla yıkamak: "noksan
yıkamak"tan maksadın da, sünnet olduğuna inanarak üçten az yıkamak olduğuna dâir
bir görüşün bulunduğunu haber vermekte ve sözlerine şöyle devam etmektedir: "Eğer
Rasûlü Ekrem (s.a.)'ın abdest organlarım bazen birer, bazan da ikişer kere yıkayarak
abdest aldığı sabit iken, üçten az sayıda yıkayarak abdest alan kişi, nasıl zâlim olur,
dersen ben de sana şöyle cevap veririm:

Abdest organlarını Üçten az sayıda yıkayan kimsenin zâlim sayılmasının mânâsı, üç
kere yıkamaktaki fazileti ve kemâli terketmesidir.

Üç kere yıkamak sünnete uygun değildir, inancıyla bir veya iki kere yıkadığından
dolayı zâlim sayılır.

Bu hadîsin râvîleri arasında Amr b. Şuayb gibi rivayetleri tenkide uğramış bir ravi
bulunduğundan, bu mevzuda gelen sahih hadisleri bırakarak bununla amel ettiği için
zâlim sayılır."

Hafız tbn Hacer ise Telhfs'de "isâet ve zulüm kelimelerinin üçten az veya çok
yıkayanların her ikisi için birden kutlanılmış olması mümkün olduğu gibi, isâet
kelimesinin sadece üçten az yıkayanlar için; zulüm kelimesinin de sadece üçten ziyâde
yıkayanlar için kullanılmış olması da mümkündür" demiştir. Mir'at'ta'da İmam
Nesefî'den şu görüşler naklediliyor: tsflet veya zulüm, sünnete-uymak niyyet ve
inancıyla üçten az veya çok sayıda abdest organlarım yıkayanlar için söz konusudur.
Amma abdest organlarının iyice yıkanıp yıkanmadığı konusunda kalpde doğan bir
şüpheyi gidermek için veya ikinci bir abdeste niyyetten dolayı Üçten fazla sayıda
yıkamakta ise, herhangi bir sakınca yoktur. Ebû Dâvud sarihlerinden Meıthel sahibi
Mahmud Muhammed Hattâb es-Sübkî de bu mevzuda şunları ilâve ediyor: "Ben de
derim ki, kalbin şüpheden kurtulması için üç kere yıkamak kâfidir. İkinci bir abdest
için abdest organlarının yıkanması abdest alırken düşünülemez. İkinci abdeste niyyet
ancak birinci abdest bittikten sonra mümkün olur. Ayrıca tam olarak abdest aldıktan
sonra hiçbir ibâdet yapmadan tekrar abdest almanın suyu israf olacağından doğru

151

olmadığını ve mekruh olduğunu fu-kahâmız beyan etmişlerdir."
Bazı Hükümler

1. Abdestin kâmil olması için, abdest organlarını üçer kere yıkamalı, başı da bir kere
meshetmelidir.

2. Kulakların içi, şehâdet parmaklarıyla, dışı da, baş parmaklarla meshedilmelidir.

3. Abdest alan kimse ölçü olarak hadîs-i şeriflerde beyân edilenin dışına çıkmamalıdır.

4. Hadîs-i şeriflerde verilen ölçüye uymamak sünnete aykırı bir harekettir. Bu da

[61

insanın kendisine zulm etmesi demektir.

53. Abdest Organlarının İkişer Kere Yıkanması

136.. ..Ebû Hureyre (r.a)'den demiştir ki: "Resûlullah (s. a.) (ab-dest organlarım) ikişer

121 [81

kere (yıkayarak) abdest aldı."



Açıklama



Bu hadis-i şerifin zahirine bakılırsa, Resülullah'm baş dahil olmak üzere butun abdest
organlarını ikişer defa yıkadığı gibi bir mâna anlaşılırsa da, aslında ikişer kere yıkanan
organlar, meshedilmesi gereken baş değil, diğer organlardır. Çünkü başın
meshedileceği ve diğer uzuvların da yıkanacağı pek çok hadis-i şeriflerle beyân ve
isbat edilmiştir. 126. hadis-i şerifteki "başın iki kere mesh edileceğine dâir ifade de bu
gerçeğe aykırı değildir. Şöyle ki, önce eller başın ön tarafından arkaya doğru, sonra da
arkadan öne doğru çekilerek mesh yapılır, Aslında tek hareket sayılan bu birbirini
takibeden hareketler sözü geçen hadis-i şerifte ayrı ayrı hareketlermiş gibi
zannedilerek "iki mesh" diye rivayet edilmiştir. İşte bu hareketler biri diğerinin
devamı olduğu kabul edilirse oradaki başın iki kere mesh edilmesi meselesi de izah
edilmiş olur. Yıkamanın iki kere olacağı mevzuunda îmam Nevevî şunları
söylemektedir:

"Müslümanlar arasında abdest organlarını bir kere yıkamanın farz, uç kere yıkamanın
da sünnet olduğuna dair ittifak vardır. Yıkanması gereken abdest organlarının bir kere,
iki kere ve üç kere yıkanabileceğim ifâde eden sahih hadislerin yanında, bazı abdest
organlarının iki, bazılarının üç kere yıkanması lâzım geldiğini ifâde eden î adis-i
şerifler de vardır. Bu hadis-i şeriflerin hepsiyle de amel edilebilir. Ancak abdest
organlarını üç kere yıkamakla abdestin sünnet ve âdabı da yerine getirilmiş olurken,

[91

bir kere yıkamakla sadece farzlar yerine getirilmiş olur.

Nitekim Rasulü zîşân Efendimiz'in abdest organlarını bazan birer, bazan ikişer, bazan

um

da, üçer defa yıkayarak abdest aldığını ifâde eden hadislerle abdest organlarından
birini bir, diğerini iki, bir başkasını da üçer defa yıkayarak abdest aldığını ifade
eden hadis de buna delâlet etmektedir.

137.. ..Atâ b. Yesâr'dan, demiştir ki; "İbn Abbâs (r.a.) bize, "Size Resûllullah (s.a.)'ın
nasıl abdest aldığını göstermemi arzu eder misiniz?" dedi ve içinde su bulunan bir kap
isteyip, o sudan sağ eliyle bir avuç alarak ağzına ve burnuna su verdi, sonra bir avuç
daha su alıp iki elini birleştirip yüzünü yıkadı, sonra bir avuç su daha alıp onunla sağ
elini, tekrar bir avuç su daha alıp onunla da sol elini yıkadı. Nİhâyet bir avuç su daha
alıp elini silkeledikten sonra başını ve kulaklarını meshetti. Sonra da bir avuç su daha
alıp nalinli olan sağ ayağının üzerine serpti ve sağ ayağını, elinin biri ayağının üstünde
öbüFü de nalının altıda olmak üzere iki eliyle mesh etti. Sonra sol ayağına da aynı şeyi

im im

yaptı."
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen ellerini silkelemesinden aksat, elde bulunan suyun
dökülmesidir.Ellerde kalan suyu silkelemek değildir. Esasen elleri bu mânada
silkelemek caiz de değildir. Nitekim Bezlu'l-mechûd yazarı "el-Envâr li-ameli'I-Ebrâr"
isimli eserde elleri silkelemenin mekruh olduğu kaydedilmiştir, demektedir.
Gerçekten de mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte söz konusu edilen "ayaklar
üzerine su serpmek'ten maksat suyu gerçek manada serpmek değil, ayağı israfa
varmayacak şekilde mümkün olduğu kadar az bir suyla yıkamaktır. Umumiyetle su



israfı ayaklarda olduğu için bu israftan sakındırmak gayesiyle "ayaklarını az su ile
yıkadı" manasında "ayaklan üzerine su serpti" tâbiri kullanılmıştır. Nitekim Buhârî'nin
rivayetinde "ayağım yıkadı" tâbiri de geçmektedir.

Ayaklarının nalinli iken mesh edilmesine gelince, Hafız tbn Hacer, "Buradaki meshten
maksat ayakların her tarafına suyun erişmesini sağlamak için suyu ayakların üzerine
yukarıdan dökmektir" diyor. Yine Ibn Hacer, Bu-hâri Şerhİ'nde bu hadîs-i şerif
üzerinde dururken; aslında bu hadiste ayakların yıkandığı açıkça söylenmiyorsa da bu
mana metinde geçen "fî" harfi ' cerrinden anlaşılıyor. Zira bu harfi cer meshetmek
fiiliyle değil, yıkamak fı-iliyle kullanılır. Eğer ayaklar üzerine meshetmek
kastedüseydi "fî" yerine "ala" harfi cerri kullanılırdı, diyor.

îbn Hacer merhum, ayakların nalinli olmasının, suyun ayakların altına geçmesine
engel olmayacağını çünkü, bu nalinlerin suyun ayakların altına geçmesine engel
olmayan "sebtiyye" denilen bir nalin çeşidi olduğunu sözlerine ilâve ediyor. Bir eliyle
nalinin altından da tutmasından maksadın, na-linin ayağa temas eden kısmı olduğunu
söyleyenler de vardır. Bu durumda artık suyun ayağın altına erişmesi kesindir. Lâkin
bu hadîs zayıftır. Bir delil niteliği taşımaktan uzaktır.

îbn Hacer merhum, "nalinin altından tutmaktan maksat mecazen ayağın altından
tutmaktır. Eğer böyle değilse o zaman bu hadîs şâz bir hadîs demektir. Bu hadîsin
râvîsi Hişam b. Sa'd'a itimat edilmezken sağlam hadislere ters düşen bu mânâdaki bir
rivayeti nasıl kabul edilebilir?" diyerek sözlerine son vermektedir. Bu mevzuda 117.

im

hadîse de müracaat edilebilir.
Bazı Hükümler

1. Abdest uzuvlarını bir kere yıkayarak abdest almak câizdir Ancak, kuru yerin
kalmaması şarttır. Bunda âlimler arasında görüş birliği vardır.

2. Abdest organlarını üç kere yıkamak sünnettir.

3. Bir avuç sudan hem ağıza, hem de buruna su verilebilir.

4. Önce sağ organlardan işe başlanmalıdır. Ancak eller ve kulaklar müstesnadır.
Çünkü, iki el birlikte yıkanır, iki kulak da birlikte meshedilir.

5. Başı meshederken eldeki suyun dökülmesi câizdir. Çünkü, çok su ile başı
meshetmek bir bakıma mesh değil, başı yıkamak olur.

6. Başı ve kulakları aynı suyla meshetmek câizdir. Bu ekseriyyetin görüşüdür.

7. Abdestte mümkün mertebe az su kullanmaya dikkat etmek, bilhassa ayakları

LL41

yıkarken israftan kaçınmak gerekir.

54. Abdest Organlarının Birer Kere Yıkanması

138. ...Atâ b. Yesâr'dan, demiştir ki; îbn Abbâs (r.a.) "Ben size Rasûhıllah'm (s.a.)
abdest alışım göstereyim mi?" dedi ve (sonra abdest organlarını) birer birer

£1511161

(yıkayarak) abdest aldı.



Açıklama



Bu hadis-i şerif abdestin caiz olması için lâzım olan yıkama miktarının en azım
bildirmektedir. Buna göre abdestin caiz olabilmesi için abdest organlarım en az bir
kere, hiç kuru bir yer kalmaksızın yıkamak lâzımdır. Bunda âlimler arasında görüş
birliği vardır. İki kere yıkamak ise daha faziletlidir. Üç kere yıkamaksa abdestin en
üstün derecesidir. Bu hadis-i şerifte abdestin en aşağı derecesi beyân edilmiştir.
Nitekim Beyhakî ve Dârakutnî'nin Ömer (r.a.)'den rivayet ettikleri bir hadiste,
Resûlullah (s. a.) "azalarını birer kere yıkayarak abdest aldı" ve "Namazın kabul



edilebilmesi için gerekli oian abdest budur" buyurduğu ifâde ediliyor.

55. Ağıza Ve Buruna Ayrı Ayrı Su Vermek

139....Talha, babasından naklen dedesinin şöyle dediğini haber vermiştir:
"Resûlullah (s. a.) abdest alırken huzuruna girdim. Sular yüzünden ve sakalından

£181

bağrına akıyordu. O'nu ağzına ve burnuna ayrı ayrı su verirken gördüm"
Açıklama

Râvî Talha'mn babasının adı Musarnf, dedesinin ismi de Amr b. Kâb.dır.Taberânî
Mu'cem'inde Talha'mn dedesinin isminden Ka'b b. Amr diye bahs eder. Bu hadis-i
şerife göre Rasulu Ekrem (s. a.) önce üç kere ağzına su vermiş ve sonra da üç kere
burnuna su vermiştir. Bu bakımdan bu hadis-i şerif "abdestte ağzına ve buruna ayrı
ayrı su verilir" diyenlerin delilidir.

Ne var ki bu hadis sıhhat bakımından delil olabilecek nitelikte değildir. Fakat daha
önce geçen 107 numaralı sahih hadis, ağıza ve buruna ayrı ayrı üçer kere su verilmesi
hakkında sağlam bir delildir. Keza Ebû Ali'nin Sinan'ında bulunan Resulüllah'm
ağzına ve burnuna üçer defa ayrı ayrı su verdiğine dâir rivayetler de bu hususta bir
delil teşkil eder. Ancak İbn Mâce'de ağzına ve burnuna bir avuçtan su verdiği rivayet
£191

edilmektedir. Keza Resulüllah (s.a.)'m abdest alış şekli ile ilgili hadis-i şerifleri
toplayan babta da ağıza ve burna aynı avuçtan su verildiğine dair 111. hadis-i şerifte
olduğu gibi örnekler geçmiştir.

Bütün bunlardan çıkan netice şudur;Resûlü Ekrem (s. a.) zaman zaman ağza ve buruna
hem bir avuçtan ve hem de iki ayrı avuçtan su vermiştir. Buna göre her ikisi de

1201 '

caizdir.

Bazı Hükümler

1. Abdest esnasında, abdest organlarından damlayan sular temizdir.



2. Abdestte ağıza ve buruna ayrı ayrı veya beraber su verilebilir.

56. Buruna Su Verip Dışarı Atmak



140.. ..Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s. a.) şöyle



buyurmuştur: "Sizden biriniz abdest aldığı zaman burnuna su alsın sonra da dışarı
[22] [23]

atsın."
Açıklama

İstinsâr, burundaki suyu dışan atmak demektir. Hadis-i şerifin zahiri istinsâr île
istinsânn farz olduğunu ve istinsârm istinşâktan ayrı fakat ona bağlı olarak yapılan bir
fiil olduğunu ifâde etmektedir: Binaenaleyh istinşak ve istinsâr farzdır ve istinşakm
sahih olabilmesi için buruna çekilen suyun dışarı atılması gerekir. Ulemâdan bir kısmı
metinde geçen "Burnuna su alsın sonra da dışarı atsın" cümlesindeki emirlerin vücûb
ifade ettiği görüşünden hareket ederek bu hükme varmışlardır.

İmam Ahmed, İshak, Ebû Ubeyde, Ebû Sevr ve fbn Münzir bu görüştedirler, îbn
Battal ise, "her ne kadar buruna çekilen suyu dışarı atmanın farz olduğuna dair icmâ'
bulunduğunu söyleyenler varsa da, bu doğru değildir. Çünkü bunun farz olmadığına
dâir icmâ' bulunduğunu söyleyenler de vardır" diyor. Gerçek ise, buradaki emrin
vücûb için değil, nedb için olduğudur. Yani bu emre uymanın hükmü müstehabdır.
Cumhuru ulemanın görüşü de budur. Delilleri ise, Resulü Ekrem (s.a.)in, bir a'rabiye
abdest almayı öğretirken buruna su çekip dışarı atmak fülerini göstermemişidir. Eğer
gerçekten buruna su çekip dışarı atmak farz olsaydı Resul-i Zişan bunu A'rabiye
mutlaka öğretirdi.

Tirmizî ve Hâkim'in naklettiği bu Arabi ile ilgili hadis-i şerifin metni şöyledir:

£241

"Allah'ın sana emrettiği gibi abdest al." Bu hadis-i şerifte Resulü Ekrem Arabiyi
âyet-i kerimeye havale etmiştir. Halbuki âyet-i kerimede burna su verip dışarı atmak
yoktur.

Buruna su verip dışarı atmak farzdır diyenler ise, şöyle itiraz ediyorlar: "Resulü Ekrem
(s.a.)'in O A'râbiyi Kur'âna havale etmekten maksadı, abdest âyetlerinin ifâde ettiği
manadan daha şümullü bir mâna ile ilgilidir. Şöyleki; Resûlullah O A'râbiyi Kur'ân'a
havale ederken aynı zamanda Kur'ânda Resûlullah'a uymayı emreden âyetleri de,
dolayısıyla istinşâkı da kast etmiş olabilir. Kaldı ki Resülullah'm istinşâkı ve hatta
mazmazayı terk ettiğini rivayet eden bir kimse görülmemiştir."

Her ne kadar bu görüş taraftarları bu şekilde kendi görüşlerini müdafaa ediyorlarsa da
gerçekte Resûlullah a'râbiyi Kur'ân'm tümüne havale etmemiş, sadece abdest âyetine
havale etmiştir ki, onda da istinşak yoktur. Ayrıca istinşâkı Resulü Ekrem (s.a.)'m terk
ettiği ne dâir bir rivayetin bulunmadığına dair ileri sürülen iddia da asılsızdır. Zira
135. hadis-i şerifte istinşak zikredilmemiştir. Halbuki farz gibi mutlaka açıklanması
gereken bir meselede Hz. Peygamber'in susması asla caiz değildir. Çünkü bu tebliğ
sıfatına aykırıdır. Bu durum istinşâkm farz olmadığını gösterir. Ulemânın açık-
lamasına göre istinşâk ve istinsârdaki hikmet, burnu temizlemek ve şeytanı kovmaktır.
Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadiste, "Biriniz uykusundan uyanıp abdest aldı mı üç defa

1251 [26]
burnuna aldığı suyu çıkarsın. Çünkü şeytan genzinde geceler" buyurmuştur.

Bazı Hükümler

1. Abdest esnasında burun temizlenmeyebilir.



2. Cumhûra göre buruna su vermek ve dışarı atmak mendubtur.



141. ...İbn Abbas (r.a.)'dan demiştir ki; Resûlullah (s.a.)'ı şöyle buyurduğu "Burnunuzu

1271 [28]

iki kere iyice veya üç kere temizleyiniz!"
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen mübalağalı bir şekilde (iyice) burnu temizlemekten maksat, üç
kere burunu temizlemenin yerini tutacak şekilde temizlemek demektir. Buna göre bu
şekilde İki kere veya üç kere burnu temizleme emredilmiştir. Ancak üç kere yapılan
temizlikte mübalağa emredilmiyor. Çünkü mübalağaya lüzum kalmıyor. Bu hadisle il-
gili teferruat 140. hadiste geçmiştir.

Arabistan gibi sahrada ve kırsal yerlerde devamlı toprak ve kumla meşgul olanların
burunlarının dolacağı ve nefes almada güçlük çekecekleri göz önüne alındığı takdirde
burnu temizlemenin ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Tabii ki bu işi yaparken rastgele
yapmamalı, çevreyi kirletmemeli, İslâm âdabına aykırı harekette bulunulmamahdır.

142....Lakît b. Sabre'den, demiştir ki; "Ben müntefik oğullarının Rasûlullah'a
gönderilen elçisi veya elçileri arasında idim. Rasûlullah (s.a.)'m evine vardığımızda
onu evinde bulamadık, müzminlerin annesi Aişe'ye tesadüf ettik. Bizim için hazîre
(denilen bir yemek) hazırlanmasını emretti, (Hazîre) bizim için derhal hazırlandı. Ve
bir de kına' getirildi. (Hadîs-i nakleden) Kuteybe aslında kına' sözünü söylemedi.
(Ancak sözün gelişinden bu kma'm getirildiği anlaşılmaktadır.) Kına' (yemek yemeye
ve içine meyva konmaya yarayan bir tabaktır.) İçinde hurma vardı. Derken Rasûlullah
(s.a.) geldi ve: "(Evde yiyecek) birşeyler bulabildiniz mi? Yahut size bir şeyler
hazırlanması emredildi mi?" dedi. Biz de "evet" ya Rasûlullah (s.a.) dedik. Biz
Rasûlutiah (s.a.)'la beraber otururken bir de ne görelim, bir çoban Rasûluliah (s.a.)'ın
davarlarım, yanında bir de yeni doğmuş meleyen bir kuzuyla beraber ağıla götürüyor!
Rasûlullah (s.a.) ona hitaben; "yahu ne doğurttun?" diye sorunca o da bir dişi kuzu
diye cevap verdi. Rasûlü Ekrem (ş.a.) de; "(Öyleyse) onun yerine bize bir koyun kes"
buyurdu, ve ilave etti; "Sakın bunu senin için kestiğimizi zannetme" (Bu hadîsi rivâyet
edenlerden biri der ki; Rasûlullah (s.a.) "zannetme" kelimesini şeklinde sîni'n
fethasiyla değil şeklinde sin'in kesresiyle telaffuz etti.)Bizim yüz davarımız var daha
fazla artmasını istemediğimiz İçin bu koyunu kestik. Her ne zaman ki, çoban bize bir
yavru doğurtur getirirse, biz de onun yerine bir koyun keseriz." (Râvî) Lakît (sözlerine
devamla) dedi ki:

Ben: "Yâ Rasûlallah, benim dili uzun bir karım var yani ağzı bozuk" (ona karşı tavrım
ne olacak)?" dedim.

(Efendimiz): "Öyleyse onu boşa (yabilirsin)" buyurdu. Lakît der ki:

"Yâ Rasûlallah, onunla aramızda arkadaşlık (hukuku) ve bir de çocuk var" dedim.

Rasûlullah (s.a.)' de

"Ona emret" buyurdu. (Râvi diyor ki: Hz. Peygamber bu sözüyle bana) "Ona öğüt ver"
de (mek isti)yor (du ve sözlerine şöyle devam etti) "Eğer onda bir hayır görürsen,
nasihat etmeye devam edersin. Karını, cariyeni döver gibi dövme!" dedi. Ben; Ya
Rasûlallah, bana abdestten bahset dedim. "Abdesti güzelce al, parmakların arasına



i29i om

suyu eriştir. Oruçlu değilken burnuna suyu çokça çek." buyurdu.
Açıklama

Bu hadîsin râvîlerinden birinin, Rasûllullah (s.a.)'in bu hadisini naklederken sözünü
telaffuz ediş şekli üzerinde durmaktan maksadı, Rasûlü Ekrem'den duyduklarını
sadece manâ olarak rivayet etmediğini bilakis harekesine varıncaya kadar kelime
kelime zaptedip büyük bir titizlikle rivayet ettiğini ifâde ederek bu husustaki dikkatini
belirtmektir.

Rasulullah (ş.a.)'m "bu koyunu biz senin için kesmedik" demesi, misafirin kendisi için
bir koyun boğazlandığını düşünerek bir minnet borcu duymaması ve mahcup
olmaması içindir. Bu, Rasûlullah'm yüksek ahlâkmdandır.

Hz. Peygamberdin, küfürbaz hanımının durumundan bahseden misafirine, hanımını
boşamaya izin vermesi o kadınla beraber yaşamanın dünyevî ve uhrevî pek çok
zararlara sebep olacağını bilmesindendir. Ancak çocukları da olması dolayısıyla,
boşanmasının daha büyük zararlara yol açacağı anlaşılınca, zararın daha azım tercih
etmesini tavsiye etmiş ve "Ona çirkin sözler sarfetmemesi ve küfürbaz olmaması için
nasihat et, eğer fayda verirse bunu devam ettir, ancak bu da fayda vermezse, o zaman
sakın onu şiddetli bir şekilde dövme" diyerek nasihatin da fayda vermemesi halinde
hafif bir şekilde dövmeye izin verdiğini imâ etmiştir.

Hadîs-i şerifte geçen "abdesti güzel almak" sözünden maksat, farzına, sünnetine ve
mütehaplarma riâyet ederek abdest almak demektir. Parmak aralarına suyu akıtarak
parmak aralarının hilallenmesinin hükmü bu hadîsin zahirine göre, farz ise de,
Malikîlere göre parmakların hilallenmesi eller için farz, ayaklar için de sünnettir.
Çünkü, Mâlİkilere göre her uzvu sürtmek farzdır. El parmaklarının da hepsi ayrı bir
uzuv sayıldığından her parmağı ve aralarını sürtmek ve hilallemek farzdır. Ayak
parmakları ise, sık olduklarından hepsi birden bir uzuv sayılmakta bu yüzden de
aralarını sürtmek farz değil sünnettir denilmektedir.

Diğer mezheplere göre ise, parmakların hjlâllenmesi için hadîs-i şerifte, geçen emir
farz değil mendup olmak hükmünü ifâde eder. Ancak bu, suyun parmaklar arasına
eriştiği zamandır. Yok eğer parmaklar arasına erişmediği kesinlikle biliniyorsa o
zaman parmaklarını hilallemek bütün mezhep âlimlerince farzdır. Özellikle
parmağında dar yüzüğü olup da suyun nüfuz etmeyeceğine kanaat getirildiği takdirde
bilhassa abdest ve gusülde buna dikkat edilmesi ve suyun yüzük altına nüfuz
etmesinin mutlaka sağlanması gerekir. Aksi takdirde ne abdesti, ne de guslü sahih
olur. Bunun içindir ki dar olan yüzüğün abdestte oynatılmasının Hanefilere göre vacip
olduğu kaydedilmiştir.

Bu mezheplerin delilleri daha önce geçen 106 numaralı hadîs-i şeriftir. Bu hadîste
Rasûlü Ekrem'in parmak aralarım hilallediği mevzuu bahs edilmemiştir. Eğer parmak
aralarını hilallemek farz olsaydı, bu hadiste ona da yer verilirdi.

Bu hususta Menhel sahibi görüşlerini şöyle ifâde ediyor; parmakların hilallenmesi
mevzuunda pek çok hadis varsa da hepsinin sıhhati üzerinde çeşitli söylentiler
bulunmaktadır. Bu sebeple hiç biri hilallemenin farz olduğuna delil teşkil edecek
nitelikte değildir. Şayet bu hadislerin sahihliği kabul edilse bile, farz'a değil
mendupluğa delâlet ederler. Bu izah tarzı ile bu mevzuda gelen hadisler arasındaki
zahirî çelişki de ortadan kalkmış olur.



Ayrıca parmakların hilallenmesini emreden hadislerin çokluğuna bakı Ur ve bunların
birbirini kuvvetlendirdiği dikkate alınırsa bu hadîs-i şeriflerle amel etmenin ihtiyata
daha uygun olduğu görülür. Özellikle Dârakutnî'nin Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği
"Allah kıyamet gününde parmaklarınızı ateşle hilallemeden önce sizler hilalleyiniz"
mealindeki hadis-i şerif gözönünde bulundurulursa bu mevzunun Önemi daha iyi



anlaşılmış olur.
Bazı Hükümler

1. Dininn icâplarını açıktan ve emniyetle yerine getirebilen bir kişinin müslüman
diyarına göç etmesi üzerine farz değildir. Çünkü Lakit, sonradan ve küfür diyarında
müslüman olmuştu.

2. Bir toplumun bütün fertlerinin dînî meseleleri öğrenmek gayesiyle İlim tahsili için
memleketlerini terketmeleri gerekmez. Bilakis muayyen bir topluluk bu görevi
yüklenir ve öğrendiklerini döndükleri zaman kalanlara aktarırlar.

3. Ev sahibi gücü yettiği nisbette misafirine layık olduğu ikramı yapmaya çalışır.

4. Ev sahibi bulunmadığı zaman ailesi misafire yemek ikram edebilir. Ancak burada
ev sahibinin rızâsı olduğunu bilmek ve âdaba riâyet etmek şarttır.

5. Ev sahibi, evinde misafir bulduğu zaman yemek ikram edilip edilmediğini, veya
karınlarının aç olup olmadığını sormalıdır.

6. Ev sahibi, misafiri minnet altında bulunduracak harekelerden ve riyadan
sakınmalıdır.

7. Belli bir sayıda davar beslemek ve çoban tutmak caizdir.

8. Dünya sevgisini gönülden çıkarmak caizdir.

9. Devlet reisinin idaresi altında bulunan kimselerin ev işlerinin durumunu sorması
onların da devlet reisine bazı mühim sırlarını açıp durumlarını arz etmeleri caizdir.

10. Kişinin, ağzı bozuk, ahlâksız karısını boşaması caizdir.

11. îyi huylarla bezenip, kötü huyları terk etmek lâzımdır.

12. Kişi hanımına kötü huylarını terketmesi için nasihat etmeli ve edep sınırlarını
terkettiği zaman da, onu bîr müddet terketmeli, bu da fayda vermediği zaman hafif bir
şekilde dövmelidir.

13. Kişi ailesini, bir zarain defetmek için boşamaya kalktığı zaman, daha büyük bir
zarara uğramak ihtimali varsa o kadını nikâhı altında tutmasında bir sakınca yoktur.

14. Va'z ve nasihat dinleyip onunla amel etmek kişinin bahtiyarlığının ve iyiliğinin
alâmetlerindendir.

15. Bilmeyen kişinin bilen kişiden sorarak öğrenmesi lâzımdır.

16. Alim, sorulana cevap vermelidir. Başka cevap veren bulunmadığı zaman cevap
vermek ona farz olur.

17. Abdesti güzel almalı parmak aralarını hilallemeli, ağza ve burna su vermekte
oruçlu değilken mübalağa etmelidir.

18. İş verenin işçiyle, âmirin me'murla, bir büyüğün küçükle vakarını korumak,
şartıyla şaka yapması caizdir.

143.. ..Asim b. Lukît'in Müntefık oğullan elçisi olan babası Lakit b. Sabre'den rivayet
ettiğine göre: Lakit, Hz. Aişe (r.a.)'ye gelmiş ve bir evvelki hadîsin mânâsını
nakletmiştir. (Bir evvelki hadîse ilâve olarak şunları) söylemiştir. "(Çok) beklemeden



Rasûlullah (s. a.) sert ve mertçe yürüyerek g;eldi" (Bir de) Hazîre (denilen et ve undan
yapılan yemek) yerine (Vağ ve undan yapılan) Aside demiştir.

144.. ..Ebû Asim dedi ki, şu (142 numaralı hadisi) îbn Cüreyc bize rivayet etti (Ancak)
rivayetine (hz. peygamber) "Abdest aldığın zaman ağzına su ver" (buyurduğunu

[32J

sözlerini de) ekledi.
Açıklama

Ebu Asım'm îbn Cüreyc'den naklettiği bu hadîs-i şerifte ağza su vermeden (mazmaza)
dan bahsedildiği halde, Yahya el-Kattân'm îbn Cüreyc'den rivayet ettiği aynı hadîste
mazmazadan bahsedilmiyordu. Mevzumuzu teşkil eden babın içine aldığı bu konuyla
ilgili hadislerin zahirinden çıkan neticeye göre: Abdest alırken burnu temizlemek ve
ağza su verip dışarı atmak farzdır.
Nitekim 142 numaralı hadisin şerhinde açıklamıştık.

Şevkânî Neylu'I-evtâr'da şunları söylemektedir: Ağza ve burna su alıp dışarı atmanın
farz olup olmadığı mevzuunda mezhepler arasında görüş ayrılığı vardır. îmam Ahmed,
Ishak, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr, İbn Münzir, mazmaza ve buruna su verip dışarı atmanın
farz olduğunu söylemektedirler. İbn Ebî Leylâ ve Hammâd b. Süleyman da aynı
görüştedir.

İmâm Mâlik, Şafiî, Evzâî, el-Leys, Hasan Basrî, Zührî, Rabîa, Yahya b. Saîd, Katâde,
Hakem b. Uteybe, İbn Cerîr et-Taberî ise, farz olmadığı görüşündedirler.
Ebû Hanîfe ve taraftarları ile birlikte Sevrî'ye göre ise, ağza ve burna su verip dışarı
atmak gusülde farz, abdestte ise, sünnettir. Şafiî'ye göre, gusl emri, vücûdun dışını
yıkamakla ilgilidir. Ağızm ve burunun içi ise, vücûdun dışından değildir, içindendir.

[331 1341

Bu itibarla ağız ve burnu gusülde yıkamak gerekmez (farz değildir.)
57. Sakalları Hilallemek

145....Enes b. Mâlik (r.a.)den, (demiştir ki:) Rasûlullâh (s. a.) abdest alırken bir avuç su
alır, o suyu çenesinin altına vererek sakallarının arasına akıtır ve "İşte Aziz ve Celil
Rabbim bana böyle emretti" buyururdu.

Ebü Dâvûddedi: Haccâc b. Haccâc veEbu'l-Melih er-Rakıy et-Velid b. Zevrân'dan

1351

hadîs rivayet etmişlerdir.
Açıklama

Hadîs-i şerîfîn zahirinden Rasûlullâh (s.a.)'m abdestten sonra sakal aralarından su
geçirdiği anlaşılırsa da bunu abdest arasında ve yüz yıkandıktan sonra yapmış olması
ihtimali daha kuvvetlidir. Çünkü bu ikinci şekil abdestin kemâline daha uygundur.
Rasûlü Ekrem (s.a.)'in sakalını hilâlleyiş şekli bazı hadis-i şeriflerde şöyle anlatılıyor:
"Hz. Peygamber abdest aldığı zaman eline bir avuç su alır, bu suyu sakallarının
arasına parmaklarıyla ovarak akıtırdı, yanaklarım parmaklarıyla ovar ve parmaklarım
çenesinin altında bulunan sakallarının arasına sokardı." (bk. İbn Mâce, tahâre 50) Yine
her ne kadar mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriften Rasûlullâh (s.a.)'m bir eliyle



sakallarını hilallediği anlaşılıyorsa da İbn Adiyy'e âit bir rivayette Efendimizin
"Sakallarım iki eliyle hilallediği" beyan ediliyor. Bu fiilin hükmü üzerinde de mezhep
imamları çeşitli görüşlere sahiptir:

1. Hasen b, Salih, Ebû Sevr ve Zâhiriyye mezhebi taraftarlarına göre, sakalları gusül
ve abdestte hilallemek farzdır.

2. İmam Mâlik, Şafiî, Sevrî, ve EvzâTye göre ise, sakallan hilallemek abdest için farz
değildir. İmam Mâlik ve Medine âlimlerinden bir cemaate göre ise; abdestte de,
gusülde de farz değildir.

İmam Şafiî ve îmam Ebu Hanîfe ve taraftarlarınca ise; abdestte farz olmamakla
beraber gusülde farzdır. Keza Sevrî, Evzaî, el-Leys, Ahmed b. Hanbel, İshak, Ebû
Sevr, Dâvud, Taberî ve bir çok ulemâ da bu görüştedir. Aynı şekilde İbn Seyyidinnas
da Tİrmiri Şerhi'nde aynı görüşü savunmuş ve şunları söylemiştir: "Kanaatimce
ulemâmn bu mevzuda görüşlerinin farklı olmasına sebep şu hadîs-i şerife farklı manâ
vermelerinden ileri gelmektedir. "Her küm altında cünüplük vardır. Kılları ıslatınız,

[361

deriyi ise tertemiz yıkayınız" İbn Seyyiddinnas bu açıklamasıyla "sakallan
hilallemenin gusülde farz, abdestte sünnet olduğunu söyleyen âlimler bu hadîse
dayanmaktadırlar" demek istiyor. Gusülde ve abdestte sakallan hilallemenin farz
olduğunu söyleyenler ise mevzumuzu teşkil eden hadiste yer alan: "İşte Rabbim bana

1371

böyle emretti" cümlesini delil getirmektedirler.

Ulemânın büyük çoğunluğuna göre bu cümledeki emir müstehap ifâde eder. Ancak
sakalı seyrek olanlar için farz ifâde eder.

Hanefî mezhebinin bu husustaki görüşü şöyledir: Abdest suyunu bıyıkların ve kaşların
altlarına ve yüzün çevresinden sarkmış olan kıllara eriştirmek sünnettir. Sakalın
çeneden aşağıya uzamış kısmını mesh etmek ve sık olan sakalı bir avuç su ile alt
tarafından el parmaklanyla hilallemek Ebû Yûsuf a (r.a.) göre sünnet, İmam-ı Azam ve
Muhammed'e göre ise müstehaptır. Fakat Ebû Yûsuf (r.a.)un görüşü tercih
edilmiştir. Tahtavî'nin beyanına göre bu İmam Muhammed (r.a.) de Ebû Yûsuf un
görüşündedir. Gusülde ise sık olsun seyrek olsun sakallann altını sürtmek lâzımdır.
Abdestte yıkanan sık sakallann altını hilallemek gerekmez. Müellif Ebû Davud'un el-
Velid b. Zevrân'dan Haccac ve Ebû'l-Melîh'm hadîs rivayet ettiğini nakletmesinden
maksadı el-Velid hakkında tanınmayan ve itimat edilemeyen bir kişi olduğuna dâir
söylentileri reddetmektir. Bu sözüyle Ebû Dâvûd, demek istiyor ki; "Şayet el-Velîd
güvenilemeyecek bir adam olsaydı, kendisinden Haccâc ve Ebû'l-Melih gibi güvenilir
kimseler hadîs nakletmezlerdi" Nitekim İbn Kayyim de Tekrib'inde bu dedikoduları
reddetmiştir.

Hadisten abdest alırken sık olan sakallan hilallemenin sünnet olduğu anlaşılmaktadır.
[381

58. Sarık Üzerine Meshetmek

146....Sevbân (r.a.) den, şöyle demiştir: "Rasûlullah (s. a.) (bir defa gece baskım için)
Seriyye (askerî birlik) göndermişti. (Şiddetli bir) soğuğa tutuldular. Rasûlullah (s.a.)'m
yanma döndükleri zaman onlara sarıklarının ve ayakkabılarının üzerlerine



1391

meshetmelerini emretti."



Açıklama

Sarık üzerine meshnetmenin caiz olup olmaması mevzuunda şevkânî Neylu'l-Evtâr'da
şunları söylemektedir: "Ulemâ sarık üzerine meshedilmesi mevzuunda farklı görüşlere
sahiptir.

"Bunlardan Evzâî, Ahmed b. Hanbel, îshâk, Ebû Sevr ve Dâvüd b. Ali sarık üzerine
meshin caiz olduğu görüşündedirler. Ancak bu cemaatin içinden de Ebû Sevr, meshin
caiz olması için sarığın başa abdestli iken giyilmiş olmasını şart koşmuştur. Görüldüğü
gibi Ebû Sevr sarığı meste kıyas etmiştir. Ancak öbürleri ise, sarığın başa abdestli
giyilmiş olmasını şart koşmamışlar, mutlak surette sarığa mesh yapılabilir demişlerdir.
Yine aynı kişiler arasında sarık üzerine yapılan meshin müddeti üzerinde ihtilâf
edilmiş; Ebû Sevr mestlere kıyas ederek, sarık üzerine meshin müddeti aynen
mestlerinki gibidir demiş, diğerleri ise, bir şart koşmamışlardır. Sarık üzerine meshi
caiz gören bu ulemanın bu konudaki delillerinden biri de şu hadis-i şeriftir:

1401

"Resûlullah (s.a.) alnına sarığın üzerine ve mestlerine mesnetti..."
"Ulemânın büyük ekseriyeti ise Hafız îbn Hacer'in Fethu'l-BârTde naklettiği gibi,
sadece sarık üzerine meshetmenin caiz olmadığı görüşündedirler. Tirmizî ve Sahâbe-i
kiramdan bir çokları sadece sank Üzerine meshetmenin caiz olamayacağını, ancak
başla birlikte sarığa de meshetmenin caiz olabileceğini söylemşilerdir. Bu görüş aynı
zamanda Süfyân-i Sevrî, Malik b. Enes, İbn Mübarek ve Şafiî'nin de görüşüdür,
"îmam-ı A'zam, Ebû Hanife de bu görüştedir. Bu görüşte olan ulemânın anlayışına
göre, "Yüce Allah başa meshedilmesini kesinlikle her hangi bir te'vile imkân
kalmayacak şekilde farz kılmıştır. Sank Üzerine mesihle ilgili hadisler ise, te'vile
müsaittir. Binaenaleyh böyle kesin hüküm ifâde eden âyet veya hadislerin te'vile

m

müsait olan âyet veya hadislere tercih edilmesi gerekir. Ayrıca ayaklara meshin
cevazı, mestleri çıkarmanın zorluğundan ileri gelmiştir. Sarık çıkarmakta ise, böyle bir
zorluk yoktur. Bu bakımdan sarığa mesh meşru kılınmıştır. Sarığa mesh
edilebileceğini ifade eden hadislerse ya mensuhtur, ya da metinde geçen seriyye için
verilmiş özel bir ruhsatla ilgilidir. Mâliki mezhebinde kuvvetli olan görüşe göre;
zaruret olmadıkça sarık üzerine veya baştaki (takkeye) serpuş üzerine mesh

[421

yapılmasının caiz olmayacağı yönündedir."
Bazı Hükümler

1. Meşru meselelerin çözümü için cemiyet içinden bir topluluğun görevlendirilmesi
caizdir.

2. Bir cemiyetin reisi durumunda olan kimselerin o topluma karşı son derece
merhametli olması lâzımdır.

3. Zaruretler için özel müsamaha vardır.

4. Dinde kolaylık vardır, zorluk değil.

5. Mestler üzerine mesh caizdir.



147....Enes b. Mâlik'den, şöyle demiştir: "Ben Resûlullah sallallahü aleyhi vesellemi
başında Kitr kumaşından bir sarıkla abdest alırken gördüm. Elini sarığın altına sokarak

1431

başının ön tarafını mesnetti de sarığı (başından) çıkarmadı."
Açıklama

Bu hadis-i şerifte geçen kumaş, kıtr kumaşından kırmızı bir kumaştır. Katar'da
dokunur, desenlidir. Biraz da sertçedir. Dokunduğu memlekete nisbetle "kıtriyye"
denilir. Bu hadis-i şerife bakarak sarığın renginin kırmızı olduğuna hükmedenler varsa
da bu hadisde zayıflık olduğu için muteber bir hüküm sayılmamıştır. Her ne kadar el-
Ezherî bu hadis-i şerifin abdest alırken sarık çıkaran kimseleri reddettiğini ve böyle
hareket eden kimselerin vesveseli kimseler olduklarım söylemişse de bu söz doğru
değildir. Çünkü abdest alırken sarıklarını çıkaranların maksadı başlarının tümünü
meshetmektir. Bu ise müstehabdır. Nitekim 106 ve 118 nolu hadislerin şerhinde
açıklanmıştır. Hz. Peygamberin sarığım çıkarmadan başının bir kısmını meshetmesi
ise, bunun caizliğini gösterir.

Bezlu'l-mechûd yazan bu hadisi açıklarken şöyle diyor:

1. Abdest alırken sangın baştan çıkarılması gerekmediğini ifade eden bu hadis
zayıftır.

2. Sarığın çıkarılması lâzımdır diyenlerin maksadı, başın her tarafı meshedilmelidir
demektir ki, bu sahih hadîslerle emredilmiştir.

Ulemâ başın her tarafını meshetmek mendubdur demiştir. Binaenaleyh sarığı baştan
çıkarmayı tercih eden kimseleri bid'atçılıkla itham etmek doğru değildir. Amma
Rasûlullah (s.a.)'m sarığı başından çıkarmaması ise, bu şekilde abdest almanın da caiz
olduğunu beyan etmek içindir. Yoksa abdest alırken sarığın baştan çıkarılmamasının
farz olduğuna delâlet etmez. Bu bakımdan sarığı başından çıkararak başını
kaplarcasma meshedenlere bidatçi gözüyle bakmamak bilakis sünnete titizlikle uyan

1441

kişiler olduklarını bilmelidir.
Bazı Hükümler

1. Kırmızı, sarık sarmak meşrudur.

2. Abdest alırken sangın baştan çıkarılması gerekmez.

3. Abdeste sadece başın ön tarafını mesihle iktifa edilebilir başın her tarafını

1451

meshetmek farz değildir.
59. Ayakları Yıkamak

1461

I48....el-Müstevrid b. Şeddal dan, şöyle demiştir. "Rasûlullah (s.a.)'in abdest

1421 1481

alırken serçe parmağı ile ayak parmakları (nm arasını) ovduğunu gördüm."



Açıklama



"Ayaklan ovmak" ellerle ayakları sürtmektir ki, bu bir çeşit hilallemektir. Sağ el dâima
temiz işlerde kullanıldığı için ayaklan sürtmek sol elle ve parmak aralarını
hiiallemekse sol elin serçe parmağıyla yapılır. Önce serçe parmak sağ ayağın serçe
parmağının altına sokulur sırayla baş parmağa kadar bütün parmak aralan sürtülür.
Sonra sol ayağın baş parmağından başlanıp serçe parmakta sona erecek şekilde bütün
parmak araları hilallenir.

îbn Hacer merhum şöyle diyor: "Şayet râvi el-Müstevrid hadisdeki "delk" kelimesiyle
hilallemek kastediyorsa bu hadîs-i şerif "abdestte parmak aralannı hilallemek
sünnettir" diyenler için bir delildir. Şayet "delk" kelimesiyle sürtmek kasdetmişse,"
abdestte bütün abdest organlannı sürtmek menduptur" diyenler için bir delildir. Bu
görüş aynı zamanda Şafiî mezhebinin görüşüdür. Malikîlere göre ise, bütün abdest
uzuvlarını sürtmek farzdır."

Hanefî mezhebine göre ise, abdest organlarını üç kere ovarak yıkamak sünnettir.
Ibnu'l-A'rabî'nin Arızatu'l-ahvezî'deki açıklamasına göre el par-maklannı hilallemek
vacibdir. Ancak ayak parmaklannın hilallenmesinin hükmü ihtilaflıdır. İmam Ahmed
ile îshâk'a göre abdestte ayak parmakları da hilallenir. İmam Malike göre ayaklan
güsul'de hilallemek gerekirse de abdestte gerekmez. Tirmizî'nin tesbitine göre bu hadis

[491

Hasen-Garibdir (bk. el-Mubarekfurî, Tuhfe I, 52)
Bazı Hükümler

1. Ayakların yıkanması emredilmiştir, farzdır. Çünkü abdest alırken ayakları ovmak,
onları yıkamakla olur.

2. Ayaklan yıkarken ayaklan ovmak ve serçe parmakla parmak aralarını hilallemek
sünnettir. Nitekim Abdullah tbn Zeyd'in rivayet ettiği hadisi şerif de bunu ifâde

1501 £511

etmektedir.

60.Mestler Üzerine Meshetmek

149....Urve, babası el-Muğîre b. Şu'be'nin şöyle dediğini işitmiştir: "Tebûk gazvesinde
ben Rasûlullah'm yanında bulunuyordum. Rasûlullah (s. a.) sabah namazından evvel
yolunu değiştirdi. Ben de değiştirdim. Hemen devesini çöktürdü, ayak yoluna çıktı.
Biraz sonra döndü. Ben de mataradan eline su döktüm, (önce) ellerini, sonra yüzünü
yıkadı ve kollarını sıva (maya çalış) dı, cübbenin yenleri dar gelince ellerini (yenlerin)
içine çekip cübbenin altından çıkardı ve dirseklerine kadar yıkadı. Sonra da başına
mesh etti, daha sonra da, mestleri üzerine mesh verdi. Hayvanına bindi. Biz de yola
düştük. Halkı namazda bulduk. Namaz vakti girdiğinden Abdurrahman b. AvPı öne
geçirmişler onlara namaz kıldırıyordu. Abdurrahman'ı onlara sabah namazının bir
rekâtını kıldırmış halde bulduk. Rasûlullah (s. a.) namaza durup müzminlerle beraber
saf oldu. Abdurrahman fr. Avf 'm arkasında ikinci rekâtı kıldı. Abdurrahman b. Avf
selâm verince Nebiyy (s. a.) kalkıp namazına devam etti. Müslümanlar telaşlanıp
"sübhânellah" deyip durmaya başladılar. Çünkü namaza Rasûlullah 'dan (s. a.) evvel
başlamışlardı. Rasûlullah (s. a.) selâm verince "doğru hareket ettiniz" veya "ne iyi



£521 £531

ettiniz!" dedi.



Açıklama

Hadîs-i şerifte geçen "Tebûk seferi" hicretin dokuzuncu senesinde (M. 630) Medine'ye
Bizanslıların harp hazırhklan yaptığına dâir endişe verici haberler gelince Efendimizin
de otuz bin kişilik bir orduyla Medine'den çıkarak Tebûk denilen yere hareket
etmesiyle başlar. Tebûk, Hicaz'ın kuzeyinde Medine ile Şam arasında bir yerdir. İslâm
ordusu burada yirmi gün kadar kaldı. Fakat düşmandan hiçbir hareket görülmeyince
geri dönüldü. Tebûk seferinden önceki bir yılda mühim değişiklikler olmuştu. Sadece
Mekke ve Tâif değil Basra sahilleri gibi uzak bölgeler bile bu zaman içerisinde İslâm
devletinin sınırlarına katılmışlardı.

Tebûk seferi, Bizanslıların müslümanlara karşı, özellikle Gassânîleri kullanarak,

besledikleri düşmanca niyetlerin bertaraf edilmesi bakımından mühimdir.

Bu seferin hem şiddetli sıcakların hüküm sürdüğü yaz mevsimine ve hurma toplama

vaktine rastlaması, hem gidilecek yerin uzak ve düşman kuvvetlerinin, müslüman

kuvvetlere kıyaslanmayacak kadar üstün olması gibi sebeplerle halkta bir isteksizliğin

belirmesi Üzerine Kur'ân-ı Kerim'in şu âyetleri nazil oldu: "Ey îman edenler, ne oldu

size kî, Allah yolunda hep beraber gazaya çıkın denilince yere çakılıp kaldınız. Yoksa

fihireti bırakıp ta dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat bu dünya hayatının kân,

âhiretin yanında pek az bir şeydir. Eğer (bu gazaya) hep beraber çıkmazsanız Allah

sizi pek acıklı bir azaba uğratır. Yerinize de başka itaatli bir kavmi getirir. Sîz o'nu

(peygamberi) hiçbir şeyle zarara uğratamazsmız. Allah her şeye hakkıyla güç
£542 *

yetirendir."

Bu âyetler ashabın maneviyatı üzerinde çok olumlu etki yaptı. Halk harekete geçti.
Mü'minler bütün engellen aştılar. Asker için pek çok bağış toplandı. Hz. Osman
ordunun üçte birinin teçhiz edilmesini üzerine aldı. Üstelik bin dinar altın verdi. Hz.
Ebû Bekr, ancak dörtbin dirhem getirdi. Bu onun bütün servetiydi. Evinde sadece
Allah ve Rasûlünün aşkını bıraktığını söyleyince diğer ashap da derece derece
yardımlarda bulundular. Hatta kadınlar bile küpelerini, bileziklerini v.s.
mücevherlerini orduya hediye ettiler.

Tebûk'e varılınca etrafa müfrezeler gönderildi. Çünkü düşman askeri ortalarda yoktu,
çevreden birçok heyet gelip Hz. Peygamber (s. a.) e bîat ettiler. Tebûk'te yirmi gün
kalındıktan sonra Medîneye dönüldü. Savaş kaçaklarından mazeretsiz olanların af
istekleri kabul edilmedi, kendileriyle elli gün kimse konuşmadı. Günleri evlerinde

1551

büyük üzüntü ile geçirdiler. Sonunda tevbeleri kabul edildi.

Bu hadîs-i şeriften Rasulü Ekrem (s.a.)'m mestler üzerine meshettiği anlaşılıyor.
Ancak, İmâmiyye, Hâriciler ve Dâvûd-u Zahirî, Rasûlullah'm abdest öğrettiği bir
kişiye "Ayaklanın yıka yoksa namazın kabul olmaz" sözü ile Mâide Sûresi'nin abdest
âyetlerini, ve, "Vay o topukların ateşten başına geleceklere" mealindeki 97 numaralı
hadîs-i de delil getiriyorlar ve "meshin caiz olduğuna dâir gelen hadîs-i şerifler
mensuhtur" diyorlar. Halbuki ulemânın büyük çoğunluğu meshin caiz olduğu
görüşündedirler. Bu hususta tbn Hümâm Fethulkâdîr'de "Mest üzerine
meshedileceğine dâir mevcut hadîsler müstefîzdirler. Yani hiçbir devirde râvilerinin



sayısı ikiden aşağı düşmemiştir."

Ebû Hanîfe (r.a.) ise, "Bana erişen mesh hadisleri gündüz aydınlığı kadar açık, kesin
ve parlak olmadıkça onların üzerinde bir şey söylemedim. Meshi caiz görmeyenlerin
küfre düşeceklerinden korkarım. Zira mesh hadisleri hemen hemen mütevâtir hadis
derecesinde kuvvetli (müstefız) hadîslerdir." demiştir.

Ebû Yûsuf (r.a.) ise, Mesihle ilgili hadisler, meşhur hadisler olduğu için onlarla âyetin
hükmü bile nesh edilebilir der. Yine hanefı ulemâsından Aynî merhum, "Mesh
hadislerini ancak sapık bid' atçılar inkâr ederler" demiştir. Hasan Basrî de (r.a.) "Ben
yetmiş kadar sahâbiye yetişdim hepsi de mest üzerine meshederlerdi" demektedir. Bu
sebepledir ki: îmam Ebû Hanife (r.a.) hazretleri meshin caiz olduğunu kabul etmeyi
Ehli Sünnet ve' 1 -cemaatten olmanın şiarı kabul etmiş ve "Biz Hz. Ebû Bekr (r.a.) ve
Ömer (r.a.)'ı diğer sahâbîden üstün sayarız cenâb-ı Peygamber (s.a.)'in iki damadını
(Hz. Osman ve Ali (r.a.) severiz; mest üzerine meshin caiz olduğuna inanırız" de-
miştir. İmam Nevevi de "kendilerine güvenilen ulema mest Üzerine meshin caiz
olduğunda hazarda ve seferde kadın ve erkek için bu cevazın geçerli olacağında icmâ'
etmişlerdir." diyor.

Hazret-i Peygamberin "ayaklarını yıka" hadisindeki emri ise, "abdest ancak yıkamakla
olur." anlamına gelmez, meshin cevazım ifade eden hadisler de bunu göstermektedir.
Buna rağmen mest üzerine meshin caiz olmadığını söyleyenler varsa da bunlann
iddiaları yersiz ve tutarsızdır. Meselâ mesihle ilgili hadislerin hükümleri abdest
âyetleriyle neshedilmiştir, şeklindeki iddiaları doğru değildir. Çünkü abdest âyetleri
Müreysi Gazvesinde, hicretin 5. yılında nazil olmuşken üzerinde durduğumuz hadiste
mevzuu bahs edilen ayaklara meshetme hâdisesi Tebûk Seferinde hicretin 9. yılında
vuku bulmuştur. 154. hadiste gelecek olan meshin caiz olduğuna dâir Cerîr'in
sözlerini, "bu sözler Mâi-de sûresinden evvel söylenmiştir" diye te'vil ederek meshi
inkâr etmeleri de doğru değildir. Çünkü Cerîr'in kendi ifâdesinden Mâide sûresinin
nüzulünden sonra müslüman olduğu anlaşılmaktadır.

Keza bunlann "mesh.abdest âyetleriyle neshedilmiştir" demeleri de yanlıştır. Abdest
âyetlerinin meshi neshedici bir yönü yoktur. Ancak yıkamak mı, yoksa mesh mi daha
faziletlidir, meselesi üzerinde ihtilaf vardır. Bu mevzuda îmam-ı Azam, Mâlik, Şafiî
hazretleri yıkamanın daha faziletli olduğu görüşündedirler. Çünkü, yıkamak asıldır.
Sahâbîden bir cemaatin ve Ömer b. el-Hattâb, oğlu Abdullah, Ebû Ey-yûb el-Ensâri
(r.a.) hazretlerinin de aynı görüşte olduğu bilinmektedir. Diğer bir cemaatte, meshin
daha faziletli olduğu görüşündedir ki, Şa'bî, el-Hâkim ve Hammad da bu görüştedir.
Ahmed b. HanbeFden bu mevzuda iki görüş vardır:

1) Mesh daha faziletlidir.

2) İkisi de müsavidir.

Müslümanların korkup, telâşa kapamalarının sebebi ise, Rasûlü Ekrem (s.a.)'i
beklemeden namaza durmalanndandır. Rasûlullah (s. a.) gelince onlar birinci rekâtı edâ
etmişlerdi. Bu yüzden efendimiz gelince imâma haber vermek maksadıyla
"sübhânellah" demeye başlamışlardır. İkinci bir ihtimâle göre ise: Namazı bitirip te
Rasûlü zîşânı görünce durumu anlayıp "sübhânellah" demekten kendilerini
alamamışlardır. Hadîs-i şerifteki "doğru hareket ettiniz" veya "ne iyi ettiniz"
ifâdelerjndeki şüphe ifâde eden "veya" sözü Rasûlü Ekrem'in değil, râvînindir. Burada
hadîs sarihlerinin üzerinde durdukları mühim bir hâdise de Rasûlü Ekrem (s. a.)
gelince Abdurrahman b. Avfm (r.a.) namaza devam edip Rasûlullah'i (s. a.) öne
geçirmek için geriye çekilmemesidir. Halbuki, aynı hâdise Hz. Ebu Bekr es-Sıddık'm



başına da gelmiş fakat o geriye çekilerek Rasûlü Ekrem (s.a.)'i öne geçirmişti. Bu iki
hâdiseyi izah için bazıları, bu iki hâdise tamamen farklıdır. Çünkü, Rasûlullah (s.a.)
Ebu Bekr (r.a.)'i namaz kıldırırken bulduğunda daha birinci rekâtı bitirmemişti.
Hâlbuki Abdurrahman (r.a.) birinci rekâtı bitirmişti. Rasûlü Ekrem öne geçseydi,
birinci rekâtı kılarken öbürleri ikinci rekâtı kılacak dolayısıyla bir kargaşalık meydana
gelecekti. Bu yüzden Rasûlullah öne geçmedi, demişlerse de, Bezlu'l-mecbûd sahibi
bu izah tarzını uygun görmeyerek kendisi şöyle bir izah getirmiştir: "Rasûlullah (s.a.)
Hz. Ebû Bekr' (r.a.)'e geriye çekilmemesini işaret ettiği gibi Abdurrahman b. Avf
(r.a.)'a da işaret etmiştir. Böyleyken Ebû Bekr (r.a.) geriye çekilmiş. Abdurrahman
(r.a.) ise çekilmemiştir. Hz. Ebû Bekr bu işarete uymanın farz olmadığına, fakat geriye
çekilmenin ise, edeb icabı olduğuna bu gibi hallerde edebin gözetilmesinin lüzumuna
inanmış ve öyle hareket etmiştir. Abdurrahman (r.a.) ise Rasûlü Ekrem'in işaretine

£561

uymanın farz olduğuna inanmış ve ona göre hareket etmiştir."
Bazı Hükümler

1. Abdest bozmak isteyen kişi yoldan ve insanlardan uzaklaşmalıdır.

2. Lâyık olanlara hizmet etmek caizdir.

3. Abdest alana yardım etmek caizdir.

4. Harpte dar elbise giymek ve ceketin altından kolları çıkarıp abdest almak caizdir.

5. Mest üzerine mesh caizdir.

6. Faziletçe üstün olan kimsenin, kendisinden faziletçe daha aşağı olan kişiye namazda
uyması caizdir.

7. Cemaate sonradan gelen, yetiştiği rekatları imamla kılar; kalanları ise imam selâm
verdikten sonra tamamlar.

8. Cemaate sonradan yetişen kimse imam selâm vermeden ayağa kalkmaz.

9. Efdal olan, vakit girer girmez herhangi bir kimsenin gelmesini beklemeden namaza
durmaktır.

10. İmam yetişemediği zaman cemaat, içlerinden imamlığa layık olan birini namaz
kılmak üzere öne geçirmelidir.

11. Abdurrahman b. Avf sahabenin ileri gelenlerindendir.

12. Hayra koşana teşekkür edilir, takdir ve tebrik edilir.

150....Müsedded, hocalan Yahya b. Said ve el-Mu'temir vasıtasıyla el-Muğire b.
Şu'be'nin şöyle dediğini haber vermiştir: "Rasûlullah (s.a.) abdest aldı, başının ön
tarafım, sarığının üstünü mesnetti." el-Mu'temir rivayetinde de el-muğıre b. Şu'be;
"Rasûlullah (s.a.) mestler üzerine, alnına ve sarığı üzerine meshederdi" demiştir.
Ravilerden Bekr, "hadis (in bu son rivâyetin)i lbn Muğire'den bizzat duydum"
1571 £581

demiştir.
Açıklama

Bu hadîs-i şerifi râvi Müsedded, Yahya b. Said ve el-Mu'temir olmak üzere iki ayrı
kişiden rivayet etmiştir. Ancak her iki rivayetinde ilk râvisi Muğİre b. Şu'be'dir Hadîs-
i şerifin farklı rivayetlerinde rivayet zincirinde bulunan ravüerin isimleri teker teker



zikredilmiştir. Yahya ile Mu'temir'in rivâyetlerindeki fark şudur: Yahya'nın
rivayetinde başın ön tarafına meshedildiği açıkça ifâde edildiği halde sarık üzerine
mesh kapalı lafızlarla ifâde edilmiştir. Açıkça mesh tabiri kullanılmamıştır. Mu'te-
mir'in rivayetinde ise, başın ön tarafına ve sarığa meshedilmesi açık lafızlarla ifâde
edilmiştir. Müslim, Tirmizî ve Nesaî de Yahya îbn Said rivayetinin sonunda Bekr'in
"Ben bu hadîs-i vasıtasız olarak İbn Muğîre'den bizzat işittim" ilâvesi vardır. Halbuki
burada bu ilâve hem Mu'temir'in hem de Yahya'nın senetlerinin sonuna âit olarak
gösterilmiş bulunuyor. Musannif Ebû Davud'un burada bu açıklamayı yapmaktan
maksadı senetteki bu farklılığa işaret etmektir.

Hadisi şerifin zahirinden anlaşıldığına göre mest ve sarık üzerine meshetmek caizdir.
Nitekim, Şâfıfler bu hadise bakarak "başa yapılan meshin tamam olması için sarık
üzerine de meshedilmesinin müstehap olduğunu" söylerler. Bu hususta sarığın abdestli
iken giyilmiş olup olmaması arasında bir fark görmezler. Bağda takke olsa başın ön
tarafını roeshettikten sonra takkenin üzerine de meshedümesi müstehaptır, derler.
Fakat sadece sarığa meshedilmesini yeterli görmeder. Keza Hanefî Mezhebine göre de
sadece sank üzerine meshetmek abdest ün yeterli değildir. İmam Malik ve ekseri
ulemânın mezhebi de budur. Ancak İmam Ahmed'e göre sadece sank üzerine mes-
hetmek abdest için yeterlidir. Seleften bir cemaatde bu mevzuda İmam Ahmed'e tâbi
1591

olmuşlardır.
Bazı Hükümler

1. Başın meshi için dörtte birini meshetmek yeterlidir.Bu bakımdan bu hadis
Hanefilerin delUidir.

2. Yalnız takke üzerine mesh caiz değildir.

3. Gerçi müslira ile Nesâî bu hadisi "önce başına sonra sangına sonra da mestler
üzerine mesti etti" şeklinde rivayet etmişlerse de Muğîre'nin bu rivayetine göre
mestlere bastan önce de mesh verilebileceğine işaret edilmiştir. Bu da abdestte tertibin
farz olmadığına delâlet eder.

151....Muğîreb. Şûbe'ninoğlu Urve babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Biz Rasûlullah (s. a.) ile beraber bir deve süvarisi topluluğu içinde bulunuyorduk.
Yanımda bir de su kabı vardı. Rasûlü Ekrem (s. a.) ihtiyacı için dışarı çıktı, biraz sonra
geri döndü. Ben kendisini su kabıyla karşıladım ve ona su döktüm. Ellerini ve yüzünü
yıkadı, sonra da kollarını (sıvayarak) dışarı çıkarmak istedi. Halbuki üzerinde yenleri
dar, yünden (dokunmuş) bir Rum cübbesi vardı. Cübbe dar gelince kollarını cübbenin
altından çıkarıp uzattı. Sonra çıkarmak için mestlere ellerimi uzattım. Bana; "Mestleri
bırak! Çünkü ben onları ayaklarım temizken (abdestliyken) giydim." dedi ve hemen
üzerlerine meshetti.

Râvi tsâ b. Yûnus dedi ki: 'îBabam Yûnus, Şâ'bî'nin (şöyle) dediğini nakletti: "Urve,
bu hadîsi babasından bizzat müşahede ettiğini, babasının da Rasûlullah'dan müşahede

[60] [61]

etmiş olduğunu kesinlikle ifâde etti:"



Açıklama



Yukarıda kısaca hikâye edilen hâdisede, MuğKre b. Şû'be'nin Rasûlü Ekrem'in (s.a.)
ayaklanın yıkayacağım zannederek mestlerini çıkarmak istemesi üzerine Hz.
Peygamberin "Onlara dokunma, ben onları ayaklarım temizken giydim" buyurması
meshlerin sahih olabilmesi için abdestli iken giyilmelerinin şart olduğuna delâlet eder.
Binaenaleyh ayağın birini yıkayıp daha abdest tamam olmadan mesti yıkanan ayağına,
sonra ikinci ayağım yıkayıp ikinci mesti de öbürüne giyen kimse mestleri tam abdestli
giymiş sayılmayacağından bu mesh caiz-değildir. İmam Mâlik, Şafiî, Ahmed, İshak bu
görüştedirler. İmam Nevevî de bu hususta şunları söylüyor; hadîs-i şerifte geçen
ayakların temiz olmasından murad, bütün abdest organlarının temiz olmasıdır.
Binaenaleyh, diğer abdest organları tamamen yıkanmamişken bîr ayağı yıkayınca

£621

hemen ona mest giymek caiz değildir.

Ebû Hanife ile Süfyân'ı Sevrî, Yahya b. Adem, Mûzenî ve Ebû Sevr ise: "Meshin
sahih olması için ayakların yıkanmış iken giyilmiş olmaları yeterlidir. Binaenaleyh
önce sağ ayağın yıkanıp, mestin giyilmesi sonra da sol ayağın yıkanıp mestin
giyilmesi, caizdir. Tam taharetin vakti mestlerin giyildiği vakit değildir. Bilakis,

[63]

abdestin bozulduğu vakittir. demişlerdir. Hidâye müellifi Merğmânî'nin bunu
böyle izah etmesine itiraz eden Şafıîler: "Bu hadîs onun aleyhinedir" demektedirler.
Ancak Allâme AynjUm itiraza şu cevâbı vermiştir. "Biz evvela Hidâye sahibinin
sözünü ele alacağız, sonra itirazlara cevap vereceğiz. Hidâye sahibinin "mestlerin tam
taharetle giyilmesi şarttır" sözü onları giyerken tam taharetin şart kılındığını değil,
bilakis tam taharetin abdest bozulduğu zaman şart olduğunu ifâde eder. Bizim
mezhebimiz budur. Hatta bir kimse evvela ayaklarını yıkayarak mestlerini giyse de
ondan sonra abdestini tamamlasa abdesti şahindir. Onu bozduktan sonra tekrar abdest
alırken mestlerinin Üzerine mesh edebilir. Çünkü, mestler abdestsizliğin ayaklara
sirayetine manî olan şeylerdir. Binaenaleyh onlar ne zaman mani olacaklarsa tam
taharet de o zaman şarttır. Mestlerin mani olacakları zaman hades yani abdestsizlik
zamanıdır.

İtirazcının sözüne cevap meselesine gelince, bu hadîs Hidâye müellifinin aleyhine
delil olamaz. Çünkü evvela biz de, mest giymenin şartı tam abdestli olmaktır, diyoruz.
Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur. İhtilaf ancak, mestler giyilirken mi, yoksa abdest
bozulduğu zaman mı abdest şarttır, meselesindedir.

Bize göre abdest bozulduğu zaman tam abdestli olmak şartken Şâfıilere göre mestleri
giymeden önce tam abdestli bulunmak şarttır. Bu ihtilâfın neticesi şudur: Bir kimse
evvela ayaklarını yıkayarak mestlerini giyse, sonra abdestini tamamlasa bize göre bir
daha o mestlerin üzerine mesh caizdir. Şafiî mezhebine göre ise, caiz değildir. Çünkü
onlarda tertip şarttır. Binaenaleyh Peygamber (s.a.)'in mestleri giyerken tam abdestli
bulunmayı şart koştuğunu kabul etmiyoruz. Ancak ayakların temiz iken mestlerin
giyilmesi sarftır, diyoruz. Çünkü hadîs-i şeriften anlaşılan budur. Yine hanefi
imamlarından îahâvî'ye göre Rasûlullah (s.a.) "ben onlan temiz olarak giydim"
buyurarak "ben onları evvela yıkamıştım" manâsım kasdetmiş olabilir. Şu hakle onları
abdestini tamamlamadan giymiş demektir. Ayakların temizliğinden, kiri, pası veya
cünüplüğü kasdetmiş de olabilir..." diyor.

Yine aynı itirazcı şunu söylüyor: "tbn Huzeyme'nin Safvan b. Gassân'-dan rivayet
ettiği bir hadiste "Bize Rasûlullah (s.a.) ayaklarımız teiniz olarak mestlerimizi
giydiğimiz vakit sefer halinde üç gün, mukîm iken bir gün bir gece onların üzerine



mesh etmemizi emir buyurdu" denilmektedir. İbn Huzeyme bu hadîs-i Müzenî'ye
sorduğunu, Müzenî'nin ona, "bu hadîsi bizim ulemâmız rivayet etti, Şafiî'nin en
kuvvetli delili budur'" dediğim söylüyor."

Ben derim ki, eğer Mûzenî "Şafıînin en kuvvetli delili bottur" sözüyle mesih
müddetini misafir için üç gün, mukîm için bir gün bir gece olduğunu kasdediyorsa
bunu kabul ediyoruz. Fakat mestleri giyerken tam abdestli olmanın şart olduğunu

1641

kasdediyorsa kabul etmiyoruz."

Bu hadîs-i şerifte meshin sahih olabilmesi için bulunması gereken şortların bir kısmı
açıklanmıştır. Ulemâ bu şartların dışında dana başka şartların da bulunmasını şart
koşmuşlardır.

1) Ayaklar suyla yıkanmış olmalıdır. Binaenaleyh teyemmümle alman abdestle
ayaklara mesh etmek caiz değildir.

2) Mestlerin temiz olması lâzımdır.

3) Kendisiyle peşi peşine yürümek mümkün olmalıdır, Hanefîler bu mesafeyi bir
fersah olarak takdir etmişlerdir ki, yaklaşık olarak 6 km. dir. Şafıiler ise, bu mesafenin
müsafir sayılacak kadar uzun olması lâzım geleceği görüşündedirler.

4) Mâlikîler ise, ayrıca mestlerin deriden olmasını ve ayağa süs teşkil etmesi için
değil, ayağın muhafazası için giyilmiş obuasını ve dikişli bulunmasını şart koşarlar.
Ayrıca sünnete uymak gayesi ile giyilmiş olup sadece rahatlık gayesiyle giyilmemiş
olmasını da şart kılarlar. Keza hac esnasında dikişli mesh giymek gibi, mesti giymekle
bir haramı işlememiş olmak lazımdır.

Hanbelilere göre ise,

1) Kendi kendine ayakta duramayan şey mest olamaz.

2) Gasbedilmiş mest üzerine mesh caiz değildir.İsterse bu gasba zaruretler sürüklemiş
olsun.

3) Cam gibi saydamlığından veya şeffaflığından dolayı dışından bakınca içindeki
ayağı göstermemesi lâzımdır. Keza çok ince olduğundan deriyi göstermemesi gerektir.
Binaenaleyh o ince örülmüş çoraplar Üzerine mesh caiz değildir. Bir de yukarıdan
bakılınca yıkanması farz olan yerlerden bazı kısımların görülebileceği kadar geniş
olmaması lâzımdır.

Hanefî mezhebinde ise kısaca mestin şartlan şunlardır.

1) Mestleri abdestli olarak giymek.

2) Mestler, ayakları topuk kemikleriyle beraber örtecek şekilde olmalıdır.

3) Giyilen mest ayakta olduğu halde bir fersah yürümeye müsait olmalıdır.

4) Mestin topuktan aşağı olan kısmında, ayağın küçük parmağının üç katı genişliğinde
yırtık olmamalıdır.

5) Mestler bağsız olarak ayakta duracak derecede kaim olmalıdır.

6) Mest suyu geçirmemelidir.

7) Mest giyilen ayak en az, küçük ayak parmağıyla üç parmak genişliğinde olmalıdır.
[65]

Bazı Hükümler

1. Küçüğün büyüğe hizmet etmesi caizdir.

2. Avret mahallinin şeklini aksettirmeyecek şekilde olan dar elbise giymek caizdir.



3. Mest Üzerine mesh caizdir.

4. Meshin sahih olabilmesi için mestler ayaklar temizken giyilmelidir.

5. Abdestin tam olabilmesi için kolların dirseklerle beraber yıkanması lâzımdır.
Elbisenin darlığı gibi bir sebeple sadece elleri yıkamakla veya yenlerin üstünü mesh
etmekle abdest caiz olmaz.

6. Pisliği kesin olarak bilinmedikçe yabancı ülkelerin imâl ettiği elbise giyilebilir.

152....Zûrâre b, Evfâ'nm rivayet ettiğine göçe Muğîre b. Şu'be, "Rasûlullah (s.a.)
{bizden biraz) geri kaldı" diye söze başlamış ve (evvelki hadiste geçen) şu hâdiseyi
anlatmıştır: "Biz cemaate Abdurrahmân b. Avf kendilerine sabah namazım kıldırırken
yetişebildik. Abdurrahmân b. Avf Nebiyyi Ekrem (s.a,) 'i görünce (hemen) geri çe-
kilmek istediyse de Rasûlullah (s.a.) ona (namaza) devam etmesi için işaret etti. Ben
ve Rasûlullah (s.a.) onun arkasından bir rekât namaz kıldık. Abdurrahmân (r.a.) selâm
verir vermez, Nebi (s.a.) ayağa kalktı ve yetişemediği rekâtı -üzerine hiç bir şey ilâve
etmeden- kıldı."

Ebû Dâvûd dedi ki; "Ebû Söfirf el-Hudrtt İbn Zübeyr ve tbn Ömer (r.a.), namazın tek

1661 [671

rekâtına yetişen kimse üzerine, sehv secdesi lâzım gelir, derler."
Açıklama

Bu hadîs-i şerifle ilgili açıklama 151. hadîs-i şerifte geçmiştir. Ancak burada geçen
izaha muhtaç faşım namazflt bir veya üç rekatine yetişen kimsenin üzerine sehv
secdesi lâzım geldiğine dâir İbn Ömer, İbn Zübeyr ve Ebû Said et-Hudri'nin
görüşleridir. Hadîs sarihlerinin beyânına göre bunun îzâhı şöyledir:
Sehv secdesi vacibin terkinden lâzım gelir. Namazı cemaatle kılmak vâciptin Namazın
bir veya üç rekâtına yetişen kimse ise, cemaati terketmiş olacağından üzerine sehv
secdesi lâzım gelir.

İkinci bir izah tamda şudur: Bu sehv secdesinin sebebi birinci rekâtın sonunda
oturmaması lâzım gelirken imamla beraber oturmasından ileri gelir. Bu mübarek
sahabeler böyle düşündükleri için "birinci rekatta imama yetisemeyen kimseye sehv
secdesi gerekir" demişlerdir, Nitekim ilim adamlarından böyle düşünen bir cemaat da
vardır. Atâ, TâvUs, Mücâhid ve İshâk bunlardandır. Ancak diğer ulemâ bu hususta
şöyle demektedirler: Rasûlü Ekrem (s.a.) Abdurrahmân b. Avfm arkasında namaz
kılmış, ne kendisi bir rekat geç kaldığı için sehv secdesi yapmış, ne de Muğîre'ye
emretmiştir. Çünkü sehv secdesi ancak sehvden (yanılmadan) dolayı lâzım gelir.
Burada ise yanılma yoktur. Ve bir de imâma uymak farzdır. Buna bağlı olarak yapılan
bir fazlalıktan dolayı da sehv secdesi gerekmez.

Görülüyor ki, hadis-i şerifin son paragrafında bulunan bazı sahâbilerin sehv secdesi
hakkındaki görüşleriyle ilgili bölüm Rasûlullah'm bir fiil ya da bir sözü İle ilgili
değildir. Sadece adı geçen sahâbilerin içtihadıdır. Yukarıda da açıklandığı gibi
tabiinden bazı âlimler de bu içtihada katılmışlardır. Sahâbilerin merfu hadis
mesabesinde olmayan fetva ve görüşleri onların ietihadlandır. Bizler bu içtihada
uymakla mükellef miyiz, değil miyiz, konusu ihtilaflıdır.

İmam Şâfri hazretleri, "ictihad" ehil olan herhangi bir müetehid, sahabenin İçtihadına
uymakla mükellef değildir" der.

Ebu Hanîfe Hazretleri ise, kendi ietihad metödlanm açıklarken Kur' -ân, hadis ve icmâ



ile amel etme mecburiyetinde olduğunu ancak sahabîlerin kendi içtihatları neticesinde
ortaya çıkan değişik görüşlerden birini tercih edeceğini, onların içtihatları karşısında
kendisinin bir ictihadta bulunmasının söz konusu olmadığını belirtmektedir.
Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte söz konusu edilen cemaate geç kalmadan dolayı
sehv secdesi, sözü geçen sahabîlerin ictihadrfclup bu hususta diğer sahabîlerin de
farklı ictihadlan bulunması sebebiyle mezhep imamları buna uyma mecburiyeti
duymamışlar, Kitab ve Sünnetin ışığında diğer sahabîlerin bu konudaki reylerini tercih
etmişlerdir. Özellikle Hz. Peygamber (s.a.)Mn de sehiv secdesi yapmadığı nazar-ı
itibara alınırsa namazın başında cemaate ulaşamayıp diğer rekâtlara ulaşanların sehv
secdesi yapmaları gerekmeyeceği görüşündeki isabet daha kolay anlaşılmış
olur.

168] [691

153. ...Ebû Abdirrahman'dan, demiştir ki; "Abdurrahman b. Avf 'm Bilâl 'e
Rasûiullah'm (nasıl) abdest aldığını sorarken gördüm. (Bilâl de şöyle) dedi; "Abdest
bozma ihtiyacını gidermek için dışarı çıkardı. Ben de ona su getirirdim. Abdest alır,
(başının ön tarafı ile birlmikte) sarığına ve çizmelerinin üzerine meshederdi."
Ebû Dâvüâ dedi ki Râvi Ebû Abdillah, Teym b. Mürre oğullarının hürriyete

[701121]

kavuşturduğu kişidir.
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen "muk" kelimesi bir mest çeşididir, îbnu'l-Arabi, Tirmizî
Şerhi'nde "mûk" kelimesi için şunları söylemektedir: "Eğer ayakkabı deriden yapılır,
ayağın her tarafını örter, dikişli ve astarlı olursa buna "huf = mest" denir. Fakat
astarsız olursa o zaman "muk" denilir."

Hattâbî, "muk" goncu kısa olan mesttir diyor. Cevheri ise, "muk" mestin üzerine
giyilen çizmedir, demektedir.

Ebû Hanife, Ahmed ve Müzenî hazretleri çizme üzerine meshin caiz olduğuna bu
hadis-i şerifle hükmetmişlerdir. Ancak çizmenin meshe müsait olması ve ayağa
abdestli iken giyilmesi lâzımdır. Keza eğer mest üzerine giyilmişse mestlerin giyildiği
ilk abdest bozulmadan, yani mestlerin üzerine meshetme mecburiyeti doğmadan Önce
giyilmesi lâzımdır. Şayet, mest üzerine mesh edildikten sonra giyilirse bîr başka
ifadeyle mestler giyildikten sonra abdest bozulup ondan sonra çizme giyilir ve üzerine
meshedilirse abdest sahih olmaz.

Malikilere göre ise; çizme üzerine meshin sahih olabilmesi için çizmenin deriden
olması, mestle beraber abdestli iken giyilmesi şarttır.

Çizine üzerine meshin caiz olup olmaması hususunda Şafiî mezhebinde iki görüş
vardır. Nevevî merhum Mtibezzeb Şerhi'nde Şafiî mezhebinde sahîh olan görüşe göre
çizme Üzerine meshetmek caiz değildir, diyor.

Görüldüğü gibi hadis-i şerifte Resülullah yalnız sarık üzerine mesh ettiğinden
bahsedilmekte, sarıkla birlikte başına da meshettiğine dair bir ifade yer almamaktadır.
Bu bakımdan bu hadis sadece sarık Üzerine meshetmenin caiz olduğunu söyleyen
imam Ahmed ve taraftarlarının bu mevzudaki görüşlerine bir delil teşkil eder gibiyse
de aslında değildir. Çünkü bu hadiste Hz. Peygamber, başına meshetmcyi terk ettiğine
dair de bir ifâde yoktur. Buna ifâde eden başka bir hadis de yoktur. Şayet böyle bir



hadis mevcut olsa bile, hadisenin Mâide Sûresi'nden sonra ve özürsüz olarak
yapıldığının açıklanması gerekir. Aksi takdirde bu izaha muhtaç, kapalı ifadenin diğer
hadislerin ışığında açıklanması gerekir. Gerçekten burada da durum aynen böyledir.
Öyleyse bu hadisin bu mevzuda gelen diğer hadislerin ışığında tefsir edilmesi gerekir.
Bu hadisi açıklamak için bu mevzuda gelen hadislerin en meşhur olanı da 150

£221

numaralı Muğîre hadisidir.

Her ne kadar İmam-Ahmed ve taraftarları mevzumuzu teşkil eden bu hadise
dayanarak abdestte sadece sarığı meshetmenin başı meshetmek için yeterli olacağını
söylemişlerse de cumhuru ulemâ kendilerine yukarıdaki şekilde cevap vermişlerdir.
[73]

Bazı Hükümler

1. Abdest almak isteyen kimse abdest almadan önce myacı varsa abdest bozmayı
ihmal etmemelidir.

2. Başla beraber sarık ve çizme üzerine meshetmek caizdir.

154.. ..Bbû Zur'a b, Amr b. Cerîr'den demiştir ki; (Dedem) Cerîr küçük abdestini
bozduktan sonra abdest alıp mestler üzerine mesnetti ve: "Resûlullah (s. a.) i
meshederken gördüğüm halde (artık) beni meshetmekten ne alıkoyabilir?" dedi.
"Ancak bu (Resûlullah'm meshetmesî) Mâide Sûresinin inmesinden önce idi (galiba)?"
dediler. O» (şöyle) cevap verdi:

IM I75J

"Ben Mâide Suresi indikten sonra müslüman oldum."
Açıklama

Bu hadis-i şeriften Hz. Cerîr'in sorulan bir soru üzerine cevap vermek maksadıyla bu
sözleri söylediği anlaşılıyor, tbn Mâce'nin rivayetine göre Cerîr'in ayaklanndaki
mestlere meshetmesi üzerine "Sen böyle mi yapıyorsun?" denilmiş, o da cevap
makamında bu sözleri söylemiştir. Buhârî'nin rivayetine göre ise, Cerîr'e Resulü
Ekrem'(s.a.)'m abdest alışı sorulunca (işte böyle alırdı, demek için) bunları
söylemiştir.

Taberfmn A'meş yoluyla gelen rivayetinde ise soruyu soranın Hemmâm b. Haris
olduğu belirtiliyor. Cerîr'in ayaklarım meshettiğini gören bazı kimselerin, "Senin bu
abdest alış şeklin, Mâide Sûresi inmeden evvel vardı. Mâide sûresi indikten sonra
ayağa meshetme izni kaldırılmıştır" demeleri üzerine Cerîr (r.a.) şu cevabı vermiştir:
"Ben Mâide Sûresi indikten sonra müslti-num oldum" Bu sözüyle Cerîr (r.a.) "Ben
RasUlü Ekrem'in mestli ayağına bu şekilde meshederek abdest alışını Mâide Sûresi
indikten sonra gördüm. Binaenaleyh sizin; Mâide sûresi ayaklara meshetmenin
hükmünü kaldırmıştır, demeniz yanlıştır" demek istemiştir. Mâide Sûresi'nden
kastedilen ise abdest âyetidir. Bu âyet Benî Mustalık gazvesinde nazil olmuştur. Cerîr
ise, ondan sonra müslüman olmuştur. Buna göre bu abdest âyetinin hükmü, yani
ayakların yıkanması emri mest giymey enlerle ilgili genel bir emirdir. Cerîr (r.a.) hadîsi
ise, ayağında mest bulunan kimselerin ayaklarına meshedebileceklerini beyan ederek



meshin hükmünü, yıkamanın umûmî hükmünün dışma çıkarmaktadır. İbn Münzir, İbn
Mübârek'ten, sajıâbe-i kiram arasında meshin caiz olup olmadığı üzerinde en küçük
bir ihtilâfın bulunmadığım nakletmektedir. Mâide Sûresi'nin inmesinden sonra da
sahâbe-i kiram ayaklarına mesh etmişlerdir. İbn Hacer, Fethu'l-Bârt isimli eserinde
diyor ki, hadîs âlimlerinin söylediklerine göre» mestler üzerine mesh verme ile ilgili
hadîsler matevfttir derecesindedir. Bazı âlimler râvîlerinin sayısı sekseni aştığım,
aralarında aşere-i mübeşşerenin de bulunduğunu söylemektedirler.
Ahmed b. Hanbe! de meshin caiz olduğuna dair sahabe-i kiramdan kırk kadar merful
hadis bulunduğunu söylemektedir.

İbn Abdiîberr de d-lsâa&ftr'da yine 40 kadar sahabe'nin Rcsûl-ü Ekrem (s.a.) den
meshin caiz olduğuna dair hadis rivayet ettiklerini kaydeder.

Ebu'l-Kâsım b. Mende ise, meshin caiz olduğunu rivayet eden 80 tane sahabe ismini
£761

vermektedir.
Bazı Hükümler

1. Mest üzerine meshetmek caizdir.

2. Şer'i şerife uymayan bir şey görüldüğü zaman en uygun yolla ona müdâhale etmek
gerekir.

3. Doğruluğuna inanarak yaptığı bir işten dolayı itirazla karşılaşan bir kimsenin,
yaptığı işin doğruluğunu İsbat için dayandığı delilleri serd etmesi gerekir.

4. Bir işin doğruluğunu kabul etmeyen kimse, doğruluğunu iddia eden kimsenin
delillerini usûlüne göre reddetmelidir.

5. Bir işin doğruluğunu iddia eden kişi de, kabul etmeyen kişinin delillerini çürütüp
kendi delillerinin kuvvetini isbatlamahdır.

6. Bir iddianın isbatı için iki tarafın delil getirmesi caizdir.

7. Mestler üzerine meshetmek nesh edilmemiştir. Geçerliliği bakidir.

[771

155.. ..İbn Büreyde babası Büreyde'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir. "Necâşi
Rasûlullah (s.a.)e bir çift, siyah ve düz mest hediye etti, Rasûlüüâh (s.a.) bunlan

[78]

(abdestli iken) giydi, sonra aldığı abdest Ger) de onların üzerine mesnetti."

Hadîsin iki râvîsinden biri olan Müsedded, Vekî bu hadîsi Dilhem b. Salih'ten an'ane

yoluyla almıştır, dedi.

[791

Ebû Dâvûd da; "bu hadîs yalnızca Basrahlarm rivayetidir." demiştir.
Açıklama

Hadîs-i şerifte geçen Necâşî, Habeş kralı Asheme'dir. Babasnm adı «Encîr» idi Habeş
kırauarma Necâşî; Yemen krallarına, Tübba, Faris (tran) kıralianna Kisrfl; Bizans
(Rum) kıralianna Kayser; Rus kıratlarına Çar; Şam kıratlarına Hlrekl, Mısır kıralianna
Fİravn; Iskenderiyye kıralianna Mukavkıs; Hind ve Yunan kıralianna BatHmos; Türk
kıralianna Hakan; Sâbü kıralianna Nemrud; Arab kıralianna Nu'man; Berberi
kıralianna Cfilftt; Yahudi kıralianna Katyon; Fergana kıralianna ise, thşSd denilir.



Asrımızda ise Habeş kırallanna imparator deniliyordu, son imparator da devrilip tarihe
karışmış bulunuyordu. Adı geçen Necâşî'ye Rasûlü Ekrem (s. a.) Amr b. Umeyye ile
İslama davet mektubu göndermiş, o da îslâmı kabul etmişti. Ibn Hibbân'in rivayetine
göre; Necâşî Rasûlti Ekrem (s.a.)'e bir mektup ve hediyye olarak da bir gömlek,
şalvar, taylasan (fes) ve bir çift mest gönderdi. Hicretin 9. senesinde Necâşî vefat etti.
imam Buharının Câbir'den rivayet ettiği bir hadise göre, Necâşî vefat ettiği gün Rasûlü
Ekrem (s. a.) Medine'de ashabında, "Boğun Habeşistan'da sâlih bir kimse vefat etti.
Cenaze namazını edâ edelim." buyurmuştur.

Câbir diyor ki; "Saf olduk, Rasûlullah (s.a.) imam oldu, Necâşî'nin cenaze namazını
kıldık. Ben de ikinci safta idim," Allah onlardan razı olsun.

Habeşistan'da ölen Habeşkrah Necâşî'nin cenaze namazını Medine'de kılma hâdisesi
Hanefilerce Rasûlullah'a mahsus bir iştir. Çünkü, Hanefilerce mevcut olmayan veya
ekseri cüzü bulunmayan cenazenin kılman namazı sahih olmaz, Şafiî ve tbn Hanbele
göre İse, cenaze bulunmasa da bu cenaze Üzerine başka yerde ve Ülkelerde cenaze
namazı kılmabilir. (Bu mevzu cenaze bahsinde işlenecektir.)

Mîrek Şah der ki; "Bu hadis, Resulü Ekrem (s.a.)in mest giyip Üzerine meshettiğinin
fıkhî delilidir. Seferde ve hazanla mesh üzerine meshettiği tevatürle sabittir. "Taberânî
ve Beyhakî*nin îbn Abbâs'dan rivayet ettikleri şu hadis-i şerif de mest üzerine mesfrin
cevazın isbat eden delillerden biridir: "Bir gün Resulü Ekrem (s.a.) ihtiyacını
gidermek için halktan uzaklaşarak bir ağacın altında oturup mübarek ayaklarından
mestleri çıkarıp (yere) koymuştu. Abdest aldıktan sonra mestlerinden birini giydi,
diğerini giymek üzere iken havadan bir kartal inerek, mesti kaptığı gibi havalandı.
Havada uçarak mesti baş aşağı çevirdi ve mestin içinden bir yılan düştü. Allah'ın
Resulü bu durumu görünce» "Bu, Rabbimin bana Ur İkramıdır" buyurdu ve şu duayı
okudu; "Allah'ım, karnı üzerinde sürünen iki veya dört ayak üzerinde yürüyenlerin

MI

şerrinden sana sığınırım"
Bazı Hükümler

1. Müslüman olmayanların hediyyesi kabul edilebilir ve kullanılabilir.

2. Verilen hediyeyi alır almaz giymek, hediyenin makbule geçtiğini göstermek
açısından iyidir, sünnettir.

3. Yasak olan renklerin dışında muhtelif renkler kullanılabilir.

4. Siyah mest giymek kerahetsiz olarak caizdir.

156....Muğîre b. Şu'be'den demiştir ki: "Resûlullah mestleri üzerine meshetti. Ben
(de); Ya Resulellah yoksa (ayağınızı yıkamayı) unuttunuz mu?" dedim.O da; "(Hayır)

[8İI £821

bilakis sen unuttun, Rabbim Azze ve Celle bana bunu emretti" buyurdu.
Açıklama

Bu hadîs-i şeriften RasUlü Ekrem (s.a.)'in abdest alırken sıra ayaklarına gelince onian
meshettiği anlaşılıyor. Çünkü, diğer abdest organlarının sırayla yıkanması halinde en
son sıra ayaklara gelir. Bir de sadece mestler üzerine mesti verilmesi abdest almak için
yeterli değildir, öyleyse RasÛluliah (s.a.) diğer abdest organlarını daha evvel yıkamış



ve başım da meshettikten sonra sıra ayaklara geldiği için onları da meshet mistir.
Bunun Üzerine Muğîre, "Yâ RasûleÜah, niçin ayaklarını yıkamıyorsun da böyle
meshediyorsun?, Yoksa unutarak mı?" deyince, Rasûlü Ekrem (s.a.)'de "Bilakis sen
unuttun" buyurmuştur. Demek ki Muğîre daha önceden Rasûiullah'm ayağım
meshettiğini gördüğü halde unutmuştur. RasUluliah (s. a.) bunu bildiği için "Bilakis
sen unuttun" buyurmuştur.

Ayrıca bu hadîs-î şeriften, mest üzerine meshetmenin caiz olduğu da anlaşılıyor.
Ancak meshetmek bir emir, bir farz değil, sadece bir izindir. "Bana Rabbim böyle
emretti." sözünün anlamı, bana rabbim böyle meshetmem için izin verdi, demektir.
Öyleyse, meshetmek bir azimet değil, bilakis bir ruhsattır. Nitekim 149 ve 150

[831

numaralı hadis-i şeriflerin serinde açıkladık.
Bazı Hükümler

1. Hadis mestler üzerine meshedilebileceği mevzuunda daha Önce geçen hadisleri
desteklemektedir.

2. İnsan, dîni bir meselede şüpheye dü$tüğü zaman onu bir bilene sormaktan

[841

çekinmemelidir.
61. Mesh Süresi

157....Huzeyme b. Sâbit'in Rasûlullah'den (s,a.) rivayet ettiğine göre (Efendimiz şöyle)
buyurmuştur: "Mest üzerine mesh (in müddeti) yoku için üç gün, yolcu olmayan

£851

(mukîm) için bir gün bir gecedir."

Ebû Dâvûd dedi: Bu hadîsi EbuMansurb.el-Mu'temirJbrahim et-TeymVden aynı
senetle rivayet etmiştir, ibrahim bu rivayetinde, öncekine ilâve olarak, şunları
söylemiştir: "Eğer biz Resulullah 'dan (süreyi) artırmasını isteseydik artıracaktı."

£861

158....Übeyy b. İmâre 'nin (kendi) ifadesine göre -(ki Ubeyy hakkında) Yahya b.
Eyyub, "O hem Beyti'l-Makdis'e hem de Kâbe-i Muazzama'ya karşı Rasûlü Ekrem'le
birlikte namaz kılmıştır." diyor.-şöyle demiştir. "Yâ Rasûlallah mestler üzerine
meshedeyim mi? Rasûlullah'da (s. a.) "evet" buyurdu. (Übey, ya Rasûlallah) bir gün,
iki gün, üç gün (müddetince) meshedebilir miyim? diye (soru sormaya devam etmiş).

[871

Rasûlullah'da, "Evet istediğin kadar" buy urdu.

Ebû Dâvûd dedi ki: İbn Ebi Meryem el-Mısri, Yahya b. Eyyûb'-den O da
Abdurrahman b. Rezîn'den O da Muhammed b. Yezid b, Ebi Ziyâd'dan O da Übâde b.
Nesiy'den O da Übeyy b. İmâre'den rivayet ettiğine göre, İbn Ebi Meryem bu
rivayetinde şöyle demiştir: "Übey (üç gün meshedebilir miyim, dedikten sonra
sorusuna) yediye kadar devam etti. Rasûlullah da (s.a,) "evetfyedi gün müddetince
meshe devam edebilirsin) ve uygun gördüğün kadar (meste devam edebilirsin)"
buyurdu.

Ebû Dâvûd dedi ki: Yahya b. Eyyûb'un bu senedinde ihtilâf vardır. Çünkü, Yahya
güvenilir bir kimse değildir. Yine bu hadîsi tbn Ebi Meryem ve Yahya b. İshâk es-



Süleyhi Yahya b. Eyyûb'dan rivayet etmişlerdir. (Ancak SüleyhVnin) senedinde ihtilâf
£881

edilmiştir.
Açıklama

Birinci hadîs-i şerif, yolcular için mest üzerine meshetme müddetinin üç gün üç gece
(72 saat), yolcu olmayanlar için de bir gün bir gece (24 saat) olduğunu ifâde
etmektedir. Nitekim Ebû Hanife (r.a.) ve taraftarları, Sevrî, Hasen b. Salih, Şafiî,
Ahmed b. Hanbel, İshâk b. Râhûye, Ashâb-ı Kiram ve Tabiîn hazretlerinin büyük
çoğunluğu ve onlardan sonra gelen fıkıh âHmleri hep bu görüştedirler. Bir kısım
âlimler de; "Mesttin müddeti İçin belli bîr zaman yoktur. İnsan İstediği kadar bu
müddeti uzatabilir" demişlerdir.

Şa'bî, Ebû Seleme b. Abdirrahman, Leys.Rabîa ve meşhur rivayete göre İmam Mâlik
(r.a.) bu görüştedirler. Bu âlimlerin dayandığı hadîs-i şerifler şunlardır.

1. Ebü Davud'un İbrahim et-Teymî'den rivayet ettiği, "Rasûlullah'tan artırmasını
isteseydik, artıracaktı" mealindeki 157 numaralı hadisi şerif.

2. Enes b. Mâlik hadîsi. Bu hadise göre Nebiyyi Ekrem (s. a.) "Sizden birisi abdest alıp
mestlerini giydiğinde onlarla namazını kılsın. Sonra onlara m es h etsin; istediği kadar
ayağından çıkarmasın (meshe devam etsin) Ancak cünüplük hali müstesna"
buyurmuştur.

Bu hadîsi Hâkim, Müstedrek isimli eserinde rivayet etmiş ve "Bu hadis, Müslim'in

rivayet şartlarına uygundur. Râvîleri güvenilir kimselerdir." demiştir.

Aynı zamanda bu hadîsi Dârakutnî de Esed b. Musa'dan rivayet etmiş ve Tenkîh

sahibi de bu rivayet için; "Senedi sağlamdır, Râvi Esed b. Musa da sözüne güvenilir

bir kimsedir. Aynı zamanda Nesaî de onun doğru sözlü bir kimse olduğunu söylüyor"

demektedir.

3. Ukbe b. Amir hadîsi.Ukbe şöyle demektedir:-"Bir cuma günü Şam'dan Medine'ye
doğru yola çıktım. Ömer b. el-Hattab'in huzuruna vardım. Bana, "Mestleri ayağına ne
zaman giydin?" dedi. Ben de, cuma günü dedim. Hiç ayağından çıkardın mı? Ben,
hayır hiç çıkarmadım deyince, "Tam sünnete uygun hareket etmişsin" dedi. Bu hadîs-i
şerifi de Beyhâkî rivayet etmiştir.

Ayrıca, mestler üzerine meshin belirli bir zamanla mukayyet olmadığı kıyas delili ile
de isbat edilebilir. Şöyle ki, sargı üzerine meshetmekle ayakları yıkama taharet
olmaları bakımından nasıl belirli bir zamanla mukayyet değillerse mestler üzerine
meshetmekte bir taharet olarak herhangi bir müddetle kayıtlı olmamalıdır.

4. Bu görüşte olan ulemanın diğer bir delili de 158 numaralı hadistir. "Ayağıma
meshedebilir miyim?" sorusundan da anlaşılıyor ki bu mübarek sahâbînin o güne
kadar meshin caiz olduğundan haberi olmamıştır. Yahutta Resulullah (s.a.)'m ayağına
meshettiğini gördüyse de bunun ona has bir durum olduğunu zannetmiştir.

Bu âlimlere karşı mesh müddetinin sınırlı olduğunu iddia edenlerin bu hadisler
hakkındaki görüşlerini de şöylece sıralamak mümkündür:

1. 158 numaralı hadis, Übey b. İmâre hadisini bütün Sünen sahipleri rivayet
etmişlerdir. Fakat hepsi de zayıf olduğunda ittifak etmişlerdir.

2. 157 nolu Huzeyme hadisine gelince iki cihetten zayıftır: a. Munkatı' dır. b.
Muzdariptir.

3. Enes hadisine gelince, Beyhakî onun zayıf olduğunu söylemektedir. Aynî ise, lbn



Cevzî'den Enes hadisindeki "istediğin kadar ayağından çıkarmadan meshe devam et"
hadisindeki maksadın, "üç gün içinde istediğin kadar meshedebilirsin" demek
olduğunu nakletmektedir, lbn Hazm ise, "bu hadisi Esed b. Mûsâ tek başına rivayet
etmiştir. Esed'in hadisleri münkerdir delil olamaz" demektedir.

Hz. Ömer'in "tam sünnete göre hareket etmişsin" sözüne gelince, bu söz de mesh
süresinin sınırsız olduğuna delâlet etmez. Çünkü Hz. Ömer'den de. mesh süresinin
sınırlı olduğuna dair hadis-i şerifler vardır. Tahavî'nin Şerhti Meani'l-Âsar'da rivâyet
ettiğine göre, Süveyd b. Gafle şöyle demiştir: "İçimizde Hazret-i Ömer'le en çok senli
benli olan Benâne'ye; haydi Ömer'e meshin hükmünü sor" dedik, o da sorunca Hz.
Ömer: "müsafır (yolcu) için üç gün, mukim (yolcu olmayan) için de bir gündür" dedi."
Keza Zeyd b. Vehb'den de aynı manâdabir hadisi Tahavî merhum meşhur eserinde
rivayet etmektedir. Bu hadisleri rivayet ettikten sonra hazreti imam şunları
söylemektedir: "İşte bu hadîs-i şerifler mesh müddetinin sınırlı olduğuna dâir Rasûlü
Ekrem (s.a.) den rivayet edilen delillerdir."

Şayet mesh müddetinin sınırlı olmadığına dâir rivayet edilen hadisler sahihse, bunun
manâsı; "mesh müddetine riâyet etmek şartıyla devamlı mest üzerine mesh
edebilirsiniz" demektir. Nitekim "temiz toprak (on sene bile olsa) m ti'm in için bir
abdest vazifesi görür" hadîsinden anlaşılan da budur. Yani teyemmümün şartlarına
riâyet edildiği takdirde her zaman temiz toprakla teyemmüm edilebilir demektir.
Yoksa bir kerre teyemmüm edince on sene devam eder demek değildir.
Bunların, meshi yıkamaya benzeterek; "ayağını yıkayan adam, abdestini bozmadığı
müddetçe nasıl onunla istediği kadar namaz kılabilirse ayağına mesheden kimse de
mesti çıkarmadığı müddetçe devamlı abdestli sayılır. Keza sangı üzerine yapılan mesh
de sargı bulunduğu müddetçe geçerlidir" demeleri ise, sahih hadislere aykırı
olduğundan geçerli bir itiraz değildir.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulunca en ihtiyatlı yolun, yolcu için geceli
gündüzlü üç gün, mukîm için bir gün olmak üzere müddet tayini yapan hadislere
uymak olduğu anlaşılır.

Ancak meshin müddeti, abdest bozulduğu andan itibaren başlar. Yoksa giyildiği andan
itibaren başlamaz. Keza meshettiği andan itibaren de başlamaz. Ayağın birini veya
ikisini birden çıkarınca, şayet abdesti bozuk veya mesh müddeti zaten sona ermiş
idiyse artık sadece ayaklarını yıkaması kifâyet etmez.Nevevî'ye göre, mesh müddeti,
mestler meshediidiği andan itibaren başlar. Şayet abdestli iken ayaklarının bîrini veya
her ikisini de mestten çıkarırsa Şafiî ve Hanelilere göre sadece ayaklarım yıkaması
gerekir. Malikîlere göre ise, hemen o anda ayağını yıkarsa kâfi gelir, geciktirirse kâfi
gelmez, yeni baştan abdest alması lâzım gelir.

Hafız İbn Hacer, FethıTI-BârTde şunları kaydediyor: "Ayağa meshet-tikten sonra eğer
mesh müddeti bitmeden mestler çıkarılacak olursa, mesh müddeti sınırlıdır diyenlere
göre abdest bozulmuş olur, yeniden alınması lâzımdır. Kûfelilere, Müzenî'ye ve Ebû
Sevr'e göre ise sadece ayaklarım yıkar. Ancak, ayakların o anda, ara vermeden
yıkanması lâzımdır. İmam Hasen, İbn Ebi Leylâ ve bazı âlimler de abdestli iken
ayağını çıkaran kimsenin ayağını yıkamasının gerekmediğini söylemişlerdir. Bunlar
ayağa meshi, boyuna ve başa verilen meshe benzetmişlerdir. Bu görüşü ihtiyatla
karşılamak lâzımdır."

Yukarıda verilen delillerin neticesinde varılan hüküm şudur ki; Mestler üzerine mesh
vermenin zamanla mukayyet olmadığım söyleyen âlimlerin delilleri Cumhur
tarafından yetersiz görüldüğünden, 157. hadîsle tesbit edilen hüküm cumhura göre



esas olmuş ve yolcu için mesh müddeti abdestin bozulmasından itibaren 72 saat,

[891

mukîm için ise, 24 saat olarak tesbit edilmiş olur.



Bazı Hükümler

Netice olarak, mest üzerine mesh müddetinin yolcular için üç gün, yolcu olmayanlar
için ise bir gün olduğu

[901

anlaşılmış bulunmaktadır.

62. Çoraplar Üzerine Meshetmek

I59....el-Muğîre b. Şu'be'den, demiştir ki; "Rasûlullah (s. a.) abdest aldı, çoraplarının

ım

ve ayakkabılarının üzerine mesnetti."

Ebû Dâvûd dedi ki; Abdurrahman b. Mehdi bu hadîsten hiç bahsetmezdi. Çünkü, el-
Muğîre'den (gelen) ma'ruf hadîs, "Muhakkak ki Nebiyyi Ekrem (s. a.) mestler üzerine
mesnetti" şeklindedir.

Yine Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis, aynı zamanda Nebiyyi Ekrem 'den Ebû Musa el-
Eşârî tarafından; '"Rasûlullah (s. a.) çoraplar üzerine mesnetti" (şeklinde) râvîler
zincirinden (bazı râvîler) atlanarak ve zayıf senetle rivayet edilmiştir.
Ebû Dâvûd dedi ki; Ali b. Ebî Tâlib, İbn Mes'ud, Berâb, Azib, Enes b: Mâlik, Ebû
Umâme, Sehl b. Sa'd veAmr b. Hureys dahi çorapları üzerine meshetmişlerdir. Bu

£921

husus Ömer b. el-Hattâb ve İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir.
Açıklama

Hadîs"i Şerifte geçen Ve "çorap" terceme ettiğimiz kelimesinden, pamuk veya yünden
mest şeklinde örülmüş bir ayakkabı çeşididir. Mest ise deriden yapılan ve ayaklan
topuklara kadar örten ayakkabı çeşididir. Hanefi âlimlerinden Aynî, "Cevreb" hak-
kında şunları söylemektedir: "Şiddetli soğukların hüküm sürdüğü memleketlerde
soğuktan sorunmak için eğirilmiş yünden yapılan ve ayağa giyilen ve topuklara kadar
uzanan şeydir"Bu cevrab kelimesi üzerinde ulemâ arasında farklı görüşler vardır:
Firuzâbâdî Kâmûs'da, Ebul-Feyz Murteza, Tacü'l-Arûs'ta Cevrab, ayakkabıdır derken,
et-Tayyibî "deriden mamul bir ayakkabıdır, dize doğru uzanır ve mest diye bilinir"
diyor. Firûzâbâdî'nin sözü bütün ayakkabı çeşidini ifâde edecek niteliktedir, ister
deriden, ister yünden veya kıldan, isterse bunların dışında bir şeyden olsun hepsine
şâmildir. Sonra Firûzâbâdî'nin sözünden bu ayakkabının kaim veya ince, hatta dikişli
veya dikişsiz olup olmamasında da bir fark olmadığı anlaşılıyor.
et-Tîbî Şevkânî ve Şeyh Abdülhak'm tefsirlerine göre "Cevrab" ciltden mamul olup
mestin başka bir çeşididir, mestten daha büyüktür.

Hanefî imamlarından Şemsu'I-eimme el-hulvânî'ye göre cevrab'm beş çeşidi vardır:
1. Tiftikten, 2. Kıldan, 3. Yünden, 4. İnce deriden , 5. Pamuktan.
Bütün bu ihtilaf iki sebepten ileri gelmektedir:
1. Cevrab'm imal edildiği madde,



2. Cevrab'm hacmi ve büyüklüğü,Ayrıca bu ihtilâfın cevrab'm çeşitli ülkelere göre
çeşitli biçim ve büyüklüklerde yapılmış olmasından ileri geldiği de düşünülebilir.
Çünkü şartlara göre bazı ülkelerde deriden, bazısında yünden, bazısında da diğer
mevcut maddelerden dokunmuş olabilir. "Her lûgatçı kendi ülkesinde bulunan cevrab
şekillerine bakarak bir tarif yapmıştır" denebilir. Firuzâbâdî gibi bazı lügatçiler de
bütün ülkelerde bulunan çorap şekillerini kapsayacak bir tarif ortaya koyabilmişlerdir.
Çoraplar üzerine meshetmek mevzuunda imamların görüşleri pek farklı değildir.
İmam Ebû Yusuf a göre, ayakta bağsız. durabilecek şekilde, sık ve sağlam dokunmuş
kaim çoraplar üzerine meshetmek caizdir.

Bu mevzuda İmam Muhammed'de, Ebû Yusuf un görüşündedir. İmam Ebû Hanîfe'nin
de bunların görüşüne döndüğü rivayet edilir. Fetva bu veçhiledir. İmam Mâlik ise,
çoraplar üzerine meshin caiz olabilmesi için çorapların kaim ve altlarının deriden
yapılmış olmasını şart koşmaktadır.

İmam Şafiî ve Ahmed'in mezheplerine göre de çoraplar üzerine tabansız bile olsalar
raeshetmek caizdir.

hadîs-i şerifte geçen Na'l kelimesinden maksatsa, ayağı yerden koruyan her çeşit
ayakkabıdır. Ancak 151. hadîs-i şerifte de açıkladığımız gibi topuklardan aşağı olan
ayakkabıların üzerine meshetmek caiz değildir. Bu hadîs-i şerif üzerinde fikir beyân
eden hadîs sarihlerinden Hattâbî ve Menhel sahibi, "Rasûlullah (s. a.) ayakkabı üzerine
meshederken çoraplar üzerine meshetmeye niyyet etmiştir" diyorlar. Yani
ayakkabıların altında çorap giyili olduğunu, ayakkabıya meshetmekten gayenin de
çoraplar olduğunu, ayakkabıların üzerine yapılan meshin fazladan olup abdeste hiç
engel teşkil etmeyeceğini ifâde ediyorlar.

Ibnü'l-A'râbi der ki; Na'l Peygamberlere mahsus bir ayakkabı çeşididir. Daha sonra
insanlar çamur ve yaşdan dolayı kendilerine başka biçimlerde ayakkabılar edindiler.
Peygamber efendimizin ayakkabılarının üzerinde tüy yoktu. Bu ayakkabıların parmak
kısımları üzerinde birer tasma vardı.

Tahavî Şerhu Meftni'l-Asfır isimli eserinde "Ayakkabıların üzerine meshetme"
babında şunları söylüyor: "Muteber olan mesh çorapların üzerine yapılan meshtir.
Bununla beraber ayakkabılar Üzerine verilen mesh fazladandır."
Her ne kadar Ebü Dâvûd hadîsin sonundaki ta'lîkmda îbn Mehdî'nin bü hadîsin çorap
Üzerine meshle ilgili bölümünü münker görüp üzerinde durmadığını, sadece mestler
üzerine mesihle ilgili kısmını ma'ruf bulduğunu söylüyorsa da bu kusur olarak kabul
edilen kısımların, Muğîre'nin Rasûlullah (s.a.)'ı meshederken görmediğine bir delil
teşkil etmez.

Muğîre'nin Rasûlü Ekrem'i hem sadece ayakkabılarına meshederken hem de ayakkabı
ve çoraplarına meshederken görmüş olması mümkündür. Çünkü bu hadîsi aynı
zamanda Ebû Davud'un senediyle Tahavî, îbn Mâce ve Tirmizî de rivayet etmiş,
Tirmizî hadîs hakkında Hasen-sahih demiştir.

Yine musannif Ebû Dâvûd bu hadîsin bîr de Ebû Musa el-Eşarî'den munkatr ve zayıf
olarak rivayet edildiğini söylüyor ki bu ikinci rivayetin munkatr oluşuna sebep teşkil
eden kusur, senette bulunan Dahhâk'm Ebû Musa'dan (r.a.) hadîs dinlememiş
olmasıdır. Hadîsin zayıf sayılmasının diğer bir sebebi de râvîler içerisinde Ebû Sinan

193]

İsa b. Sinan'ın bulunuşudur.



Bazı Hükümler



Hadisten (mest) şartlarını hâiz olan çorap ve ayakkabı üzerine mesh etmenin caiz

1941

olduğu anlaşılmaktadır.
[Ayakkabılar Üzerine Mesh Etmek]

160.. ..Evs b. Ebî Evs es-Sekafî'den demiştir ki; "Rasûlullah (s. a.) abdest aldı.
Ayakkabıları ve ayaklan üzerine mesnetti." Râvî Abbad, es-Sekâfî'nin, "Ben
Rasûlullah (s.a.)'ı bir kavmin kuyusuna, (yani su deposuna) gelip abdest alarak
ayakkabıları ve ayaklan üzerine meshettiğini gördüm." demiştir.
Abbâd; "Ben Rasûlullah (s. a.) in bir kavmin su kuyusuna (yani su deposuna) gittiğini
gördüm" dediği halde; Müsedded su deposundan da su kuyusundan da söz etmedi.
Sonraki "Abdest aldı, ayakkabıları ve ayakları üzerine meshetti"(ifadelerini ise) her

195] [96]

ikisi de ittifakla zikrettiler.
Açıklama

Hadîs-i şerifte geçen "ayaklan üzerine mesnetti" tabirinden maksat, çoraba
meshetmektir. Bir mahallin içindeki şey zikredilip te mahallin kendisi kasdedilmiş
olması kabilinden bir mecazî mürseldir. İbn Reslan "Bu hadîsin anlamı bir evvelki
hadîsin anlamı gibidir. Yani ayaklara meshetmekten maksat çoraplara meshetmektir"
diyor.

İbn Kudâme ise, "Nebiyyi Ekrem (s. a.) nalinlerinin tasmaları üzerine meshetmiştir.
Binaenaleyh hadîs-i şerifte söz konusu edilen mesh çorapların üzerinde bulunan

197]

nalinlerin üzerine verilmiştir" diyor ki bir önceki hadîs-i şerifin izahına uygun
düşüyor. Hanefî ulemâsından Bedruddin el-Aynî ise bu konuda şöyle diyor. "Bu
hadîsin zahirinden ayaklara ve ayakkabılara mes-hetmenin caiz olduğu anlaşıhyorsa
da bu ancak abdestli iken alman nafile abdestlerde geçerlidir. Yoksa bozulan bir
abdesti yenilemek için ayaklar üzerine meshetmek caiz değildir." Merhum Aynî bu
görüşünü îbn Hıbbân ve İbn Huzeyme'nin rivayet ettiği hadîslerle isbat etmiştir.
Beyhâkî ise; "ayakkabı üzerine mesh etti" cümlesini "ayaklarım pabuç içinde iken
yıkadı" şeklinde tefsir etmiştir. Yerinde bir tefsirdir. Zira Arapça'da mesh kelimesi
yıkama manasına da gelir. Ayrıca bu hadisi "Peygamber (s. a.) ayaklarım yıkadı"
şeklinde rivayet edenler çoğunluktadır. Ayakkabıları üzerine mesh etti diyenler ise
azınlıkta kalmıştır. Konu bir olduğuna göre çoğunluğun rivayetinin, azınlıkta
kalanların rivayetine tercih edilmesi gerekir.

Yine bu hadîs-i şerifte, üzerinde durulması lâzım gelen bir mesele de ( =kuyu)
kelimesinin ( =içinde abdest suyu bulunan matara büyüklüğünde bir kap) kelimesiyle
açıklanmasıdır.

Ancak bu tefsir şekli bazı kişilerce benimsenmemişse de aslında lugatçılarm
ekseriyyeti bunu kabul etmemektedir. Hadîsin iki râvîsi Müsedded ile Abbfld arasında
üç noktada rivayet farkı vardır:

1. Abbâd, "bana Evs haber verdi" tabiriyle rivayette bulunurken Müsedded'in
rivayetinde bu tabir yoktur. Binaenaleyh Müsedded bu hadîsi bir başkasından duymuş



da olabilir ki Abbâd'm rivayetinin buna göre daha kuvvetli olduğu ortadadır.

2. Abbâd'm rivayetinde, Abbâd' m hadîs aldığı Evs'in "bizzat gördüm" dediği
nakledilirken Müsedded' in rivayetinde "Evs gördü" ifâdesi vardır. (Bazı nüshalarda
"gördü" tabiri de geçmiyor.)

3. Abbâd'm rivayetinde ( ve ) ta'birleri var, Müsedded' inkinde yoktur.

Bir de bu hadîsin senedinde ve metninde ızdırap vardır. Yani hadîs muzdariptir.
Senetteki ızdırab şudur: Ebû Davud'un bu rivayetinde hadîsi Hu şey m, Ya'lâ b. Ata ve
Atâ vasıtasıyla Evs'den rivayet etmiştir. Musannif Ebû Dâvûd'la Ahmed ibn Hanbel'in
rivayetinde olduğu gibi HammajJ b Seleme ile Şüreyk b. hadisi Ya'la ibn Ata ve Evs
yoluyla Ebû Evs'derİ riwet etmişlerdir.

Metindeki ızdırab ise, şudur: Hüseyin'in rivâyetnide Evs, "Rasûlullah'ı (s. a.) abdest
alıp ayakkabılarına ve ayaklarına meshederken gördüm" dediği halde, Hammâd b.
Seleme'nin rivayetinde Evs, "Babamı abdest alıp ayakkabılarını meshederken gördüm
de "sen ayaklarının üzerine mesh mi ediyorsun?" dedim. O da "Ben Rasûlullah (s.a.)'ı
ayaklarının üzerine meshederken gördüm" cevabmı verdi" diyor. Bu farklar arasında

198]

bir tercih yapılamadığından hadîs ızdırâbdan kurtulamıyor.
63. Meshin Yapılışı

I61....el-Mugîre b. Şu'be'den, demiştir ki; "Rasûlullah (s. a.) mestler üzerine
meshederdi" (Bu hadîsin senedinde geçen) Muhammed'den başka râvîler ("mestler
üzerine" ifâdesi yerine) "mestlerin üst kısmına mesnetti" şeklinde rivayet etmişlerdir.

Mi rıooı



Açıklama

Bu hadîs-i şerifi Tirmizî'nin dışında daha başkaları da rivâyet etmişlerdir. Tirmiz'nin
râvisi Ali b. HucrMur. Bu rivayetlerde "mestlerine" tabiri yerine "mestlerin üst
kısmına" tâbiri vardır. Bu hadîsi nakledenler şunlardır:

1. İbn Ebî Şeybe el-Muğîre b. ŞıTbe senediyle Musannef inde rivayet etmiştir.

2. Dârâkutnî İbn Ebiz-Zinâd senediyle rivâyet etmiştir.

3. Beyhâkî, Ebû Dâvud et-Tayalîsi vasıtasıyla el-Muğîre b. Şu' be'den rivayet etmiştir.
Bütün bu rivayetlerde meshin, mestlerin sadece Üst kısmına yapılabileceği kaydı
vardır. Musannif Ebû Davud'un Muhammed b. es-Sabbah'dan rivayet ettiği ve
mevzumuzu teşkil eden bu hadîse göre meste meshetmek için belli bir yer tâyin
edilmiyor. Mestlerin her tarafına meshedilebileceği anlaşılıyor. Fakat diğer rivayetlere
göre ise, mestlerin sadece üst kısmına mesh edilmesi lâzım geldiği ifâde ediliyor. Bu
bakımdan Muhammed'in bu rivâyetindeki "mestlere mesnetti" sözünü "mestlerin üst
kısmına mesnetti" şeklinde te'vil etmek lâzımdır.

Ancak mestlere yapılacak meshin miktarı hususunda da ulemâ farklı görüşlere
sahiptir.

1. Malikîlere göre: Mestin üst kısmını tamamen mesh etmek farz, alt kısmını
meshetmekse sünnettir.

2. îbn Nâfî' ve îbn AbdFİ-Hakem'e göre mestlerin üst kısmını da alt kısmım da
meshetmek farzdır.



3. Eşheb'e göre ise mestlerin altına meshetmek farzdır. Binaenaleyh mestlerin üstünün
dışında kalan kısmım meshetmek abdestin sıhhati için yeterlidir.

4. Şafıîlere göre ise, mestlerin üstüne bir parmak kadar meshedilmesi kâfidir.

5. Hanbelilere göre mestlerin üstünün ekser kısmına meshedilmesi yeterlidir.

6. Hanelilere göre ise meshin farz miktarı her ayağın ön tarafına tesadüf eden mestin
üzerindeki el parmaklarının en küçüğü İle üç parmaklık yerdir. Bu kadarcık bir yere
mesh edilirse farz yerine getirilmiş olur. Mestlerin altına meshedilemez. Nitekim Hz.
Ali, "eğer din akılla tesbit edilebilseydi ben mestlerin altına meshedilmesinin üstüne
meshedilmesinden daha iyi olacağına hükmederdim" demiştir.

Yapılan meshte parmakların açıkça bulunması, meshin el parmaklarıyla yapılması ve
meshin ayak parmaklarının ucundan başlayarak yukarı doğru yapılması sünnete uygun
bir. meshtir. Mestin üzerine su dökülmesi veya sünger gibi bir şeyle ıslatılması da
farzı yerine getirmek için yeterli ise de sünnete uygun değildir. 165.hadîs-i şerifin
şerhine de müracaat edilmelidir.

162.. ..Ali (r.a.)'den, şöyle demiştir: "Eğer din (akıl) ve re'yle olsaydı, mestin üstünü
değil de altını meshetmek daha uygun olurdu, Halbuki ben Rasûlullah'ı (s.a.)

Iioıl

mestlerinin üzerine meshederken gördüm."
Açıklama

Din, boyun eğmek, itaat etmek ve kulluk manâlarına geldiği gibi, hesap ve ceza
manalarına da gelir. Dînî bir terim olarakta dîn, Allah teâlânm Peygamberi vasıtasıyla
gönderdiği hükümler bütünüdür. Buna göre dînin kaynağı akıl değildir.
Bilindiği gibi akıl, sadece akim prensipleri sahasına giren meseleleri çözmekte söz
sahibidir. Halbuki din akim sınırını aşan hikmetler sahasıyla da ilgilidir. Şu
gördüğümüz tabiat âleminin Ötesinde kalan alemlerde dinin sahası içine girdiğinden
akıl dinî hükümlerdeki hikmetleri her zaman kavrayamaz. Sonra akıl içinde bulunduğu
şartlara göre düşünür. Bugün yirminci asrın şartlarına göre düşünen insanlık
muhakkak ki otuzuncu asrın şartlarına göre düşünürken bu günkünden farklı
düşünecektir. Bir misâl vermek gerekirse suyun bulunmadığı hallerde toprakla
teyemmüm etmenin temizlik yerine geçmesini akıl kavrayamaz.
Akıl gözüyle bakıldığı zaman temizlik için ellerin ve yüzün tozlara sürüldüğü
görülünce akıl buna şaşar. Halbuki Allah'ın kullardan istediği, emirleri karşısında
kulun aczini bilip, Allah'ın yegâne ibâdete lâyık kâdir-i mutlak olduğu inancıyla
kulluğunu tozlara, topraklara bulanmak pahasına da olsa isbat etmesidir.
İmam Ebu Hanîfe hazretleri bu gerçeği şu veciz sözleriyle dile getirmiştir: "Eğer din,
akıl ve reyle olsaydı guslün meniden değil, idrardan dolayı lâzım geldiğine
hükmederdim. Çünkü gerçekte idrar meniden daha pistir. Keza mîras taksiminde
kadının iki, erkeğin ise bir olmasını emrederdim. Halbuki Kur'ân-ı Kerim ve sahih
hadîsler bunun böyle olmadığını kesinlikle ifâde ediyorlar."

Şurasını da ifâde edelim ki kâmil akıl yeterli şartlar içerisinde aslında dînî emirlere
ters düşmez. Akim, dînin bazı emirlerini kavrayamayarak ona ters düşmesi ya şahıstan
şahsa farklılık gösteren akıldaki noksanlıktan ileri gelir yahutta aklın içinde bulunduğu
imkânların yetersiz olmasından ileri gelir. Zirve bir noktadan etrafını gözetleyen bir
kimsenin varacağı bir hükümle, o zirvenin eteklerinden gözlem yapan adamın



varacağı hüküm elbette farklı olacaktır. Allah teâlâ ise, îslâm dîni ile bütün insanlığı
düşünce ve fikir ufkunun en son zirvesine çıkarmıştır.

Akıl, fikir ve hakikat adına, bu zirve noktadan ayrılarak uzaklaşanlar, uzaklaştıkları
nisbette dağın doruğundan eteklerine doğru alçalma kaydedeceklerdir. İşte vahyin
ışığından ayrılarak akıl ve fikir adına ayrı bir yol tutanların durumu budur. Bu
mevzuda şu hadîs-i şerifi de hatırdan çıkarmamak lâzımdır: "Ey ashabım, sizden sonra
yaşayacak olanlar pek çok fikir ayrılıklarına şahit olacaklardır. Sîze benim yolumu, ve
halifelerimin yolunu tutmanızı tavsiye ederim. Din adına uydurulmuş (şahsi ve İndî
görüşe dayanan) bid'at İşlerden sakının. Çünkü sonradan (din adına) uydurulmuş her

£1021

yenilik bir bid' attır. Her bidat de delalete sürükleyicidir."

Yüce Allâh Kur'an-ı Keriminde bu gerçeği îcâzkâr bir ifadeyle ne kadar güzel
açıklamıştır:

"...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da
£103]

sakının.."

163....A'meş (bir evvelki senedde yer alan hocaları yoluyla) Hz. Ali'nin şöyle dediğini
rivayet etmiştir: "Ben Rasûlü Ekrem'in (s. a.) mestlerin üst kısmına meshettiğini
görünceye kadar ayakların (mestlerin) alt kısmının meshedilmesinin daha uygun

£1041

olacağını zannediyordum."
Açıklama

Rasûlullah (s.a.)'ı mestlerinin üstüne meshederken görünceye kadar mestlerin altının

£1051

meshedilmesinin daha uygun olacağı kanaatini taşıyormuş. Hz. İmam şahsi
görüşüne göre, ayağın alt kısmını toza toprağa daha çok maruz kalacağından meşhe en
lâyık olan kısmın mestin alt kısmı olacağı kanaatine varmışsa da Rasûlü Ekrem (s. a.) i
mestlerin üstüne meshederken görünce mestlerin (altından çok) üstünün mes-
hedilmesinin lüzumuna inanmıştır.

164....Muhammed b. el-'Alâ,Hafsb. Ğıyâs vasıtasıyla A'meş' den aynı senetle bu hadisi
rivayet etmiştir. (Hz. Ali (r.a.) şöyte) demiştir: "Eğer din akılla olsaydı ayağın altına
meshetmek üstüne meshetmekten daha uygun olurdu. Halbuki peygamber (s.a.)
ayakkabılarının üstüne mesnetti." Yine aynı hadîsi Veki (b. el-Cerrah) A' meş'den aynı
senetle rivayet etmiştir. (Bu rivayette de Hz. Ali); "Ben Rasûlullah (s.a.)'m ayaklarının
üstüne meshettiğini görünceye kadar ayakların altını meshetmenin üstünü
meshetmekten daha uygun olacağını zannederdim" demiştir. Vekî' dedi ki (ayaklarda
Hz. Ali'nin), kasdettiği, mestlerdir."

Ve yine aynı hadîsi tsâ b. Yûnus, Vekî'nin (A'meş'den) rivayet ettiği gibi rivayet
etmiştir.

Ebu'l-sevdâ'nm İbn Abd-i Hayr vasıtasıyla babası (Abdü Hayr)dan rivayet ettiği aynı
hadîste, (Abdü Hayr); "Ben Ali'yi abdest alıp ayaklarının üstünü meshten sonra, eğer
ben Rasûlullah'm şunu yaptığım görmeseydim..." derken gördüm demiş ve bu hadisin



£1061

asıl metnini zikretmiştir.



Açıklama

Musannif Ebû Davud'un bu hadîs-i şerifi ve taliklerini rivâyet etmekten maksadı, bu
hadîs-i şerifin çeşitli yollardan rivayet edilmiş olduğunu göstermektedir, bu hadisle
ilgili fıkhî açıklamalar bundan önceki hadîs-i şeriflerin izahında geçmiştir.

I65....el-Muğîre b. Şu'be'den demiştir ki: "Tebûk gazvesinde Rasûlü Ekrem (s.a.)'in

£1071

abdest suyunu döküverdim, mestin üstüne ve altına mesh verdi."

Ebû Dâvud dedi ki: "Bana gelen haberlere göre râvt Sevr bu hadisi Recâ'dan duyarak

£108]

almış değildir.
Açıklama

Tirmizî, "bu hadis hakkında zayıftır, illetlidir (kusurludur) bu hadîsi Sevr b. Yezîd den
nakleden tek râvi, el-Velid b. Müslim'dir. Başka bir kimse nakletmemiştir" diyor.
Tirmizî sözlerine devamla bu hadîs hakkındaki görüşlerini şu kelimelerle dile
getiriyor, "Ben bu hadîsi Muhammed b. İsmail el-Buhârî'ye ve Ebû Zur'a'ya sordum,
"bu hadis sahîh değildir" dediler. Çünkü İbn Mübarek bunu Sevr'den, O da Reca' b.
Hayve'den rivayet ediyor. Ve Recâ, "Bana bu hadîsi el-Muğîre'nin kâtibi haber verdi"
diyor ki, hadîs Rasûlullah'tan mürsel olarak rivayet edilmiş ve hadîsde, Muğîre'nin adı
geçmemiştir."

Müellif Ebû Dâvud'da kendi görüşünü açıklamamakla beraber Sevr b. Yezîd'in Recâ
b. Hayve'den bu hadîsi işitmediğine dâir bazı haberlerin kulağına geldiğini ifâde
etmiştir. Bununla beraber hadîs'i şerif üzerindeki bu zayıflık iddialarının doğru
olmadığı beyan edilerek ileri sürülen deliller çürütülmüştür. Bu hadîsin zayıf
olmadığını ve hakkındaki zayıflık iddialarının yanlış olduğunu söyleyenlerin delilleri
şöylece sıralanabilir:

1. Beyhâkî bu hadîsi, Dâvud b. Reşîd, el-Velid b. Müslim, Sevr feı Yezid, Recâ b.
Hayve, Muğîrenin kâtibi kanaliyle el-Muğîre'den rivayet etmiştir. Bu senede göre
Sevr'in Recâ'dan hadîs dinleyip rivayet ettiği açıkça ortaya çıkmaktadır.

2. Velîd'in burada tedlis yapmadığı bellidir.

3. Keza aynı sened Dârakutnî tarafından da zikredilerek Sevr'in Recâ' dan hadis aldığı
ortaya çıkmış ve ayrıca el-Muğîre'nin atlandığı ve hadîsin mürsel olduğu iddiası da
reddedilmiş oluyor. İbn Mâce'nin Sünen' in de açıkladığına göre el-Muğîre'nin
kâtibinin adı Verrâd'dır.

Her ne kadar bu hadis hakkındaki zayıflık iddiaları bu şekilde reddedilmeye
çalışılmışsa da, bu hadisin bu konuda gelen sahih hadislere aykırı olduğu aşikardır.
Buhârî, Ebu Zur'a, EbU Dâvud, Tirmizî ve Şafiî, gibi hadis otoriteleri bu hadisin
zayıflığına hükmetmişlerdir. Nevevî, Mecmu'unda (1/521) der ki: "Bizim
mezhebimize göre mestin altmada meshetmek müstehaptır. Farz olan mesh miktarı
ise, mestin üst kısmının en küçük bir cüzüdür."

İmam Mâlik'ten ve diğer bir cemaatten de mestlerin alt kısmına meshetmenin



müstehap olduğu rivayet edilmektedir. Ancak mestler üzerine mesihle ilgili bütün
rivayetler göz önünde bulundurulursa meshin, mestlerin altına değil, üstüne yapılması
gerektiği anlaşılır.

Nitekim Sevrî, Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler. İmam Mâlik, Şâfıî
ve bunların taraftarlarına göre ise, mestlerin üstüne de altına da meshedilir. Zührî ve
îbn Mübarek de bu görüştedirler. Bununla beraber İmam Mâlik ve Şafiî sadece
mestelrin üstüne meshetmenin abdest için yeterli olduğunu söylerler. Ayrıca Mâlik
hazretlerine göre "sadece mestin altına mesh yapılırsa abdest sahih olmaz, iadesi lâzım
gelir."

tbn Şihâb'a ve bir kavlinde Şafiî'ye göre, sadece mestlerin altına meshetmek caiz
değildir. Şafiî'nin ikinci bir kavline göre de caizdir. Ebu Hanîfe hazretlerine göre ise
meshin farz olan miktarı mestin Üstünde Üç el parmağı bir yerdir. Ahmed b. Hanbel'e
göre ise, elin ekserisidir. imam Kâsâni de Bedâyiussanayi' isimli eserinde mestlerin
Üstüyle beraber altını da meshetmenin Hanefî Mezhebinde müstehap olduğunu
zikretmektedir. Mâlikîlere göre, ise, mestlerin bütünüyle üstüne meshetmek

[109]

farzdır, 161 hadîsin şerhine de müracaat edilmelidir.
Bazı Hükümler

1. Luzûmu halinde abdest alırken başkalarından yardım kabul etmek caizdir.

Liioı

2. Mestlerin üstüne mesh etmekle birlikte altına da meshetmek caizdir.
64. Abdestten Sonra Üzerine Su Serpmek

I66....el-Hakem, b. Süfyan veya Süfyan b. el-Hakem'den demiştir ki: "Rasûlullah
(s.a.) küçük abdestini bozduğu zaman (in akabinde) abdest alır ye eteğine su

mu

serperdi."

Ebû Dâvud dedi ki: Süfyan es-SevrVnin bu şekildeki isnadına başka bir toplulukda
katılmıştır. Bazıları da "'Hakem, yahut İbn Hakem "dir demişlerdir. (Yani bu râvînin

imi

isminde ihtilaf etmişlerdir.)
Açıklama

Kadı Bekrb. el-Arabî, Tirmizî şerhi AnzatuM-ahvezî isimli meşhur eserinde şunları
söylüyor: Ulemâ bu hadîste geçen ( ) kelimesine dört ayrı mâna vermişlerdir.

1. Abdest alırken suyu bolca dökerek abdest organlarının üzerinden akıtmak.

2. Silmek ve silkinmek suretiyle kurulanmak.

3. Taş ile taharetlenen kimsenin abdestten önce su ile taharetlenmesi.

4. Erkeklik organında akıntı olup olmadığı vesvesesini gidermek için eteğe su
serpmektir. Hadîste geçen "Yentedıh" ta'birinin bu dört manayı kapsaması ihtimâli

DJL31

vardır.

Hattabî, Meâlimü's-sünen isimli Ebû Dâvud şerhinde bu ta'birin burada su ile istinca



manasına geldiğini söylüyor. Hattabî sözlerine devamla divor ki;" Araplar ekseriyetle
taşla istinca yaparlar, suyla temizlenmeye lüzum görmezlerdi. Bununla beraber bu
tabir burada istincadan sonra vesveseyi önlemek için eteğe su serpmek anlamına
gelebilir."

Nevevî ise, burada ikinci manânın yani eteğe su serpme manâsının kastedildiğini,
nitekim cumhurun görüşünün de bu olduğunu ifâde etmektedir.

Tirmizî sarihlerinden Mübârekfurî de Tuhfetu'l-ahzvezî isimli şerhinde bu görüşü
benimseyerek şunları söylemektedir: "Gerçek şudur ki, bu hadîs-i şerifteki "İntidâh"
tabirinden maksat, tenasül uzvunun akıntı yapıtğı vesvesesini önlemek için abdestten
sonra eteğe bir miktar su serpmektir. Çünkü bu mevzuda gelen hadîs-i şeriflerin

OM

çoğunda lafızlar buna delalet ediyor." Ancak Bezlu'l-mechud sahibi şeyh Halil
Ahmed ise, bu hadîsi şerhederken Beyhâkî ve Dâsakutnî'den bu su serpme işinin
abdestten sonra ve herhangi bir ıslaklık hissedilmesi halinde meydana gelecek
vesveseyi önlemek için yapıldığına dâir rivayet edilen hadîs-i şeriflere bakarak "bu su
serpme işinin istinca ile bir ilgisi yoktur. Zira istincâ abdestten önce yapılır. Halbuki
şu hadîs-i şerifler bu su serpme işinin abdestten sonra duyulacak her hangi bir ıslaklık
karşısında doğacak vesveseyi Önlemekle ilgilidir." demektedir ki, güzel bir tesbittir.
İntidâh, ismini verdiğimiz bu temizlenme ameliyesinin esas gayesi, taharet ederken,
büyük veya küçük abdest sıçrantılarmm veya damlalarının beden üzerinde kalmış
olabileceği şüphesini gidermektir.

Yani burada yapılmak istenen şey yersiz olarak doğacak olan bir şüpheyi gidermek
İçin eteğe su serpmedir. Yoksa, abdest alırken büyük veya küçük abdestte ön ya da
arkadan gelen en ufak bir necaset abdesti bozar. Bazı ilim adamları bu hadisi şerife
bakarak abdest aldıktan sonra eteğe su serpmenin gerekli olduğunu söylemişlerse de,
bazıları da Tirmizi gibi hadis otoritelerinin bu hadisi zayıf saymalarına bakarak bunun
gerekli olmadığını belirtmişlerdir. Bedrüddin Ayni ise, "bilhassa vesveseli olan
kişilerde bunun yapılmasının müstehap olduğu Hanefî mezhebinin görüşüdür"
demektedir. Metinde adında tereddüt edilen râvînin gerçek ismi ise Hakem b.
Süfyân'dır. Bu hadis hakkında daha fazla açıklama için bundan sonraki 167 numaralı
hadisin şerhine de müracaat edilebilir.

167....Sakîfli bir adam, babasının şöyle dediğini bildirmiştir: "Ben Rasûlullah (s.a.)'m

0151 £116]

küçük abdest bozduktan sonra eteğine su serptiğini gördüm."
Açıklama

Hadisin senedinde ismi açıklanmayan Sakîfli râvi 166. hadîs-i şerifte geçen ve ismj
üzerinde ihtilâf edilen râvîdir. Bazıları bunun isminin Hakem b. Süfyan, bazıları da
Süfyan b. Hakem olduğunu söylemişlerdir. Eğer bu zatın ismi gerçekten Hakem ise, o
zaman babasının isminin Süfyan olması gerekir. Fakat bu râvînin isminin Süfyan
olduğu kabul edilirse babasının isminin Hakem olması icabeder. Hadîs sarihleri bu
râvînin gerçek isminin "Hakem b. Süfyan" olduğunu belirtiyorlar. O zaman babasının
isminin de Süfyan olduğu ortaya çıkmaktadır ki biz bu hususu bir evvelki hadîste
aydınlığa kavuşturmuştuk. Bir önceki hadis-i şerifte Rasülüllâh (s. a.) in, küçük
abdestini bozduktan sonra abdest alıp eteğine su serptiği ifâde edilirken burada hemen



küçük abdestini bozduktan sonra eteğine su serptiğinden bahsedilmesi, iki hadis
arasında bir farklılık olduğu intibaını uyandmyorsa da, aslında Hz. Peygamberin
burada da abdestini bozduktan sonra abdest alıp eteğine ondan sonra su serpmiş
olması; fakat bu hususun her nasılsa hadiste rivayet edilmemiş olması mümkündür.
Meseleye bu açıdan bakınca hadisler arasında bir farklılık olmadığı anlaşılır.

168.. ..Hakem veya îbn Hakem babasından şöyle dediğini yet etmiştir: "Rasûlullah

imi insi

(s.a.) küçük abdestini bozduktan sonra dest aldı ve eteğine su serpti."
65. Abdest Alırken Okunacak Dualar

£1191

169....Ukbe b. Amir demiştir ki: "Biz Rasûluflah (s.a.)'m yanında iken kendi
işimizi kendimiz görürdük, kendi develerimizi de sırayla güderdik. (Bir gün) deve
gütme sırası bende idi. Develeri akşamleyin ağıllarına götürdüm. Rasûlü Ekrem' (s.a.)
e halka hitap ederken yetiştim. (Şunları) söylediğini işittim: "Sizden biriniz abdesti
güzelce alır, sonra kalbi ve yüzüyle (namaza) yönelerek iki rekat namaz kılarsa (Allah
celle celâluh o kimsenin cennete girmesine) kesinlikle hükmeder." Ben, "Oh oh ne
güzel şey" dedim, önümde bulunan bir kimse de, "Ey Ukbe bundan önceki bundan
daha da güzeldi." dedi. Bir de baktım ki bu (Hz.) Ömer (r.a.) dır. "Ey Ebû Hafs
bundan öncekiler neydi?" dedim. O da -Sen gelmeden biraz önce (Rasûlullah s.a.):
Sizden biriniz güzelce abdest alır, abdestini aldıktan sonra da:

"Ben Allah' dan başka ilâh olmadığına, ortağı olmayıp tek olduğuna ve Muhammed'in
Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ederim" derse, o kimseye cennetin sekiz

£120]

kapısı (birden) açılır, istediğinden girer" buyurdu, diye cevap verdi.
Muâviye dedi ki; bu hadîsi bana (bir de) Rabîa b. Yezid, Ebü İdrîs vasıtasıyla Ukbe b,

£1211

Amir' den rivayet etmiştir.
Açıklama

Bu hadîs-i şerifte geçen Ebû Osman'ın kim olduğu hususundâ ihtilâf etmişlerdir.
Bazıları bu kimsenin Muâviye b. Salih olduğunu bazıları da Rabîa b. Yezîd olduğunu
söylemişlerdir. Ebû AH el-Gassânî TakySdü'l-Muhmel adlı eserinde, "doğrusu bu zat,
Muâviye b. Salih'tir" demiş uzun uzadıya deliller getirerek onun Muâviye b. Salih
olduğunu isbât etmiştir.

Metinde geçen "Bir gün deve gütme sırası bende idi" ta'birinden Hz. Ukbe ile birlikte
birkaç deve sahibi birleşerek develerini bir yerde topladıkları ve nöbetle her gün
içlerinden birinin develeri otlattığı anlaşılmaktadır. Hz. Ukbe o gün develeri gütmekle
meşgul olduğundan, Rasûlü Ekrem'in abdest dualarıyla ilgili müjdelerinin ancak bir
kısmına yetişebilmiş, yetişemediği kısımları ise Hz. Ömer'den öğrenmiştir.
Yine hadîs-i şerifte geçen "kalple namaza yönelmek" ten maksat, akılla ve şuurla
namaza yönelmektir. Bu kelimelerle insanın bütün varlığıyla namaza yönelerek tam
bir şuur içinde kılması ifade ediliyor ki, huşu ile namaz kılmanın veciz bir ifadesidir.
Keza insanın yüzünü namaza çevirmesinden maksat da bütün varlığını namaza



yöneltmesidir. Bu bakımdan Ukbe (r.a.) hazretlerinin "Oh oh ne güzel şey" sözünden,
"bu ne kadar belîg ve veciz bir söz" manası da anlaşılabilir. Tabiî ki, Ukbe (r.a.)
Rasûlullahm sözlerindeki betîğ ve veciz ifade ile beraber abdest dualarmdaki ecir ve
sevap karşısında da duygulanmış ve bütün bu duygularını "bu ne güzel şey" sözleriyle
ifâde etmiştir.

Hadîs-i şerifte öğretilen abdest duâlan Allah-u teâlânm varlığını, zâtında, sıfatında ve
işlerinde tek olduğunu ifâde eden kelimeler olduğu için bu duayı okuyan kimse
Kelime-i tevhidi okumuş gibi olur ki bu kelimeyi söyleyen4 kimsenin cennete

11221

gireceğini müjdeleyen hadis gereğince bu kimse günahlarının cezasını çekince
mutlaka cennete girecektir. Ancak cennetin kapılan sekiz tanedir. Abdest alıp iki rekat
namaz kıldıktan sonra bu duâlan okuyan kimse istediği kapıdan girer. Bu kapıların
açılmasından maksat, ya o anda o kişiye cennet kapılarının gerçek manâda açılarak o
kimseyi beklemesidir. Yahut kapının açılmasından maksat, o kimsenin cennetin
kapılarının açılmasını te'min edecek isi işlemiş olmasıdır. Bu kapıların isimleri
şöyledir: l.İman kapısı, 2. Salat (namaz) kapısı, 3. Oruç kapısı, 4. Sadaka kapısı, 5.
Öfkesini yenenler kapısı, 6. Allah'dan razı olanlar kapısı,

7. Cihad (Allah yolunda savaş) kapısı, 8. Tevbe kapısı. Ancak Oruç kapısından sadece
oruç tutanlar girecektir. Şayet bu duaları okuyan kimse oruç tutanlardan ise oruçluların
girdiği (Reyyân) kapısından da girmek hakkına sahiptir. İsterse buradan girer, dilerse
diğer kapıların, birinden girer.

Tirmizî bu duanın sonuna şunları da ilâve etmektedir.

"Ey Allah'ım beni tevbe edenlerden ve temizlenenlerden kıl."

Şevkânî bu hadîsin izahını yaparken Neyhfl-Evtlr isimli eserinde şunları
söylemektedir: "Bu hadîs abdesten sonra, şu Üzerinde durduğumuz duayı okumanın
müstehap olduğuna delâlet eder."

Abdestle ilgili diğer dualar ise, sahih rivayetlerle sabit değildir. Fakat Şafiî

£123]

imamlarının zikrettikleri "Ey Allahım yüzümü ak çıkar. gibi dualara gelince
Râfıî ve başkaları bu duaların Rasû-lullah'dan işitilmediğini ancak Salih kişilerin
okuya geldikleri dualar olduklarını söylüyorlar. Hafız îbn Hacer, Telhis isimli eserinde
Nevevî'den naklen bunların Rasülullah'a dayanan bir senetle rivayet edilmediği, Şafiî
(r.a.) hazretlerinin ve ekseri ulemânın bu duadan bahsetmediklerini söylüyor.
Keza îbn Kayyım el-Cevzî de; Rasûlü Ekrem (s. a.) bu duadan, (Yani bu hadîs-i şerifte
öğretilen duadan) ve besmeleden başka abdest duası olarak bir duâ öğretmemiştir,
demektedir. Ancak abdestle ilgili duaların zayıf senetlerle Hz. Ali'den rivayet edildiği
[İ24J

söylenmektedir.
Bazı Hükümler

1. İnsanın alçak gönüllü olması ve hizmetçi kullanmayarak kendi işini kendisinin
yapması, gerçekten hizmete lâyık' bir insan bile olsa bunu kabul etmemesi meşru bir
davranıştır. Müslümanların bir iş yapmada müşterek hareket etmeleri ve yardımlaşma-
ları caizdir.

2. Güzelce abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra şu anlatılan ma'lum duayı
okumak sünnettir.



3. Abdestten sonra iki rekât namaz kılmak sünnettir.

4. Bu sevaba nail olmak için hem istekli olarak gereğini yerine getirmeli, hem de
başkalarını teşvik etmelidir.

5. İbâdetin ruhu, kalbin dünya ile ilgisini kesmek ve ihlâsla Allah'a yönelmektir.

6. Allah teâla, az da olsa samimi amele her zaman çok sevap verir.

7. İnsanları iyi künye ve lakaplarla çağırmak caizdir.

8. Cennetin 8 kapısı vardır. Kelime-i şehâdet ve kelîme-i tevhidin ecir ve sevabı çok
ve büyüktür. Bu kelimeleri îman şuuruyla söyleyen kimse cennetliktir.

170....Ukbe b. Amir el-Cühenî (bir evvelki hadîsin) benzerini Rasûlüllah'dan
nakletmiştir. (Ancak bu rivayette EbÜ Akîl'in deve) gütme işini zikretmemiş "abdesti
güzelce alır" sözlerinin yanma "sonra gözlerini semâya kaldırır ve (şöyle) derse"
sözlerini ekleyerek (bir evvelki) Muâviye hadîsi ile aynı manâya gelen (bir) hadîsi
£1251

rivayet etmiştir.
Açıklama

Aslında bir önceki hadisin bir benzeri olan bu hadiste 169 numaralı hadîs-i şerifte
geçen nöbetleşe deve gütme hadisesi anlatılmamıştır. Fakat buna karşılık burada bir
önceki hadisten fazla olarak "Sonra gözlerini semâya kaldırır şöyle dene." ilâvesi
vardır. Geriye kalan kısımlarsa bir numara önce gecen hadîsin aynıdır. Buna göte Ebû
AMTin rivayet ettiği hadîs söyle oluyor: Rasûlullar (s. a.) "Sizden biriniz abdestini gü-
zelce alır, sonra başını gdge kaldırır, derse o kunseye cennetin sekiz kapısı açılır
dileğinden girer."

buyurmuştur. Burada gecen "gözleri havaya dikme" nin hikmetini ancak Allah bilir.
Bunun bilgisini Allah'a havale etmek lâzımdır. Bu hadîsle ilgili açıklama 169. hadîste
£1261

geçmiştir.

11271

Bir Abdestle Bir Kaç Namaz Kılmak

171....EbûEsed b. Amr dedi ki: "Enes b. Mâlike abdest hakkında soru sordum. (Bana
şöyle) dedi: Peygamber (s. a.) herbir (farz) namaz için (ayrı bir) abdest alırdı. Biz ise

[128] [129]

bir abdestle birçok namaz kılardık."
Açıklama

Her farz namaz için abdest yenilemek Rasülü Ekrem (s.a.)'in seniyyeieri idi .Abdestli
olsun veya olmasın her farz namaz için yeni bir abdest alırdı.

Buhârî'nin Süveyd ibn Nu'man'dan rivayet ettiği hadîste açıklandığı özere Rasûlü
Ekrem (s. a.) Hayber'in fethi senesinde Sahbâ demlen yerde sahâbeleriyle beraber
Kavut yeyip su içtikten sonra akşam namazı vakti girmiş, Rasâhıllah'da sadece ağzını
su ile yıkamakla vetinip, abdestini yenilemeden eski abdestiyle akşam namazım



£130]

kıldırmıştır. Buhârî'nin bu hadîsine göre her namaz vakti için abdest yenilemek
emri Hayber'in fethi senesinde Mekke'nin fethinden önce neshedilmistir. Çftoktl
Hayber'in fethi Mekke'nin fethinden öncedir. Oysa 172 numaralı Büreyde hadisinde
Hz. Peygamberin bir abdestle birden (azla namaz kılmasının ilk defa Mekke'nin fethi
gününde vuku' bulduğunu ifâde etmektedir. Her ne kadar bu iki hadis arasında bir
çelişki varmış gibi görünüyorsa da, aslında bu hadisenin ilk defa Hayber'in Fethi
yılında olduğu, fakat, Süveyde'nin bunu ilk defa Mekke'nin Fethi günü gördüğü kabul
edilirse iki hadis arasında en küçük bir çelişki kalmaz.

Bazıları da 172 numaralı Büreyde hadîsine bakarak, her farz namaz için, abdest
yenilemek sadece Rasûlü Ekrem (s.a.)'in üzerine farz idi. Fakat bu hüküm Mekke'nin
fethi yılında neshedildi, demişlerdir.

Rasûlü Ekrem (s. a.) sadece hoşlandığı için böyle her vakit için ayrı bir abdest aldığı
halde farz olduğu zannedilir korkusuyla bunu sonradan terketmiş olduğu da
düşünülebilir. Menhel yazarına göre bu konuda en isabetli olan îzâh budur. Her farz
namaz için yeni bir abdest almanın hükmü konusunda çeşitli görüşler vardır.
Zahiriyye ve Şîa mezhepleri her farz namaz için yeni bir abdest almak farzdır
demişler, yolcu olanları bu hükmün dışında bırakmışlardır. Delilleri ise 172 numaralı
Büreyde hadîsidir.

Bazıları da abdestli bile olsa herkese her namaz için abdest tazelemek farzdır,
demişlerdir. îbn Ömer, EbU MUsa, Câbir b. Abdillah, Ubeyde es-Selmânî, Ebu'l-
Aliyye, Saîd b. el-MÜseyyeb, İbrahim ve Hasen bu görüştedirler. Delilleri ise Mâide
süresindeki abdest âyetidir.

Eksen âlimlerin görüşüne ve hadîs ulemâsına göre ise, abdest almak abdestsizler için
lâzımdır. Bu hususta sahih hadîsleri delil getirirler. Açıklamakta olduğumuz hadisler
de onların delillerindendir. Efendimizin, Arafat ve Müz-delife'de ve pek çok
yolculuklarında birden fazla farz namazlarını bir abdestle kıldığı gibi, Hendek
savaşında edâ edemediği namazların hepsini bir abdestle kaza etmiştir. Ancak âyeti
kerimedeki "namaza kalktığınız vakit" ifâdesinden maksat, "abdestsiz İken eğer
namaza kalkarsanız" demektir. Buna göre abdest ancak abdestsizlere emredilmiş
olmaktadır. 62 numaralı hadis-i şerifte de bu konuya temas etmiştik.
Nevevî her namaz için abdest yenilemenin kimlere müstehab olduğu konusundaki
görüşleri açıklarken şöyle diyor:

a. Farz olsun, nafile olsun namaz kılmış olan kimseye yeniden abdest almak
müstehaptır.

b. Abdest tazelemek sadece farz namaz kılmış olan kimse için müstehaptır.

c. Kur'an ellemek, tilâvet secdesi yapmak gibi, ancak abdestle sahih olan bir işi yap-
mış olan kimse için abdest tazelemek müstehaptır.

d. Hiçbir şey yapmamış olan kişiye de abdest tazelemek müstehaptır. Ancak birinci
abdestle ikinci abdest arasında yeni bir abdest almayı mubah kılacak bir ibâdetin
yapılması için gerekli zamanın geçmesi lâzımdır. İkinci bir abdest almayı müstehap

£1311

kılan şartlar bunlardır.

Eğer bu şartlar bulunmuyorsa yeniden bir farz namaza kalkıldığı zaman, abdest
tazelemek müstehap olmadığı gibi mekruh diyenler de vardır. Aliyyü'l-Kâri kerâhat

[1321

sebebini su israfına bağlamaktadır.



Bazı Hükümler



1. Her namaz için abdest yenilemek müstehaptır.

2. Bir abdest ile pek çok namaz kılmabılır.

172.... Süleyman b. Büreyde'nin naklettiğine göre babası Büreyde şöyle demiştir:
"Rasûlullah (s. a.) Fetih Günü beş (vakit) namazı bir abdestle kıldı ve mestlerinin
üzerine mesnetti. Ömer (r.a.) kendilerine; (bu güne kadar) yapmadığın bir şeyi yaptın,

ri331 [134]

deyince, (o da); "bunu bile büe yaptım" buyurdu."
Açıklama

Hadîs-i şerifte geçen Fetih Gününden maksat, Mekke'nin Fethi günüdür. Mekke
hicretin 8. (Milâdi 630) yılında fethedilmiştir. Mekke'nin fethiyle sonuçlanan
hâdiseler, Hudeybiye barışının, Mekke' li müşriklerin müttefikleri tarafından
bozulmasıyla başladı, İslâm devletiyle Bizans ilişkilerinin bir müslüman elçinin
öldürülmesinden sonra gerginleştiği bir ortamda Mekke'lilerin müttefiki olan Benî
Bekir kabilesi İslâm Devleti'nin müttefiki olan Huzaa kabilesine tecâvüz etmişti.
Mekke'liler bu tecâvüze fiilen katılmışlar, belki de Bizansla ilişkileri gergin olan
müslümanlann kendileriyle bir savaşı göze alamayacaklarını düşünmüşlerdi. Fakat Hz.
Peygamber Huzâa kabilesinin yardım isteğini geri çevirmedi. Hudeybiye
andlaşmasmm yenilenmesi için Medine'ye gelen, müşriklerin başkanı Ebu Süfyan,
Mekke'ye eli boş döndü.

Hz. Peygamber her savaş Öncesinde olduğu gibi büyük bir gizlilikle hareket etti.
Medine'den çıkışı yasakladı, hedef bildirmeksizin Medînelilere sefer için
hazırlanmalarım bildirdi. Müttefik kabilelerden Eşlem, Ğifâr ve diğerlerine hazırlıklı
olmaları için haber gönderdi.

Müslümanlar, Bizanslılarla yapılan Mute savaşından yeni çıkmışlar, Medine'nin
doğusundaki Süleym oğullarının düşmanlığı çok kan dökülmesine sebep olmuştu.
Buna rağmen hazırlıklarını tamamlayan İslâm ordusu Hz. Peygamberin kumandasında
Medine'yi terketti.

Yolda müttefik kabilelerin de kendilerine katılmasıyla on bin kişiye ulaşan İslâm
ordusu, Mekke'nin ardındaki dağlarda karargâh kurdu. Hz. Peygamber o zaman her
muharibin bir ateş yakmasını emretti. Af istemek için EbU Süfyan karargâha geldi,
fakat sonuç vermedi. Ertesi gün İslâm ordusu birkaç yerden Mekke'ye girmeye
başladı.

Mekke'liler böyle bir şeyle karşılaşacaklarını hiç beklemediklerinden tam bir şaşkınlık
içindeydiler. Şehirde tam bir kargaşalık hüküm sürüyordu, İslâm birlikleri şehre giren
yolları tutmuş ve şehir merkezine girmişti. Bu arada Ebû Süfyan Mekke'lileri
müslümanlara direnmemeye çağırdı. Müslüman münâdileri de evine çekilip veya
Kabe'ye sığınıp veya Ebü Süfyan'm evine girip silahlarını teslim edenlere
dokunulmayacağını bildiriyorlardı.

Böylece Mekke'liler bir kaç olay dışında direnme göstermeden boyun eğdiler. Sadece
Halici b. Velid'in kumanda ettiği birliğe küçük çaplı bir saldırı yapıldıysa da geri
püskürtüldü.



Devesinin üzerinde şükür secdesi yapan Hz. Peygamberin ilk işi Kâ'be'yi putlardan ve
resimlerden temizlemek oldu.

Bütün Mekke'liler Kabe'nin avlusunda toplandı. Hz. Peygamber ve müslümanlar tam
yirmi bir yıldır, bu şehir halkının zulümlerine maruz kalmıştı.

Kendisi ve müslümanlar hicrete mecbur kalmışlar, mallan ellerinden alınmış birçok
mü'mine işkence edilmiş, sığındıkları Medine saldırıya uğramış, Islâmı boğmak için
ellerinden gelen her şeyi yapmışlar ve nihayet resmî barış andlaşması Mekke'lilerce
bozulmuştu. Sonunda ise mazlumlar fatih olarak Mekke'ye girmişlerdi.
Şimdi bütün Mekke'lilerin hayatı Hz. Peygamber'in vereceği emre bağlıydı. Fakat o
şöyle buyurdu: "Bugün siz kınanmayacaksınız. Gidiniz hepiniz hürsünüz." Arkasından
umûmî af îlân etti. Yeni müslüman olan Attâb b. Esîd'i Mekke'ye vali tayin edip
birkaç hafta sonra Huneyn seferine çıktı. Mekke'de hiçbir Medîneli asker
bırakmamıştı. Fetihten iki sene sonra Hz. Peygamberin vefatını takiben Arabistanm
bazı bölgelerinde îslâmdan dönme hareketleri görülmesine rağmen Mekke Islâmm en
emin kalelerinden biriydi. Bu hadis-i şerifle ilgili açıklama 62 ve 171. hadîs-i şeriflerin

£135]

izahında geçmiştir. Oralara müracaat edilmelidir.
Bazı Hükümler

1. Bir abdest ile birden fazla namaz kılmak caizdir.

2. Mekke'nin Fethi gününe kadar Rasûlullah (s. a.) her farz namaz için ayrı bir abdest
alırdı. Çünkü bu uygulama daha faziletlidir.

3. Kişinin kendisinden daha faziletli bir kişinin meşhur ve malum olan uygulamaya
ters bir hareketini gördüğü zaman bunun sebebini sorması caizdir. Çünkü o kimsenin
bu işi unutarak yapmış olması mümkündür. Kendisine hatırlatılınca dönebilir. Ya da
bile bile yapmıştır. O zaman bunun hikmetini öğrenmek imkânı bulunur.

4. Kendisine bir şey sorulan kimse, sorunun cevabmı bildiği takdirde cevap vermekten

£1361

kaçınmamalıdır.

66. Abdest Alırken Abdeste Ara Vermek

173....Enes b. Mâlik (r.a.)'den, demiştir ki: "Bir adam abdest almış, (fakat) ayağı
üzerinde tırnak kadar bir yeri(kuru)bırakmış olduğu halde Rasûlullah'm (huzuruna)

[1371

geldi. Rasûlü Ekrem (s. a.) de ona; "dön, abdestini güzelce al" buyurdu."

'Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis Cerîr b. Hâzim'den rivayetle "Ma'ruf değildir. Ve bu

hadîsi Cerîr' den sadece îbn Vehb rivayet etmiştir.

Ve (yine) Ma'kıl b. übeydillah el-Cezerf, Ebu'z-Zubeyr'den Câbir (r. a.) "den o da
Ömer (r. a.) vasıtasıyla Rasûlü Ekrem "den (îbn Vehb rivayetinin) benzerini rivayet

£138]

etmiştir. (Bu rivayete göre) Rasûlullah (s.a.) "dön abdestini güzelce al." demiştir.
Açıklama

Bu hadîs-i şerifte abdest organlarını peşi peşine hiç ara verme (jen yıkamak ile abdest



organlarını yıkamaya ara'vererek abdest almanın hükmü söz konusu ediliyor. Bu
hadîs-i şerifi delil getirerek İmam Ebû Hanîfe (r.a.) ve İmam Şafiî (r.a.) hazretleri
abdest organlarını arka arkaya ara vermeden yani bir abdest organı kurumadan hemen
diğerini yıkayarak abdesti bitirmenin, abdestin sıhhatinin şartı olmadığını, binaenaleyh
yıkamaya ara verilmesinden dolayı abdestin bozulmayacağını söylemişlerdir. Bu
imamlar diyorlar ki; "Eğer abdest organlarını yıkamaya aralıksız devam etmek şart
olsaydı Rasûlullah (s.a.) bu adama, "dön abdestini yeni baştan al" derdi."
Halbuki Rasûlullah (s.a.) öyle buyurmamış "haydi dön abdestini güzelce al" demiştir.
"Abdestini güzelce al" sözünün anlamı, abdestini tastamam al, noksanını tamamla
demektir. Yoksa "yeni baştan abdest al" demek değildir.

Bu hadîsle ifâde edilmek istenen, abdest organları üzerinde her hangi bir kuru yer
kalacak olursa, o abdestle namazın olmayacağı, ancak o kuru yer bir müddet sonra da
olsa yıkanınca abdestin tamamlanacağıdır.

Nitekim lbn Ebî Şeybe'nin Hz. Ali'den naklettiği şu hadîs bu imamların görüşünü
kuvvetlendirmektedir. Hz. Ali "Bir adam abdest alırken başını meshetmeyi unutursa;
sakalında bulunan ıslaklığı alır, onunla başını mesheder" dedi.

Bazı fıkıh âlimleri de "dön abdestini güzelce al" sözünden, "dön abdestini yeni baştan
al" manasım çıkarmışlardır ki, Kadı lyaz, Evzaî, Leys, Katâde, Maliki ulemâsından
Abdülaziz b. Ebî Seleme bu görüştedirler. İmam Şafiî'nin eski görüşü de bu merkezde
idi. Keza Hanbelî ulemâsı da Malikîler gibi, "abdest organlarını ara vermeden
yıkayarak abdest almanın abdestin sıhhatinin şartı" olduğunu söylemektedirler. Ancak
Malikîler unutarak ara vermeyi bu hükmün dışında bırakarak, "unutarak abdest
organlarının yıkanmasına ara verilirse veya unutarak kuru kalan bir yer sonradan yıka-
nırsa zarar vermez" demişlerdir.

Musannif Ebû Davud'un ifâdesine göre bu hadîs ma'rûf değil, bilakis garîb hadîstir.
Çünkü bu hadîsi Katâ'de'den sadece Cerîr, Cerîr'den de sadece îbn Vehb rivayet
Lİ391

etmiştir.

Bazı Hükümler

1. En küçük bir nokta kalmadan bütün abdest uzuvlarım yıkamak farzdır. Unutarak
veya bilmeyerek bile olsa yıkanmadık en küçük bir yerin kalması abdestin yeni baştan
alınmasını gerektirir. Bunda âlimler arasında görüş birliği vardır.

2. Bilmeyen kimseye gönlünü kırmadan bilmediği şeyi öğretmelidir.

3. Alim, şahit olduğu, dinen yasak işler karşısında sükût etmemeli, bilakis, onları
önlemeye çalışmalıdır.

174.. ..Yûnus ve Humeyd, el-Hasen vasıtasıyla Nebî (s.a.)'den önceki Katâde hadîsiyle

UM

aynı manaya gelen bîr hadîs nakletmişlerdir.

175....Hâlid'in bir sahâbîden naklettiğine göre O sahabi şöyle demiştir: "Nebiyyi
Ekrem (s.a.) ayağının üstünde dirhem miktarı su değmemiş kuru bir yer bulunduğu
halde, namaz kılan bir adam gördü. Peygamber (s.a.) abdestini ve namazım iade
£1411

etmesini emretti."



Açıklama



Bu hadîs-i şerifte geçen sahabenin isminin bilinmemesi hadîsin sıhhatine zarar
vermez. Çünkü sahabenin hepsi güvenilir kimselerdir. Bununla beraber, Ahmed b.
Hanbel'in rivayetinde, "Peygamber (s.a.)'in zevcelerinden birinden rivayet edildi"
denilmektedir.

Sahâbî, imanlı olarak Rasûlü Ekrem (s.a.)'i görmek saadetine eren kimsedir. Ashâb
ise, sâhib kelimesinin çoğuludur. Kelime anlamı arkadaş demektir. Bir de bir mezhep
imamının mezhebine giren kimselere de mecazen ashab denir. Ancak bu tabir daha
ziyade fıkıh âlimlerince kullanılır. "İmam Şafiî'nin ashabı", "îmam Ebu Hanife'nin
ashabı" deyimleri bu manadadır.

Rasûlü Ekrem (s.a.)in ayağında kuru bir yer kaldığı halde namaz kılan kimseye
"namazını iade et" sözünün manası açıktır. Çünkü abdestsiz namaz kılmak caiz
değildir. Abdest organları üzerinde küçük bir yerin dahi kuru kalması abdeste mânidir.
Böyle alman abdest abdest değildir.

Ancak Rasûlü Ekrem (s.a.)'in "Abdestini iade et!" sözünden ulemâ çeşitli manalar
çıkarmışlardır. Bu kelime üzerindeki ihtilaf şuradan kaynaklanmaktadır: Acaba bu
kimse yeni baştan abdest almasa da sadece kuru kalan yeri yıkasa abdesti
tamamlanmaz mıydı? 173. hadîs-i şerifte belirtildiği gibi, bazı insanlar abdest
organlarını hiç ara vermeden yıkayarak abdest almayı abdestin şartı kabul
ettiklerinden onlara göre bu kuru yeri yıkayıvermekle abdest tamamlanmış olmaz.
Diğer bir kısım imamlara göre ise, abdest alırken abdest organlarını yıkamaya ara
vermek abdestin sıhhatine mâni değildir. .İşte birinci görüşte onlar için bu hadîs-i şerif
bir delildir. İkinci görüşte olanlara göre ise, bu hadîs zayıftır. Herhangi bir dînî hükme
başlı başına delil teşkil edecek nitelikte değildir. Şayet sahih olduğu kabul edilse bile
burada "Abdesti iade et!" emri farz değil, mendupluk ifâde eder. Bu mevzu ile ilgili

£1421

delillerin münakaşası için 173. hadîse müracaat edilmelidir.
Bazı Hükümler

1. Abdest organları üzerinde en küçük bir kuru yerin kalması dahi abdestin sıhhatine
mânidir. Bu abdestle kılman namazın iadesi lâzım gelir.

2. Abdest alırken abdest organlarını yıkamaya ara vermeden abdest tamamlanmalıdır.
£143]

67. Abdestin Bozulduğundan Şüphe Etmek

176....Abbâd b. Temîm'in rivayetine göre amcası (şöyle) demiştir: Nebi (s.a.)'e
namazda iken abdestinin bozulduğu vehmine kapılan bir kimse(nin durumu) arz
edildi. Nebî (s.a.) "Ses işitmedikçe veya koku duymadıkça namazdan ayrılmasın"
ri441 [145]

buyurdu.



Açıklama



Namaz kılan bir kimse yellendiğim anında hissedebileceği gibi, ses işitmek veya koku
duymakla da anlayabilir. Hangi şekilde olursa olsun yellendiğinin farkına varan
kimsenin abdesti bozulmuştur. Bu mevzuda mutlaka sesi kulakla duymanın veya
kokuyu burunla hissetmenin şart olmadığında âlimler arasında görüş birliği vardır.
Çünkü insanın sağırlığından veya koklama duyusunu kaybettiğinden dolayı sesi veya
kokuyu veya her ikisini birden farkedememesi mümkündür. Bu bakımdan mühim olan
insanın abdestinin bozulduğunu anlamasıdır. Bu sebeple Hattâbî buradaki yellenmenin
sesini duymak veya kokusunu hissetmek sözlerini Rasûlü Ekrem (s.a.)'in; "Çocuk
doğduğu zaman ağlar da ölürse, o çocuğun (cenaze) namazı kılınır, varis olur ve
kendisine vâris olunur. Çünkü, o çocuk canlı olarak dünyaya gelmiştir. Fakat, doğar da
hiç sesini çıkarmazsa o çocuğun (cenaze) nama/mı kılmayınız. Çünkü, o ölü olarak
dünyaya gelmiştir." [bk. 2920 numaralı hadis tbn Mâce, cenaiz 26; ferâiz, 17; darimi,
feraiz 47] hadisine benzetmiştir ki, maksat "çocuğun canlı olarak dünyaya gelip gel-
mediğini anlamak için çeşitli şekillerde araştırınız ve kesin olarak neticeyi tesbit
edince ona göre hareket edin" demektir. Umumiyyetle insanlar yellenmenin, koku
sesle farkına vardıklarından bu iki alâmet söz konusu edilmiştir.
Keza, umumiyyetle çocuk canlı olarak dünyaya gelir gelmez ağladığı için çocuğun
canlı olup olmadığının bir alâmeti olarak sese dikkat çekilmiştir.
Bu hadîs, İslâmm esaslarından ve fıkhın kaidelerinden çok mühim bir esâsı ve kaideyi
teşkil eder. Bu kaide Mecelle'in onuncu maddesinde şöyle ifâde edilmiştir: "Bir
zamanda sabit olan şeyin hilâfına delil olmadıkça bekası ile hükmolunur." Bu kaideye
fıkıh usûlünde "istishab" kaidesi derler. Buna göre abdestli olduğunu kesin olarak
bilen bir kimsenin abdesti, kalbine gelen herhangi bir şüphe ile bozulmaz.
Bozulduğuna hükmedebilmek için abdestin bozulduğunun kesinlikle farkına varmak
lâzımdır. Bu hususta namaz içinde veya namaz dışında da olsa şüpheye itibâr yoktur.
Buhârî'nin rivayetinde durumu Rasûlü Ekrem'e arzedilen zâtın Abdullah b. Zeyd
olduğu ve hatta bu soruyu da kendinin sorduğu açıklanmaktadır. Şüpheye itibâr
olmadığı konusunda mezhep imamları arasında görüş birliği varsa da İmam Mâlikten
iki görüş rivayet edilir. Birinci rivayete göre, namaz haricinde abdestinde şüpheye
düşen kimsenin abdestinin bozulduğuna hükmedilirse de namaz içinde şüpheye düşen
kimsenin abdestine zarar gelmez.İkinci rivayete göre ise: Her iki halde de abdestinin
bozulduğuna hükmedilir. İbn Kaânî İmam Mâlikten üçüncü bir kavil rivayet eder ki,
buna göre İmam Mâlik hazretleri de ulemânın büyük çoğunluğu ile beraberdir.
Abdestsiz olduğunu kesinlikle bilen bir kimse, abdest alıp almadığından şüpheye
düşerse, abdestsiz sayılır. Bu hususta ulemâ arasında ittifak vardır. Şüphe meselesi bir
de Mecelle'nin dördüncü maddesinde şu kelimelerle ifâde edilmiştir: "Şek ile yakın
zail olmaz."

Bir kimse karısını boşayıp, boşamadığında yahut temiz suyun pislenip
pislenmediğinde veya pis bir şeyin temizliğinde şüphe etse, keza namazı üç mü, dört
mü kıldığında, rüku ile sücûdu yapıp yapmadığında, oruca veya namaza nîyyet edip
etmediğinde, namaz içinde şüpheye düşse bütün bu şüphelerin hiçbir te'siri yoktur.
Ancak, Şafıîler On küsur meseleyi bu kaidenin dışına çıkarmışlardır.
Hattâbî, "Bu hadîs içki içtiği görülmediği halde üzerine içki kokusu bulunduğu için
içki içtiğine hükmedilerek had vurulabileceğine bir delildir" demişse de Hanefî
âlimlerinden merhum Aynî "Şer'î had cezalan şüpheden dolayı düşerler. Burada şüphe

[1461

bulunduğu için had vurulamaz" demiştir.



Bazı Hükümler

1. Kesinlikle bozulduğu bilinmedikçe şüpheden dolayı abdest bozulmaz.

2. İlim adamlarına gizli kapaklı mevzularda da olsa soru sormaktan çekinmemelidir.

3. Gizli kapaklı ve ağza alınması utanmayı gerektirecek meselelerde kinayeli
kelimeler kullanarak edeb dâiresinden ayrılmamaya çalışmalıdır.

4. Mecelle'nin 4. ve 10. maddesindeki fıkıh kaideleri bu hadîs-i şeriften çıkarılmıştır.

5. Kişinin, reis durumunda olan kişiye derdini arzetmesi caizdir.

177.. ..Ebû Hüreyre (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s. a.) şöyle
buyurmuştur: "Sizden biriniz oturağında bir hareket sezer de abdestinin bozulup
bozulmadığına karar vermekte kararsız kalırsa, (yellenmeden mütevellit) bir ses

[147] ri481

işitmedikçe veya koku duymadıkça (namazdan) çıkmasın."
Açıklama

Bu hadisi şerifi takviye eden daha başka hadîs de vardır. İbn Huzeyme, Hâkim ve Ibn
Hibbân'm tahric ettikleri şu hadîs bunlardan biridir: "Birinize şeytan gelir de abdestin
bozuldu derse, yalan söylüyorsun deyiversin. Fakat, burnu ile bir yellenme kokusu
duyar veya kulağı ile bir yellenme sesi işitirse o başka, " îbn Huzeyme "Yalan
söylüyorsun deytversra"cümlesini, "içinden, yalan söylüyorsun desin" şeklinde tefsir
etmiştir. Doğrusu da budur. Çünkü, namazda olan bir kimsenin ağzıyla bunu
söylemesi câiz değildir.Nitekim îbn Huzeyme'nin bu tefsirini. İbn Hibbân'm Sabîh'inde
Hz.Bbû Said (r.a.)den rivayet ettiği şu merfu hadîs, kuvvetlendirmek tedir: "Birinize
şeytan gelir de sen abdestini bozdun derse,içinden yalan söylüyorsun deyiversin."
Bu hadîs-i, şerifte namaz kılarken yellendiğini zannederek kesin bir hükme
varamadığı için abdestinin bozulup bozulmadığından şüpheye düşen kimsenin
yeltenme sesi veya kokusu hissetmedikçe namazına devam etmesi lâzım geldiği ifâde
edilmişse de kesin hüküm vermenin nasıl gerçekleşeceği izaha muhtaç kalmıştır,
Abdullah b. el-Mubârek bu hususta şöyle der: "Abdestinin bozulduğunda şüphe ederse
bunu, üzerine yemin edecek derecede kesin olarak bilmedikçe abdestini tazelemesi
yâcib değildir."

Kadının önünden yel çıkarsa abdest alması vâcib olur. Ebû Hanîfe (r.a.) önden çıkan
yelin abdesti bozmadığı görüşündedir. Çünkü, nadiren vuku bulan bir hâdisedir ki,
hadîs-i serttin ifâde ettiği manânın kapsamına girmez. Hanefî âlimlerinden İbaHümâm
ise, erkeğin önünden çıkan yel aslında yel olmayıp bir seğrime olduğu için abdesti
bozmaz, diyor.

Netice olarak: Şafiî mezhebine göre kadın ve erkeğin önünden çıkan yel abdesti bozar.
Çünkü, Peygamber (s. a.) ön ve arkadan çıkan her şeyin abdesti bozduğunu
bildirmiştir.

Hanefî mezhebine göre ise, kadın veya erkeğin Önünden çıkan yel abdesti bozmaz.
Çünkü, bu aslında yel değil bir seğrimeden ibarettir. Ancak, önden yelin çıkması
abdesti bozmazsa da yeniden abdest almak müstehaptır. İmam Muhammed (r.a.) ise,
bu mevzuda İmam Şafiî'nin görüşündedir.

Bu hadîs İmam Malikin namaz dışında abdestinde şüphe eden kimsenin abdesti



bozulursa da namaz içinde abdestinden şüpheye düşen kimsenin abdestinin
bozulmayacağı hususundaki görüşünü desteklemektedir.

imam Malik'in bu mevzudaki görüşü ve delillerini münâkaşası için 176. hadîsin
izahına müracaat edilmelidir. Arkadan çıkan yelin abdesti bozduğu görüşünde icma'
vardır.

Önden çıkan yel İbnu'l-Mübârek, İmam Şafiî, İshak, İmam Ahmed ve Hanefî
âlimlerinden İmam Muhammed'e göre abdesti bozarsa da, Hanefî' mezhebinde

[1491

bozmaz.Keza Maliki Mezhebinde de önden çıkan yel abdesti bozmaz.
Bazı Hükümler

1. Namaz esnasında, yellenip yellenmediği şüphesi, namazı da abdesti de bozmaz.

2. Abdesti ve namazı bozan yel, koku gibi namazı ve abdesti bozan şeyler kesin

£1501

olmadıkça namaz bozulmaz.

68. Öpmeden Dolayı Abdest Gerekir Mi?

178.. ..Hz. Âişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre: "Rasûlullah (s. a.) O'nu öptü ve abdest

imi

almadı."

Ebû Dâvûd dedi ki; Bu hadîs mürseldir. (Çünkü bu hadîs-i şerifi rivayet edenlerden)
ibrahim TeymîHz. Âişe'den (r.a,) htçbirşey işitmemiştir.
Ebû Dâvûd dedi ki: Keza bu hadîsi Firyâbî ve başkaları da rivayet etmiştir.
Ebû Dâvûd dedi ki; İbrahim et-Teymî kırk yaşma gelmeden vefat etti. Künyesi Ebû
£1521

Esma idi.
Açıklama

Hadis-i şerif kadına dokunma ve öpmenin abdesti bozmadığını söyleyen Hanefilerin
delilidir.

Şafiîler "nikâhı haram olmayan kadının tenine dokunmak abdesti bozar derler ve bu
hususta "...Yahut kadınlara temas ederseniz" (el Mâide (5) 6);mcâündeki âyeti
kerîmeyi delil getirirler ve sözü geçen ayet-i kerimedeki. kelimesinin hakiki

manasının "erkeğin kadının tenine dokunması" demek olduğunu söylerler. Şafiîlere ve
onların görüşünde olanlara şöyle cevap verilmiştir: "Sözün hakîkî manâda
kullanılmasına manî olan akü, şer'î, örfî... v.s. alâmet varsa, o zaman, sözün hakîkî
manâsından çıkartılıp mecazî mânâda kullanıldığına hükmedilir. Burada karîne vardır.
Bu karîne şu üzerinde durduğumuz 178 No'lu Hz. Aişe hadîsidir. Binaenaleyh bu
ftyet-i kerîmedeki (Lems-dokunmak) kelimesi hakîkî mânâsından çıkartılıp mecazen
cinsî temas anlamına nakledilmiştir."

Gerçi bu Hz. Aişe hadîsinin sahih olmadığını söyleyenler olmuşsa da bu hadîsin çeşitli
yollardan rivayet edilen hadislerle kuvvetlenmesi, hakkındaki tenkitleri çürütmüştür.
Yine Hz. Aişe'nin rivayet ettiği Buhârî'deki şu hadîs de üzerinde durduğumuz Aişe
(r.a.) hadîsini kuvvetlendirmektedir. "Aişe (r.a.) Rasûlü Ekrem'in (s. a.) kıble tarafına



yatardım, ayaklarımı da onun secde edeceği yere uzatırdan. Secde yapmak istediğinde
hafifçe bana dokunurdu. Ben de ayaklarımı toplardım, ayağa kalktı mı yine
Lİ53J

yayardım." Görüldüğü gün bu hadis mevzümuzu teşkil eden hadîsi

kuvvetlendirmekte, kadına dokunmanın abdesti bozmadığım göstermektedir. Rasûlü
Ekrem'in duası bereketiyle Allah'ın, Kur'ân'm te'vilini öğrettiği İbn Abbas'da buradaki
"Lems'-den maksat, cinsî temastır" demiştir.

Netice olarak bu hadîs erkeğin kadına dokunmasıyla abdestinin bozulmayacağına bir
delildir. Ebû Hanîfe ve iki büyük talebesinin görüşü budur. Fakat tenasül organı
münteşir halde iken kadının fercine temas etmesi mezi gelmese bile abdesti bozar.
İmam Ebû Hanîfe ve Ebü Yusuf (r.a.) bu görüştedirler. İmam Muhammed ise mezi
gelmedikçe bu temasın abdesti bozmayacağı görüşündedir.

Herhangi bir kadının veya erkeğin vücûduna veya tenasül uzvuna yalnız eli ile temasta
bulunması ise, abdeste her hangi bir şekilde zarar vermez.

Malikilere göre, cinsî cazibesi olan bir kadının açık olan veya hafif bir şeyle örtülü
bulunan uzvuna cinsi bir zevkle, dokunan kimsenin abdesti bozulur. Bu dokunma ister
kasten olsun, isterse farkında olmadan olsun netice aynıdır.

Şafılere göre: Herhangi bir yabancı kadının bir uzvuna, arada hiçbir örtü
bulunmaksızın dokunmak abdesti bozar. Abdestin bozulman için şehvetin bulunması
şart değildir. Bundan kadının saçları, dişleri ve tırnakları müstesnadır. Keza Şafiîlere
göre bir erkek veya kadın kendisinin veya başkasının oturağını veya tenasül organını
örtüsüz olarak elinin içi ile tutacak olsa abdesti bozulur. Malikîlere ve Hanbetflere
göre de böyledir.

Ancak, Malik! ve Hanbeffıere göre Ur kadının kendi tenasül uzvunu tutması abdestini
bozar.

Netice; kendisine nikâh, helâl oton (müsteha) kadının çıplak tenine, çıplak elle veya
çıplak vücûdun herhangi bir uzvu ile dokunmak, hem dokunanın hem de dokunulanın
abdesti, Şafîttere göre bozulur.

Malikî ve Ahmed'den bir rivayete göre de şehvetle olduğu zaman bozulur, şehvetsiz

olursa bozulmaz.

Hanefîlere göre ise bozulmaz.

Tenasül uzuvlarının birbirlerine teması ise bütün mezheplere göre İttifakla abdesti
bozar.

Zira, mezinin gelip gelmemesinde Hanelerden bazılarının itirazı var ise de, ibâdette
itiyat gerektiği de unutulmamalıdır.

179....Aişe (r.a.) dan, demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) hanımlarından birini öptü ve sonra
abdest almadan namaza çıktı."

Urve diyor (ki) Aişe'(r.a.) ya "O (eşi) senden başkası değildifdedim. (O da) güldü.
£1541

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadîsi aynı zamanda Zaide ve Abdülhamid el-Himmânî,

[155]

Süleyman et-A'meş'ten rivayet etmişlerdir.



Açıklama



Kur'ân-ı Kerim'de geçen, insanın bildiği ilâhî emir ve hakikatleri saklamamasını
emreden, bu mevzuda üzerine düşen görevi yapmamayı en büyük zulüm olarak
nitelendiren "Yanında Alİah'dan (gelen) bir şâhitHgi sak-

£1561

layandan daha zalim kim vardır?" gibi âyet-i kerîmeler müslümaiüan, her devirde
bildiği dînî hakikatleri, hiçbir fedakârlıktan çekinmeden şahsî bir gurura kapılmadan
ve etrafın ayıplamasından sakınmadan söylemeye ve yapmaya sevketmiştir. Gerçeği
Öğrenmek noktasında da müslümanlar aynı hassasiyet ve heyecanı taşımışlardır, tşte
hadîs-i şerifte Hz. Urve'nm Teyzesine meseleyi inceden inceye sormasında hakim olan
duygularda bunlardır. Hz. Urve bu sorusuyla abdestin bozulup bozulmamasıyla çok
yakından ilgili bir meseleyi bizzat Hz. Aişe'ye sorarak bu mesele hakkında duyduğu
haberin aslım Öğrenmek istemiştik.

Hz. Aişe'nin gülmesi ise, yeğeni Urve'nin sorusuna cevap mâhiyetinde bir ikrardır.
Çünkü, böyle dînî bir mesele ile ilgili bir soru karşısında gülmek soranın sözünü
tasdik ve ikrar anlamına geldiği gibi aynı zamanda" Ra-sûlullah (s.a)'m zevcesi
olduğunu başkasından duyması karşısında hissettiği sevinç ve memnuniyyetinde bir
ifadesidir. Şu durum, düşünen ve insaf sahibi kişiler için Rasûlü Ekrem (s.a.)'m bütün
hayatının yatak odasına varıncaya kadar dikkatle incelendiği ve hiçbir gizli tarafı
kalmadığı halde, hayatında en küçük bir kusur veya nefret uyandıracak bir duruma
rastlanamaması onun iffetinin ve insanlığın semâsında bir dolunay gibi parladığımn en
büyük delillerinden biridir. Halbuki başka insanların özel hayatları incelendiği zaman
târihte isim yapmış pekeok kişilerin bile ne denli iğrenç yanlarının ortaya çıkacağı
erbabının malûmudur.

£1571

180.. ..(Yine) Urvetu'l-Müzenî Aişe (r.a.)'dan yukarıdaki hadîsi rivayet, etmiştir.
Ebû Dâvûd dedi ki; Yahya, b. Saîd el-Kattân bir adama "Şu iki hadîsin yani el-A
'meş'in Habîb'den rivayet ettiği (öpmekten dolayı abdestin bozulmayacağına dâir olan)
hadîsle (yine) aynı senetle (rivayet ettiği) Özür sahibi bir kadının her namaz için
abdest alacağına dâir olan hadîsin zayıf olduğunu söylediğini benden insanlara anlat"
dedi.

Ebû Dâvûd dedi ki: (Bize ulaşan habere göre) es-Sevrf; "Habîb, bize yalnızca Urvetı-
MüzenVden (haber) naklet" demiştir.(Sevri bu sözüyle) Habib'in Vrve b. ez-
Ztibeyr'den kendilerine hiç bir haber nakletmediğini söylemek istiyor.
Ebû Dâvûd dedi ki: Oysa Hamza ez-Zeyyât Habîb 'den O da Ur-ve b. ez-Zübeyr'den o

£1581

da Aişe'den(r.a.) sahih olarak hadîs nakletmiştir.
Açıklama

Bu hadîs-i şerifle ilgili fıkhî açıklamalar 177 ve 178 numaralı hadis-i şeriflerin
şerhinde geçmiştir. Tafsilât için bu hadislerin şerhlerine müracaat edilebilir. Ancak, bu
hadîsin zayıflığı veya şahinliği üzerinde müellif Ebû Davud'un naklettiği görüşler
üzerinde bazı açıklamalar yapmak ta fayda vardır.

Bu hadîs-i şerifte geçen râvi Urve Hz. Aişe'nin kız kardeşinin oğlu Urve b. ez-
Ztibeyr'dir. Buna göre Urve'nin meçhul olduğundan dolayı hadîsin zayıf olduğu
görüşü yanlıştır. Bunun delillerini şöyle sıralayabiliriz:



1. Urve'nin, Ibnu'z-Zttbeyr değil de, Müzem olduğunu söyleyen kimse Abdurrahman
b. Mağrâ'dır. Halbuki, Abdurrahman sözü delil olabilecek nitelikte bir kimse değildir.
Bu mevzuda Vckî, Abdurrahman'a muhalefet ederek Urve'nin, Urve b. ez-Zübeyr
olduğunu açıkça ifâde etmiştir. Şayet Urve'nin, Urve el-Muzenî olduğunu
söyleyenlerin hadîs-i şerifin senedinde geçen el-A'meş'in şeyhleri olduğu
dttşünülebilirse de bunların kimler olduğu açıkça söylenmediğinden kimlikleri
meçhuldür. Bu yüzden de sözlerine güvenilmez.

2. Buradaki Urve'nin meçhul bir Urve olduğu iddiası da yanlıştır. Zira ,eğcr bü
Urve'nin kim olduğu bilinmeseydi bu kadar kimse ondan hadîs rivayet etmezdi.
Halbuki bu kimse aslında Urve b. ez-Zübeyr 'dir. Hadîs-i şerifte Urve el-Mûzenî diye
gösterilişi Abdurrahman b. Mağrâ'nm hatasıdır.

3. Muhaddislere göre bir isim vasıfsız ve nisbesiz olarak söylenirse o isimle en meşhur
kimse anlaşılır. Bundan da anlaşılıyor ki Urve ile kastedilen Urve b. ez-Zubeyr*dir.

4. Urve'nin Hz. Aişe'ye "O senden başkası değildir." dediğinde Aişe (r.a.)'nin de
gülmesi bu Urve'nin Urve b. ez-Zübeyr olduğunu gösterir. Çünkü, bilindiği gibi Urve
b. Zübeyr, Hz. Aişe'nin yeğenidir. Böyle bir soruyu Hz. Aişe (r.a.)'ye yabancı bir
kimsenin sorması imkânsızdır.

5. Bu hadîsi Ahmed b. Hanbel ve Darakutnî, Hişam b. Urve, babası ve Hz. Aişe
vasıtasıyla naklediyor ki, bu da Urve'nin Urve b. ez-Zübeyr olduğunu gösterir.
Gerçek şu ki bu hadîsin zayıflığı senedinde Abdurrahman b. Mağrâ'nm bulunmasından
ileri gelir. es-Sevrî'nin Urve b. ez-Zübeyr'den Habîb'in hiçbir hadîs nakletmediğine
dâir sözlerim müellif Ebü Dâvûd'da eklediği açıklamasında reddetmiş bulunmaktadır.
[159]



69. Erkeğin Tenasül Uzvuna Dokunmasından Dolayı Abdest (Gerekir Mi?)

181.. ..Abdullah b. Ebî Bekir, Urve'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mervfm, b. el-
£160]

Hakem 'in huzurunda abdesti bozan şeyleri müzâkere etmekte İdik. Mervân;

"Tenasül uzvuna dokunmaktan da (bozulur)" dedi.

Urve;

Ben bunu bilmiyorum, dedi. Mervân;

£1611

Büsra bint Safvân bana,RasûluIIah(s.a.)'m "Zekerine (Tenâsul organına)

[162] ri631

dokunan kimse abdest alsın buyurduğunu haber verdi." dedi.
Açıklama

Hadîsin zahirinden, zekere dokunmaktan dolayı abdestin bozulduğu anlaşmaktadır.
Rasûlullah (s.a.)in "Abdest alsın" buyurmasından maksat, "Elini yıkasın" demektir;
diyenler de olmuştur. Ancak Darâkutnî'mn rivayetlerinden bundan muradın el
yıkamak değil, namaz abdesti olduğu anlaşılmaktadır. Ayr mevzuda, Ahmed b.
Hanbel ile, Hanefî ulemâsından Tahâvî'nin rivayet ettiği bir hadîste de Rasûlullah,
"Fercine dokunan abdest alsın" buyurmuştur. Ancak, Tahâvî bu hadîs için "üinker"
demiştir.



Ömer b. el-Hattâb, oğlu Abdullah, Ebû Hüreyre, İbn Abbâs, Âişe, Sâ'd b. Ebî Vakkâs,
Atâ, Zührî, İbn Müseyyeb, Mücâhid, Ebân b. Osman, Süleyman b. Yesâr, İshâk,
Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel yukarıda işaret edilen hadîslere dayanarak, tenasül
organına dokunmanın abdesti bozacağı görüşüne varmışlardır. Bundan sonraki babta
gelecek olan ve zekere dokunmanın abdesti bozmayacağını ifâde eden Talk hadîsini
zayıf saymışlardır. "Talk hadîsini sahih saysak bile o Büsra hadîsi ile nesh edilmiştir"
derler. Bu görüşte olanlar, abdesti bozmaya sebep olan dokunma şekilleri ve şahsın
kendi zekerine mi, yoksa başkasının zekerine mi dokunduğunda abdestinin bozulacağı
hususunda değişik görüşlere sahip olmuşlardır.

Mâlİkîlere göre: Baliğ olan bir erkek kendi edep yerine avucunun içi, yani
parmaklarının ucu veya yanlarıyla dokunursa abdesti bozulur. Elinin üstü, tırnakları
veya kolu ile dokunursa bozulmaz. Dokunmadan dolayı zevk alıp almaması arasında
fark yoktur. Edep yerine bir örtü ile dokunursa bir şey lâzım gelmez.
Şâfıllere göre: Bir kimse kendisinin veya bir başkasının edep yerine arada bir örtü
olmadan avucunun içiyle dokunursa abdesti bozulur. Başkasının edep yerine
dokunması hâlinde dokunulanın erkek veya kadın, büyük veya küçük, Ölü veya diri
olması arasında fark yoktur. Şâfıîlerden meşhur olan kavle göre dübür de aynı
hükümdedir; abdest bozulur.

Hanbelîlere göre de, dokunan erkek olsun, kadın olsun, şehvetli veya şehvetsiz,
kendisinin veya başkasının edep yerine elinin içi veya dışı ile dokunması halinde
abdesti bozulur. Kendisinin veya başkasının dübürüne dokunmak veya kadının kendi
fercine dokunması ile de abdesti, bozulur. Tırnakları ile dokunmaktan dolayı
bozulmaz.

Hz. Ali, İbn Mes'ud, Ammâr, Hasen el-Basrî, Rabîa, Sevrî ve Hanefî-lere göre edep
yerine dokunmaktan dolayı abdest bozulmaz. Bunlar, bundan sonra gelecek olan Talk
Hadîsi'ni hüccet kabul etmişlerdir. O hadîs için Tahâvî "Senedi müstakimdir" demiş,
Taberânî sahih olduğunu söylemiştir.

İbnu'l-Medînî de: "faik hadîsi, Busrâ'nm hadîsinden daha (sağlamdır) güzeldir"
demiştir. Ayrıca Tahâvî Şertau Mefmİl Asâr da Hz. Ali'den rivayet ettiği; "Ben
burnuma mı yoksa kulağıma, veya tenasül organıma mı dokundum fark etmez" sözü
de, Haneliler için delildir. Diğer mezheplerin delil saydıkları Büsra Hadîsi âhâd
olduğu için, onu delil kabul etmemişlerdir. Büsra Hadîsinin sübûtu hâlinde,
RasÛtuttah'm "abdest alsın" buyurmasından maksat, "elini yıkasın" demek olduğuna
hamledilir, demişlerdir. Çünkü, Ashâb-ı kiram, taşlarla taharetlenİrlerdi. Dolayısıyla,
bilhassa yaz günlerinde ellerinin edep yerlerine değerek pislenmesi muhtemeldi.
Bunun için Efendimiz, onlara edep yerlerine dokunmaları halinde ellerini yıkamalarını
emretmiştir.

Ulemâdan bazıları da Büsra Hadîsi ile Talk Hadîsinin arasını birleştirme cihetine
gitmişler ve zekere dokunmayı, ondan bir şey çıkmasından kinaye saymışlardır.
Çünkü, genellikle edep yerine dokunmanın peşinden bir hades çıkar. Böylece üzerinde
durduğumuz Büsra Hadîsinde zekere dokunmaktan maksat, ondan bir hades
çıkmasıdır. Bundan sonra gelecek olan ve "zekere dokunmaktan dolayı abdestin icap
etmediğini" ifâde eden Talk Hadîsi'ndeki ise, hakîki manâsında kullanılmıştır.
Hadis, Hanefîlerin yorumu dışında, diğer mezhep imamlarına göre, zekere

£1641

dokunmanın abdesti bozduğuna delâlet etmektedir.



70. Tenasül Organına Dokunmanın Abdesti Bozmayacağı

182....Kays b. Talk babası, Talk'm şöyle dediğini haber verdi:"Biz (bir heyet olarak)
Rasûlullah'm huzuruna girmiştik ki, Bedevi olduğu sanılan bir adam geldi ve: "Yâ
Rasûlallah abdest aldıktan sonra edep yerine dokunan kimse hakkında ne dersin

065]

(abdesti bozulur mu)?'" dedi. Rasûlullah (s. a.) "O, ondan bir çiğnem (veya bir

[1661

parça) et değil midir? (abdesti bozulmaz)" buyurdu.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bunu, Hişâm îbn Hassan, Süfyân es-Sevrî, Şu'be, îbn Uyeyne ve
Certr er-Râzî, Muhammed b. Câbir vasıtasıyla Kays b. Talk'tan rivayet etti.
183....Müsedded, Muhammed b. Câbir'den aynı senet ve manâ ile fakat "namazda

£167]

(zekerine dokunursa)' 1 ilâvesi ile hadisi rivayet etmiştir.
Açıklama

Bundan evvelki bâbda yer alan Büsrâ Hadisinin açıklamasında da belirtildiği gibi bu
hadîs, edep yerine dokunmanın abdesti bozmayacağını kabul edenlerin delilidir.
Hadîsin kuvvet yönünden lehinde ve aleyhinde söz söyleyenler olmuştur. Tirmizi: "Bu
hadîs, bu konuda rivayet edilenlerin en sağlamıdır" derken, İmam Şafiî: "Biz, Kays b.
TalkM soruşturduk, fakat onu tanıyana rasüayamadık" diyerek zayıf saymıştır. Ancak
Talkı İmam Şafiî'nin tanımaması, onun meçhul olmasını, yani başkaları tarafından da
bilinmemesini gerektirmez. Nitekim ondan bir çok râvîler hadîs rivayet etmişler ve
onu cerh etmemişlerdir.

Edep yerine dokunmanın abdesti bozmayacağı görüşünde olanların bazıları da
Büsrâ'mn Talk'tan daha sonra müslüman olduğunu ileri sürerek, Talk Hadisinin, Büsrâ
Hadîsiyle neshedüdiğini söylemişlerdir. Fakat Büsra'nm sonradan müslüman olması,
Şevkânî'nin de ifâde ettiği gibi Büsra Hadîsinin Talk Hadîsini nesh ettiğine delil
olmaz.

Bu hususta ulemânın görüşünü şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Hz. Ali, tbn Mes'ud, Ammftr, Hasenu'l-Basrî, Rabîa, Ehl-i Beyt ve İmam Sevrî,
kişinin kendi avret mahalline veya başkasının avret mahalline dokunmasıyla abdestin
bozulmayacağı görüşündedirler. Hanefîlerin görüşü de budur. Delilleri ise, şerhini
yaptığımız Talk Hadîsi ve İmam Tahâvî'nin "Şerh Mafmi'l-Âsftn'nda" Hz. Ali'den
mevkuf olarak naklettiği: "Ha kulağıma, burnuma dokunmuşum ha avret yerime
dokunmuşum, fark etmez" sözüdür.

Busrı Hadisi zayıf olmakla birlikte oradaki abdestten maksat, yalınız elini yıkamaktır.
Zira "vudu" kelimesi Arapçada "el yıkamak" manâsına da kullanılır. Bu şekilde iki
hadîsin arası da te'lif edilmiş olur.

Gayet tabîi ki, dokunmadan dolayı şehvete gelip, herhangi bir akıntı olmuşsa abdest
akıntıdan dolayı bozulur, dokunmadan değil. Menî geldiği taktirde gusül icâb ettiği ise
malumdur.

2. Mâlikîlere göre, baliğ olan kişinin kendi zekerine doğrudan doğruya avuç içi, elin
yanı, parmak uçları veya parmak yanları ile ister bilerek, isterse bilmeyerek
dokunması halinde abdest bozulur. Elin sırtı, tırnağı veya kolu ile dokunulacak olursa,
abdest bozulmaz, demişlerdir. Delil olarak da Büsra Hadîsi ve Dârakutnî'nin



"Sizlerden biriniz zekerine dokunduğunda namaz abdesti gibi abdest alsın" hadîsidir.

3. Şafıîlere göre kişinin avuç içi ile kendi avret yerine veya başkasının avret yerine
(kadın olsun erkek olsun, büyük olsun küçük olsun, ölü olsun diri olsun) dokunursa
abdesti bozulur.

Dübüre dokunmada da hüküm aynıdır.

Delilleri de İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve Hak im'in rivayet ettikleri; "Kim fercine
dokunursa abdest alsın" hadîsidir. Zira fere, insanın ön ve arka yerine şâmildir.
Dârakutnî'nin Hz. Aişe'den rivayet ettiği Rasûlullah'm: "Avret yerlerine dokunup da,
abdest almadan namaz kılanlara yazıklar olsun" dediğinde Hz. Aişe'nin:
Yâ Rasûlallah, anam sana feda olsun, bu erkekler için mi kadınlar için mi demesi
üzerine Rasûlullah:

"Sizlerden biri fercine dokunduğunda namaz için abdest alsın" buyurmuştur. Ayrıca
bunu da delil getirirler.

4. Hanbelîlere göre ise, zekere dokunmak abdesti bozar. Dokunan erkek olsun kadın
olsun, şehvetle veya şehvetsiz olsun, kendi uzvu veya başkasının uzvu olsun (tırnak
hariç) el içi ve dışı ile olsun, abdest bozulur. Dübüre dokunma da aynıdır. Delilleri
Şâfıîlerin getirdikleri delillerle birleşmektedir.

Görülüyor ki, mezheb imamları kendi görüşlerini hadîslerle desteklemektedirler.
Ancak, Hanefîlerin dayandığı deliller yanında yukarda saydığımız sahâbîlere ek
olarak, Huzeyfe b. Yemân, Ebu'd-Derdâ, Sa'd b. Ebî Vakkâs gibi sahâtjîler ve yine
tabiîne ek olarak Sâd b. Müseyyeb, Sâid b. Cübeyr, İbrahim en-Nehaî gibi tabiînin
büyükleri de avret yerine dokunmakla abdestin bozulmayacağım söylemişlerdir.
Böylesine önemli bir konuda yukarda geçen değerli şahsiyyetlerin "abdest almak
gerekmez" şeklindeki ifâdeleri, Hanefîleri desdekleyen ve onların görüşlerini takviye

£1681

eden deliller arasındadır.
Bazı Hükümler

1. Hadîs; Dînin ahkâmım öğrenmek için gayret sarfetmeye ve gerektiğinde sefere
çıkmaya teşvik etmektedir.

[169]

2. Edep yerine dokunmaktan dolayı abdest bozulmaz.
71. Deve Eti Yemekten Dolayı Abdest Gerekir Mi?

184....Berâb. Azib (r.a.) den rivayet edildiğine göre: Rasûlullah (s.a.)e "Deve etlerin (i
yemek)den dolayı abdestin bozulup bozulmadığı" soruldu. Rasûlullah; "Deve eti

im

yemeden dolayı abdest alınız" buyurdu. "Koyun etinden dolayı bozulup
bozulmadığı" soruldu. "Bundan dolayı abdest almayınız" buyurdu. "Deve yataklarında
namaz kılınıp kilmmayacağı" soruldu. "Oralarda namaz kılmayınız, çünkü develer
şeytan (tabiatlı hayvanlardandır." dedi. "Koyun ağıllarında namazın hükmü" soruldu.

imi

"Oralarda namaz kılınız çünkü onlar berekettir." buyurdu.



Açıklama



Hadîsin zahirinden, deve eti yemenin abdesti bozduğu anlaşılmaktadır. Ancak
buradaki adestten maksat, Dînî ve Şer'î manâda olan abdest midir yoksa, lügat mânâsı
olan el yıkamak mıdır?

Ahmed b. Hanbel ile birlikte İshâk b. Râhûye, Yahya b. Yahya, Ebû Bekir b. Münzir

ve îbn Huzeyme maksadın namaz abdesti olduğu görüşündedir.

Müslim'in Câbir'den yaptığı rivayet de bu görüşü desteklemektedir. Bey-hâkî, İmam

Şafii'nin; "Eğer deve eti hakkındaki hadîs sahîhse, benim görüşüm de odur" dediğini

nakleder.

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, meşhur eseri Huccettullahi'l-bâliğa'da, deve etinin abdesti
bozduğu kabul edilirse, bunun hikmetinin şu olabileceğini söylemektedir; "Deve eti,
Tevrat'ta haram kılınmıştır, Israiloğullan Peygamberlerinin tümü, onun haram
oluşunda ittifak etmişlerdir. Cenâb-ı Allah onu, Muhammed Ümmetine helâl kılınca,
iki hikmete binâen abdesti farz kılmıştır. Bunlar;

a. Haramken helâl kıldığı için Allah'a şükretmek.

b. Bazı gönüllerde deve etinin mübâhhğı hususunda bir tereddüt olabilir. Çünkü,
insanlar bunun evvelki ümmetler için haram olduğunu biliyordu. Abdest, bu tereddüdü
def ve kalbin huzuru için son derece etkilidir."

Hanefî, Şafiî ve Mâlikî mezhepleri ile Hulefâ-i Râşidîn, Sahâbî ve Tabiînin
çoğunluğuna göre: Deve eti yemenin abdeste zararı yoktur. Bunlar, üzerinde
durduğumuz hadîsdeki vudû'un Şer'î manâsında değil, temizlenmek manâsına gelen
"el yıkamak"tan ibaret olduğunu söylemişlerdir. Bunun için de Hattâbî, buradaki
"vudıT'u el yıkama'ya hamletmiştir.

Buradaki vudû'u, Abdest almak manâsına alacak olursak, Ebû Dâvûd'da 192 numarada
gelecek olan ve Tirmizî, Nesâî ve tbn Maceb'nin de rivayet ettikleri; Rasûlullah'm son
tatbikatının, ateşde pişen şeyden dolayı abdest almadığı şeklinde olduğunu ifâde eden
"Câbir Hadisi" İle nesh edilmiş olduğunu söylemek gerekir.
Koyun eti yemekten dolayı ise ittifakla abdest almak gerekmez.

Hadîs-i Şerifin devamında, Rasulullah insanları deve yataklarında namaz kılmaktan
men etmiş ve bu yasağa, develerin şeytanlardan olduğunu sebep göstermiştir,
tbn Mâce'nin rivayetinde; "Develerin şeytanlardan yaratıldığı değil, onların şeytanın
işini yaptıkları" bildirilmektir. Çünkü, develer çok ürkek ve azgın olurlar. Namaz
kılanın gönlüne vesvese vererek, huşû'una mâni olabilirler. Ayrıca namaz kılan
kişinin, hayvanların ürkmesinden dolayı zarar görebileceği gibi kaçıp gitmeleri
hâlinde ise, namaz kılanın namazını terketme-sine de sebep olabilir. Namaz kılanın
gönlüne vesvese vermek veya ona namazı terkettirmek, şeytanın işi olduğundan;
Rasulullah Efendimiz bunlara sebep olan deveyi şeytanlardan saymış ve onların
yataklarında namaz kılmayı men etmiştir.

Hadisin zahiri, bu gibi yerlerde namaz kılmanın haram olmasını gerektirir. Zahirîlerle
Hanbelîler bu görüştedirler.

Diğer mezheplere göre: Deve yataklarında namaz kılmak, mekruhtur. Ancak namaz

kılacağı yerde necaset varsa, orada namaz kılınması caiz değildir.

Aynı hadîste, Koyun ağıllarında (necaset olmayan yerinde) namaz kılınmasına izin

verilmiştir. Oralarda namaz kılmanın mubah oluşunun sebebi, koyunların bereketli ve

sakin olması; develerdeki tehlikenin koyunlarda bulunmamasıdır. RasÛlullah da böyle

vasıflandırmıştır.

Nehâî, Evzaî, Zührî, Hakem, Sevri, Atâ, İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve



Şafiî'lerden tbn Huzeyme bu hadîse dayanarak, koyunların idrar ve terslerinin temiz
olduğuna hükmetmişler ve: "Rasulullah koyun ağıllarında namaz kılmaya cevaz
verdiğine göre, onların idrar ve tersleri temizdir. Çün- kü ağıllarda idrar ve tersin
bulunmamasına imkân yoktur" diyerek dâvâlannı isbat yönüne gitmişlerdir. Bu görüş
sahiplerine göre; deve ve sığır gibi eti yenen hayvanların necasetleri de koyunun
necaseti gibidir. Deve yataklarında namazın men edilmesine sebep, onların necaseti
değil, vesvese ve teh- tikeden korunmak, huşûu muhafaza edebilmektir.
Ayrıca bunlar, Rasûlullah'm Urenîlere yakalandıkları bir hastalık üzerine "deve
idrarını sütleri İle beraber İçmeler"'ni emretmesinin de, deve idrarının temizliğine delil
olduğunu söylerler.

Ancak Hanefîler, Şafîüerin çoğunluğu, Cumhûr-u ulemâ bu görüşü kabul etmemiş ve
her türlü idrar ve tersin pis olduğuna kail olmuşlar ve: Rasûllah'm; "Deve Idrftnnı
içmelerini emretmesi" onun temiz oluşundan değil, zarurete binâendir. Nitekim zaruret
hâlinde ölü etini yemek caizdir, demişlerdir. Urenîler de o gün için bir hastalığa
tutulmuşlardı. Hastalık, benizlerini sarartıyor, karınlarını şişiriyordu. Tedavisi de
mümkün değildi. Rasûluüah," sadece o hâdiseye ışık tutmuş, Allah'tan aldığı ilham ile
o günün tedavisini vermiştir. Buna göre idrarın içilmesi bir zarurete binâendir. Zaru-
retler de kendi miktarlannca takdir olunduklarına göre; buradaki idrar içmeyi
hâdisenin dışına da taşırarak helâl olduğuna kail olmak gerekmez. Böyle olunca da eti
yenen ve yenmeyen bütün hayvanların idrar ve pisliği necis demektir.
Ebû Hüreyre'nin merfû olarak rivayet ettiği "İdrardan korununuz, çünkü kabir
azabının çoğu ondandır." Hadîs-i Şerifi bu görüş sahiplerinin delilidir. Ayrıca Buhar!
ve Müslim'in ve Ebû Davud'un 20 no'Iu hadîste rivayet ettikleri; "Rasûlullan (s. a.) İki
kabre uğradı. Bunlar azap görüyorlar «ma büyük bir şeyden dolayı değil. Şu birisi

£1721

idrardan korunmazdı..." hadîs-i şerifi de bunlar için delildir.
Bazı Hükümler

1. Hadîs, deve eti yemekten dolayı abdestin lüzumuna işaret edef Abdestten maksad,
yukarıda da açıklandığı gibi el yıkamaktır.

2. Deve yataklarında namaz kılmak yasaktır.

3. Koyun ağıllarının necis olmayan yerlerinde namaz kılmak caizdir.

£1731

4. Hüküm verirken gerekçelerini de açıklamak caizdir.

72. Çiğ Ete Dokunmaktan Dolayı Abdest Almak Mı Yoksa El Yıkamak Mı
Gerekir?

185.. ..Ebû Sa'îd (el-Hudrî)'den, demiştir ki; Rasûluüah (s.a.) bir gün, koyun derisi
yüzen bir çocuğa rastladı; "Biraz kenara çekil, sana(koyunun nasıl yüzüldüğünü)
göstereyim" buyurdu. Sonra elini kottuk altına kadar görünmeyecek şekilde deri ile et

Lİ74J

arasına soktu. Sonra da gitti ve abdest almadan cemaate namazı kıldırdı. Ebu
Dâvûd der ki: Amr, rivayetinde; "abdest almadı" sözünün tefsiri olarak "Yani ejjml
suya sürmedi" ibaresini ziyâde etmiştir. Amr, rivayetin Hilâl b. Meymûn er-
Remlî'den: "Bize haber verdi" anlamına gelen "ahbaranâ" tabiriyle değil de an, an



(...deny dan) sözleriyle nakletmiştir. Abdu'lVâhid b. Ziyâd ve Ebû Muâviye Hitâl'den
o da Atâ tarikiyla, Rasûlullah 'tan Ebu Satâ'i anmadan (mürset olarak) rivayet etmiştir

Lİ75J
Açıklama

Hadîs-i şeriften, elini ete dokunduran bir kimsenin abdest almasına lüzum olmadığı
anlaşılmaktadır. Hadîsin metne esas olan Eyyûb ve Muhammed b. Alâ'nm
rivayetlerinde Rasûlullah'm ete elini sürdükten sonra elini yıkayıp yıkamadığına dâir
hiçbir kayıt yokken, Amr'm Rivayetinde elini yıkamadığı ilâvesi de yer almıştır.
Ancak bâb başlığı da nazarı itibâra alınırsa, Rasûlullah (s.a.)'m abdest almaması, elini
yıkamamış olmasını gerektirmez.

İbn Rislân: "Bu hadîsten, çocuğun kestiği hayvanın etini yemenin caiz olduğu
anlaşılmaktadır. Ayrıca bunda, hayvan kesildikten sonra deride v.s. kalan kanın temiz

[176]

olduğuna delil vardır" demektedir.
Bazı Hükümler

1. Hadîs, Rasûlullah'm merhametine ve tevâzuuna işâret etmektir.

2. Ete dokunmaktan dolayı abdest almak gerekmez.

3. Lider durumunda olan kişilerin, topluma faydalı olabilecek işlerde öncülük etmesi

[1771

gerekir.

73. Ölü Bir Hayvana Dokunmaktan Dolayı Abdest Almanın Terki

£1781

186....Câbir b. Abdillah'm rivayetine göre: Rasûlüllah (s.a.) Aliye nin birinden
gelirken etrafmda sahâbîler olduğu halde çarşıya uğradı ve küçük kulaklı ölü bir
oğlağa rastlacu. Onu eline alıp kulağını tuttu ve (etrafındakilere): "Hanginiz bu

U29J

oğlağın, kendisinin olmasını ister?" tnıyurdu ve (Câbir b. Abdillah), hadisin

tamamını zikretti.

Açıklama

Bu hadîs-i şerif, ölü bir hayvana dokunmaktan dolayı abdest almanm ve el yatamanm
icâb etmediğine delildir. Zira Rasûlüllah (s.a.) ölü oğlağa eli ile dokunmuş ve elini
yıkadığına veya adest aldığına dâir her hangi bîr haber nakledilmemiştir.
Ebû Davud'un bu rivayetinde hadîsin tamâmı yer almamış, sadece mevzu ile alâkalı
kısım nakledilmiştir. Ancak Ebû Dâvûd, lafızlarım zikretmemekle beraber, Cabir b.
Abdillah'm bu rivayetinin devamma da işaret etmiştir. Müslim'deki rivayete göre bu
hadîs-i şerifin devamı meal olarak şöyledir:

Rasûlullah; "Hanginiz bunnn bir dirhem karşılığı kendisinin olmasını ister" diye



sormuş; Yanındakiler: "Onun hiç bir şey karşılığı bizim olmasını istemeyiz, onu ne
yapalım ki?" diye cevap vermişler. Buna karşılık efendimiz: "Onan, sizin olmasını
İster misiniz?" diye tekrar sormuş; Sahâbîler de: "Vallahi eğer bu oğlak diri olsaydı
bile kulağı küçük olduğu için ayıplı olurdu, ölüsü ne işe yarar ki?" demişler.
Rasûlullah da: "Vallahi dünya Allah'a, bunun size değersiz olduğundan daha

IİM]

değersizdir" karşılığını vermiştir.

Görüldüğü üzere bu hadîsin sebeb-i vürûdundan maksat; dünyanın değersiz olduğunu
bir misalle anlatmaktır. Hadîs-i şerifin konu ile alâkası sadece Ebû Davud'un kitabına

£182]

aldığı kısımdır. Zaten hadîs-i şerîfı kitâbü'z-zühd'de de ayrıca nakletmiştir.
Bazı Hükümler

1. Ölü hayvana dokunmak caizdir

2. Ölü hayvana dokunmaktan dolayı el yıkamak veya abdest almak şart değildir.

3. Bir işin tahkik ve te'kîdi için yemin etmek caizdir.

4. Hadîs dünyanın değersizliğine ve akıllı, bir kimsenin ona bel bağlamayacağına

Lİ83J

işaret etmektedir.

74. Ateşte Pişen Şeyi Yemekten Dolayı Abdest Bozulmaz

187.. ..lbn Abbâs (r.a) demiştir ki: "Rasûlullah (s. a.) bîr koyunun (pişmiş olan) küreğini

ri841 ri851

(n etini) yedi. Sonra abdest almadan namaz kıldı."
Açıklama

Hadîs-i şerifte ifâde edilen bu hâdise, Fethu'I-Bâri'nin beyânma göre, Dubâ'a bint
Zübeyr b. AbdiM-Muttalib'in evinde olmuştur. İbn Abbfts'm teyzesi Meymûne'nin
evinde olduğunu söyleyenler de vardır.

Bu ve bu babtaki diğer hadîsler, pişmiş et yemekten dolayı abdest almanın lâzım
olmadığına işaret etmektedir. Hulefâ-i Râşidîn ve ashabın ileri gelenleri ile dört
mezhep imamının görüşü de böyledir.

Ömer b. Abdilazîz, Hasen el-Basrî, Zührî ve Ebû Kılâbe'nin ateşte pişen eti yemekten
dolayı abdest almanın gerekli olduğu görüşünde oldukları rivayet edilmiştir. Bu görüş
sahipleri bundan sonraki bâbta gelecek olan hadîslere dayanmışlardır. Cumhur ise o
hadîslerin, üzerinde durduğumuz babın hadîsleri ile nesh edildiğim söylemişlerdir.

188....Muğîre b. Şu'be (r.a)'den, şöyle demiştir:

"Bir gece Rasûlullah (s.a.)'a misafir oldum. Rasûlullah, biraz et (pişirilmesini) emretti
ve (et) pişirildi. Efendimiz, bıçağı aldı ve benim için etten kesmeye başladı. Tam o
sırada Bilâl cıkageldi ve Rasûlullah'a namaz (vaktinin geldiğini) haber verdi.

£1861

Rasûlullah bıçağı bıraktı Bilâl'e: "Ne oluyor ona? Allah hayrını versin" dedi ve



£1871

fabdest yenilemeden) namaz kılmak Üzere kalktı.

(Ebû Davud'un hocalarından olan) Enbâri, Muğîre'nin: "Bıyığım uzamıştı, Rasûlullah,
(altına) misvak koyarak onları kısalttı veya; "Bıyığını misvak üzerine (koyarak)

[188] [189]

kısaltayım buyurdu" dediğini de ilâve etmiştir.
Açıklama

Kendisine misafir olarak gelen Muğîre b. Şu'be ile birlikte yemek yerken, Bilâl'ın
namaza davetini Rasûlullah hoş görmemiş ve bu memnuniyetsizliğini: "Bilal'e ne
oluyor? Allah hayrını versin!" sözleriyle ifâde etmiştir. Bu deyimin manâsı hakkında
lügat kitaplarında bir çok manâlar verilmiştir. Dipnotta kısaca buna işaret edilmiştir.
Görüldüğü gibi namaz vaktinin geldiğini haber alan Efendimiz, derhal yemeği keserek
namaza koşmuştur. Rasûlullah'm burada işaret edilen hareketi; Buhârî'nin rivayet
ettiği: "Akşam yemeği hazırlandığında, önce yemeği yeyiniz" mealindeki hadîse zıt
değildir. Çünkü, Buhârî'nin hadîsinde yemeğe acele etmesi tavsiye edilen kişi, oruçlu
olup da acıkan, yemeği arzu ettiği için namazda huşû'u muhafaza edemiyeeek olan
kişidir. Ayrıca üzerinde durduğumuz hadîs-i şerifte, yemeği bırakıp camiye koşacak
olan kişi imamdır. Çünkü, Rasûlullah, pek az istisna ile aralarında bulunduğu cemaate

' HM

devamlı imam olurdu.
Bazı Hükümler

1. Misâfirlik

2. Ev sahibi imkânı nisbeticde misafire ikramda bulunmalıdır.

3. Pişmiş eti bıçakla kesmek caizdir; onun nehyedildiğme işaret eden hadîs zayıftır.
Şayet o hadîsin sübûtu kabul edilirse, o zaman, eti kesmeye ihtiyaç olmadığı takdirde
yabancılara benzememek için nehyedildiğme hamledilir.

4. Müstahak olana duâ etmek caizdir.

5. İmamın namaza hazır olduğunu bildirmesi caizdir.

6. Et yemek abdesti bozmaz.

7. Uzadığı takdirde bıyığı kısaltmak meşrudur. Dudakları örtecek biçimde bıyıkların
uzatılması caiz değildir.

8. Bıyığın düzgün kesilmesi için altına bir şey konulması meşrudur.

9. Sünnete uygun olmayan bir hareketinden dolayı kişiye müdâhale edilebilir ve
insanın saçı ve sakalına itîna göstermesi gerekir.

189.. ..tbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.) bir (koyun) bud(u eti) yedi,

[191] [192]

altındaki sergiye elim sildi. Sonra kalkıp namazını kıldı."
Açıklama

Hadîs-i Şerifte, Efendimizin et yedikten sonra elini yıkamadan, bir beze silerek
namaza kalktığı ifâde edilmektedir. Yemekten önce ve sonra ellerin yıkanmasını



tavsiye etmiş olmasına rağmen, Resulullah'm elini yıkamaması, el yıkamanın farz

£193]

olmadığım göstermek içindir.
Bazı Hükümler

1. Ateşte pişen ete dokunmaktan dolayı abdest bozulmaz.

2. Yemekten sonra eli ve ağızı yıkamadan namaz kılmak caizdir.

3. Yemekten sonra elleri yıkamak farz değildir. Silmek de caizdir.

4. Yemekten sonra peçete ile veya ıslak bezlerle el silinebilir.

190.. ..İbn Abbâs (r.a) demiştir ki; "Rasûlullah (s. a.) bir (koyun) bud(un)dan ısırdı.

[194] ri951

Sonra abdest almadan namaz kıldı."
Açıklama

Bu hadîs-i şerif de, bu babın diğer hadîslerinde olduğu gibi yemekten dolayı abdestin
bozulmadığına işaret eder. Ayrıca, insanın direkt olarak, çatalsiz ve bıçaksız eti dişleri
ile ısırmasının caiz olduğu da anlaşılmaktadır.

191....Muhammed b. Münkedir dedi ki; Câbir b. Abdillah'ı şöyle derken dinledim;
"Rasûlullah(s.a.)'a ekmek ve et ikram ettim. (Onlardan) yedi. Sonra abdest suyu istedi,
abdestini aldı ve öğlen namazını kıldı. Sonra yemeğinin artığını isteyip yedi, (bu sefer)

ri961 ri971

abdest almadan, kalkıp namaz kıldı."
Açıklama

Rasulullah'm bir miktar et ve ekmek yedikten sonra abdest alıp namaz kılması, sonra
da tekrar aynı şeyleri yeyip abdest almadan namaza durması meselesinde iki ihtimal
akla gelebilir:

1. Önce, ateşte pişen şeyden dolayı abdest alması, sonra da, ikinci defa aynı şeyi
yediği halde abdest almaması, evvelki hükmün nesh edilmesi anlamına gelir.

2. Rasûiuuah yemeğe (ilk kez) oturduğunda abdestsiz olabilir. Yemek esnasında karnı
doymadan namaz vakti gelmiş, bunun için yemeği bırakarak abdest alıp namazını
kılmıştır. Henüz karnı doymadığı için namazdan sonra tekrar sofraya oturarak karnını
doyurmuş, abdesti olduğu için, yeniden bir abdeste lüzum görmeden kalkıp namaz
kılmıştır.

Rasûlullah'm, karnı tok olduğu halde, bir günde iki defa yemek yemenin caiz
olduğunu göstermek ve bazı dînî ahkâmı fiilen öğretmek için böyle hareket ettiği de

um

düşünülebilir.
Bazı Hükümler

1. Ateşte pişen şeyi yemekten dolayı abdest almak ge rekmez.



2. Yemek yerken namaz için yemeğe ara verilebilir.



192....Câbir (r.a.) şöyle demiştir; Rasûlullah'm iki işinden sonuncusu, ateşin

£1991

değiştirdiği (pişirdiği) şeyden dolayı abdest almamasıdır.

[200]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu bir önceki hadisin kısaltılarak yapılmış rivayetidir.
Açıklama

Rasûlullah'm iki işinden maksat, ateşte pişen bir şey yedikten sonra adest alması,
sonraları ise abdesti terk etmesidir. Cumhûr-u ulemâ bu hadîse dayanarak; ateşte pişen
bir şeyi yemekten dolayı abdest almanın vücûbunun neshine hükmetmiştir.
Ancak, Beyhâkî, hadîs-i şerifin sonuna Ebû Davud'un yaptığ ilâveye bakarak, evvelki
hükmün, bu hadîsle nesh edildiğine hükmetmenin sağlam bir dayanağa sahip
olmadığını söylemektedir. Zira, bu hadîs, evvelki hadîsin muhtasarı olursa
Rasûlullah'm, ateşte pişen şeyden dolayı öne abdest alması, sonra tekrar yediği halde
abdest almadan namaza durması, bir mecliste olmuştur. Bununla da neshe
hükmedüemez. Çünkü, ateşte pişen şeyden dolayı abdest almayı emreden hadîslerin
bu hâdiseden sonra vftrid olması mümkündür. Beyhâkî'nin bu mütalaalarına da İtiraz;
edilerek, bu hadislerin evvelki hükmü nesh edebileceğine dâir deliller de getirilmiştir.
Burada bu münâkaşaların nakline lüzum görmedik. Yalnız şurası muhakkaktır ki,
Rasûlullah (s. a.) Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, İbn Abbâs Amir b. Rabîa, Übey b.
Kâ'b, Ebû Talha (r. anhum) dan, menkûl olan tatbikat, ateşte pişen şeyi yemekten
dolayı abdestin gerekmediğidir.

Bfıci bu konuda şunları söyler:" Ateşte pişen şeyden dolayı abdest almaya lüzum
olmadığında zamanımız ulemâsı müttefiktir. Hılâf sahabe ve tâbi-ûn devrinde idi.
Rasûlullah'tan gelen "Ateşte pişen şeyden dolayı abdest alınız" mealindeki hadîsin
te'vîlinde ashabımız (mâlikîler) farklı şeyler söylemişlerdir. Bazıları, buradaki
abdestten maksadın müstehap olmak üzere eli ve ağızı yıkamak olduğunu söylerken,
bazıları önceleri abdest farzken bilâhare nesh edildiğini söylemişlerdir."

193....Ubeyd îbn Sümâme el-MürâdîMen, demiştir ki; Rasûlul-lah (s. a.) ashabından

[2011

Abdullah b. Haris b. Cez' ez-Zübcydi Mısır'a bizim yanımıza geldi. Onu,, Mısır
Mescidi'nde (şunları) söylerken dinledim:

Ben, bir evde Rasûlullah'la birlikte altı kişinin altıncısı veya yedi kişinin yedincisi
r2021

olarak bulunuyordum. Bilâl geldi ve Rasulullah'a namazı haber verdi. Biz de
çıktık ve tenceresi ateşte (kaynamakta) olan bir adama uğradık. Rasûlullah o zâta
"Tenceren (deki et) pişti mi?" diye sordu.

Adam; Anam babam sana feda olsun, evet (pişti) yâ Rasûlallah dedi.
Nebi (s. a.) tenceredendir parça et aldı (ağzına koydu). Namaza tekbir alıp

r2031 r2041

başlayıncaya kadar çiğnemeye devam etti. Ben de ona bakıyordum.



Açıklama



Bu hadîs-i şerif Rasûlullah'm pişmiş ete dokunmaktan dolayı abdest aıma(kğmı ve

12051

elini yıkamadığını ifâde etmektedir.
Bazı Hükümler

1. İmam 'a ezandan sonra namaza hazır olunduğu haber verilebilir.

2. Bir kimsenin -razı olacağını bildiği takdirde- her hangi bir dostunun yemeğini
yemesi caizdir.

3. Pişmiş ete dokunmaktan dolayı ellerin yıkanmaması caizdir.

4. Yemekten sonra namaza durulacaksa ağıza su alıp çalkalamak şart değildir.

5. Toplumun başında olan kişilerin, toplumun içindeki fertlerle ilgilenmesi onların
gönlünü ancak hareketleride bulunması, toplumla arasındaki mesafeyi açmaması

r2061

gereklidir.

75. Ateşte Pişen Şeve Dokunmaktan Dolayı Abdest Almanın Lüzumuna Israrla
İşaret Eden Hadisler

194.. ..Ebû Hureyre (r.a.) demiştir ki; Rasûlullah (s. a.) şöyle buyurdu: "Ateşin pişirdiği

r2071 r2081

her şey(i yemek)den (dolayı) abdest gerekir."
Açıklama

Muhaddislerin âdeti, bir mes'elede nesh varsa evvelâ mensüh (hükmü kaldırılan)
hadîsleri sonra da nâsih hadîsleri zikrederler. Ebû Dâvûd, pişmiş ete dokunmaktan
dolayı abdestin bozulmadığına işaret eden hadîsleri mensûkkabul etmiş, abdestin
bozulduğunu ifâde eden hadîsleri sonra getirmiştir. Cumhurun görüşü ise; daha evvel
de ifâde edildiği gibi bunun tam tersidir. Yani ateşte pişen şeye dokunmaktan dolayı
abdest almanın vücûbunu ifâde eden hadîsler neshedilmiştir.

Daha evvelce geçtiği gibi Arapça'da Vudû' el ve ağız yıkamak mânâsına gelebileceği
gibi, abdest almak manasına da gelir. Buradaki vudü'dan murat, el veya ağız yıkamak
değil, abdest almaktır. Çünkü, ŞârîMn sözünden ilk anlaşılacak olan şey, dînî
manâdaki vudû'a hamletmektir ki, burada abdest almaktır.

Bu hadîs, ateşte pişen şeyden dolayı abdest almanın şart olduğunu ifâde etmektedir.
Konu ile ilgili açıklama bundan sonraki hadîs-i şerîfm şerhinde verilecektir.

195.. ..Ebû Süfyân b. Sa'îd b. Muğîre haher verdi ki: Kendisi (bugün) Ümmü Habîbe
f2091

'nin yanma girmiş o da Ebû Süfyân'a (içmesi için) bir tas sevîk ikram etmiş,
Ebû Süfyân (Sevîk'i içtikten sonra) su isteyip ağzını çalkalamış. Bunun üzerine Ümmü
Habîbe, şöyle demiş;

Yeğenim (ey kız kardeşimin oğlu) abdest almayacak mısın? Çünkü Rasûlullah (s.a.);

mm

"Ateşin değiştirdiği (pişirdiği) veya ateşin dokunduğu şeyden dolayı abdest



[2U1

alınız" buyurdu.

Ebû Dâvûd, Zühri hadîsinde ("Kızkardeşimin oğlu" yerine) "oğlan kardeşimin oğlu
[2121

dedi" demektedir.
Açıklama

Sevîk, buğday veya arpa kavutunun su, bal, veya süt ile kanştırılmasıdır.

Ümmü Habîbe bunun yenilmesinden dolayı abdestin lüzumuna işaret etmiş ve

Rasûlullah'm bununla ilgili emrini haber vermiştir.

Ateşte pişen şeyi yemekten dolayı abdesti lüzumlu görenler bu hadîse istinâd
etmişlerdi. Ömer b.Abdi'l-azîz, Hasen el-Basrî, Zührî, Ebu Kılâbe, Ebû Miclez ve Ebû
Dâvûd bu görüştedir.

Ateşte pişen şeyi yemekten dolayı abdestin vacip olmadığı görüşüne sahip olan ulemâ
bu hadîsin, bundan önceki bâbta geçen hadîslerle nesh edildiğini söylemişlerdir,
îmam Nevevî, Müslim Şerhi'nde, bu ihtilâfın Islâmm ilk devirlerinde olduğunu, daha
sonra abdestin vacip olmadığı hususunda icmâ olduğunu kaydetmektedir. İbn Hâcer
de îbn Batardan şu mütâlâayı nakletmiştır: "Araplar câhiliyye devrinde temizliğe alışık
olmadıkları için Rasûlullah ateşte pişen şeyi yedikten sonra abdest almalarım
emretmiştir, islâm yerleşip, insanlar temizliğe alışınca bu hükmü nesh etmiştir."
"Rasûlullah'in fiili, ümmeti ile ilgili sözlerine mufmz olmaz ve onu neshetmez"
şeklindeki ifâdeler, ancak sözün hususiyetine dâir bir delil olduğu takdirde geçerlidir.
Burada öyle bir delil olmadığı gibi, Efendimiz Ebû Bekir, Ömer ve Ali {radıyallâhu
anhüm)'nin et ve ekmek yedikten sonra adest almamalarına ses çıkarmamıştır.
Ahmed b. Hanbel ve İbn Mâce'nin Câbir'den yaptıkları rivayetlerde, Câbir, Rasûlullah
(s.a.) Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'le beraber ekmek ve et yemiş, onlar abdest
yenilemeden namaz kılmışlardır.

Bilindiği gibi, nâsih-mensûh meselesinde, iki hadîs-i şerif arasını telif etmek imkânı
varken birinin diğerini nesh etmesi söz konusu değildir. Bu hadîs-i şerifleri te'vil eden
bazı ulemâ konuya daha değişik bir şekilde yaklaşmakta ve şu görUşü ileri
sürmektedirler: "Ateşte pişen şeyleri yemekten dolayı abdeste lüzum yoktur diyen
hadîslerin, abdest almanın farz olmadığına; abdesti emreden hadislerin de müstehab'a
hamledildiğini" söylemektedirler. Böylece neshi söz konusu etmeden hadîsler arasım
telif etmektedirler. Hattâbî'de bu görüşü benimseyenler arasındadır.
Beyhâkî, Osman ed-Dârimî'den naklen şunları söylemektedir:

"Bir konudaki hadîsler birbiriyle tearuz ederler ve bir tarafı tereme kesin bir işfıret
bulunmazsa, Hulefâ-i Râşid'nin ameline bakılır ve onların ameli istikametindeki
hadisler tercih edilir."
Nevevî de bu görüşü tercih etmiştir.

Tahâvî Meân-i'l-Asâr adlı eserinde Hulefâ-i Râşidî'nin, ateşte pişmiş bir şeyi yedikten

1213]

sonra abdest almadan namaz kıldıklarına dâir birçok haber rivayet etmiştir.
İkinci görüş tercihe daha şayandır. Dört mezhep İmamının görüşleri de bu
istikâmettedir. Zira, sahabeler, Rasûlullah! yakından izlerler, emirleri nedib te ifâde
etse (farz imâsı vermemesi kaydı ile) ona titizlikle uyarlardı. İçlerinde Hulefâ-i
Râşidîn'in de bulunduğu seçkin sahabe topluluğu abdest almadıklarına göre, adest



almayı emreden hadîs-i şeriflerin, bir hüküm ifâde etmedikleri yani mensûh oldukları
12141

anlaşılır.

76. Süt (lçmek)Ten Dolayı Ağzı Yıkamak

196.... Abdullah b. Abbâs (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre;

Peygamber (s. a.) süt içmiş, su isteyerek ağzım çalkalamış, sonra da; "Muhakkak

[215] [216]

bunun yağı vardır" buyurmuştur.
Açıklama

Bu hadîs-i şerif, süt ve bunun gibi yağh bir şeyi yeyip içmekten dolayı ağzj yıkamanın
müstehap olduğuna delâlet etmektedir. Her ne kadar bu hadîs-i şerifte ağzı
çalkalamanın illetinin sütte yağ oluşu olarak ifâde edilmekte ise de, Buhârî'nin Beşîr b.
Yesâr'dan rivayet ettiği ve Rasûlullah'm "Sevîk" yedikten sonra ağzını su ile
çalkaladığını bildiren haberi yağsız yiyecekleri yedikten sonra da ağzı yıkamanın
müstehap oluşuna delâlet etmektedir.

Yemekten evvel ve sonra ellerin yıkanması da aynı şekilde müstehaptır.
tmam Nevevî Müslim Şerhi'nde bu konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir:
"Ulemâ yemekten evvel ve sonra elleri yıkamanın müstehap olup olmadığında ihtilâf
etmiştir. Zahir olan, elde pislik ve kir yoksa yemekten önce yıkamanın mütehap
oluşudur. Yemekten sonra elde yemek eseri bulunduğu takdirde yine ellerin yıkanması
müstehaptır. Ancak, yemeğe dokunmamak suretiyle elde yemek bulaşığı kalmamışsa
yıkamak gerekmez."'

İmam Mâlik de bu mevzuda, Nevevî'nin sözlerine benzeyen şeyler söylemiştir.
Yemekten önce ve sonra ellerin yıkanmasına işaret eden hadîs, Peygamberler'in
sünnetlerindendir.

[2171

Hadîs, süt içmekten dolayı ağzı yıkamanın meşru olduğuna delâlet etmektedir.

77. Süt İçmekten Dolayı Ağzı Yıkamak Hususunda Ruhsat

197....Enes b. Mâlik (r.a.) demiştir ki; Rasûlullah (s. a.) süt içti, ağzını çalkalamadan ve

12181

abdest almadan namaz kıldı.

12191

Râvt Zeyd dedi ki; "Bu şeyhi (Mûtîb. Râşid'i) bana Şu 'be (b. Haccâc) tanıttı."
r2201

Açıklama

Bu hadîs-i şerif süt içmekten dolayı ağzı yıkamayı ve abdest almayı terketmenin câiz
olduğuna delildir.

Hanefî ulemâsından Aynî, Buhârî Şerhi'n de, Tahâvi'nin: "Bu hadîs, süt içmekten



dolayı ağzı yıkamanın neshedildiğine delildir" dediğini nakleder.
Buna göre bu hadîs nâsih,bundan önceki hadîsde mensûh olmuş olur. Diğer bir görüşe
göre ise, mes'elede nesh sözkonusu değildir. Ağzı yıkamayı emreden haberler vücûba
değil, istihbâba delâlet eder.

Ahmed b. Hanbel'in rivayetine göre Enes'in Rasûlullah'dan sonra süt içtiğinde ağzım
üç defa yıkamasını belirtmesi bu konuda neshin olmadığım gösterir.
Çünkü bu hüküm neshedilmiş olsaydı, Esnes ağzım çalkalamazdı. Mentael müellifi de
bu görüşü tercih etmiştir.

Bu gibi hadîsler âmir hükmünde hadîsler değildir. Yapıldığında iyi olanı,
yapılmadığında dînî bir hükmün terkedilmiş sayılmayacağını açıklarlar.

£2211

Hadîsten süt içmekten dolayı ağzı yıkamanın şart olmadığı hükmü çıkarılmıştır.
78. Kandan Dolayı Abdest Almak
198....Câbir (r.a.)'den şöyle demiştir:

f2221

"Rasûlullah (s.a.)'Ia beraber Zâtürrikâ' Gazvesi'ne çıkmıştık. Müslümanlardan
biri, müşriklerden birinin karısını öldürdü (veya esir etti). Müşrik; Muhammed
ashabından birinin kanını dökmedikçe peşlerini bırakmayacağına yemin etti.
Rasûlullah'm izine düştü. Rasûlullah (s. a.) bir yerde konaklamıştı. Bize; "Bizi kim

f2231

korur?" diye sordu. Ensâr ve Muhacirinden birer kişi; "Biz!" diyerek ileri atılıp
görevi kabuî ettiler. Rasûlullah onlara;
"Dağ yolunun geçidinde durunuz" buyurdu.

Bu iki kişi dağ yolunun ağzına vardıklarında muhacir olanı uzandı, Ensâr' dan olanı da
kalkıp namaza durdu. Müşrik geldi, namaz kılan Ensârî'nin karaltısını görünce, onun
ordunun nöbetçisi olduğunu anladı ve okunu fırlattı ve sanki bedenine (eli ile koymuş
gibi) isabet ettirdi. (Ensârî) oku bedeninden çıkardı (namazına devam etti). Müşrik bu
şekilde Üç kerre ok attı. (Ensârî ise üçünü de çıkardı), sonra namazına devamla rükû

f2241

ve secdesini yaptı. Sonra arkadaşı uyandı Müşrik, bekçilerin kendisini fark edip

yerini bildiklerini anlayınca kaçtı.

Muhacir olan (sahâbî) Ensâr üzerinde kam görünce hayretle "Sübhânellah! İlk ok
attığında beni uyandırsaydm ya" dedi. Ensârî;

r2251 r2261
"Ben bir Sûre okuyordum, onu (yarıda) kesmek istemedim" dedi.

Açıklama

Hadîs-i şerif, insan vücûdundan (ön ve arkanın dışında) çıkan kamn abdesti
bozmadığına delildir.

İbn Ömer, İbn Abbâs, îbn Ebî Evfâ, Câbir, Ebû Hureyre, Aişe, îbn Museyyeb, Salim b.
Abdülah, Kasım b. Muhammed, Atâ, Mekhûl, Rabîa, Mâlik, Ebû Sevr, Dâvûd ve
Şâfıîlerin görüşleri de budur.

Hattâbî; Kanın abdesti bozmayacağı görüşünde olanların bu hadîse dayandıklarım
söyledikten sonra: "Bu haberden bu şekilde hüküth çıkarmanın nasıl sahîh olduğunu



anlamıyorum. Çünkü kan akıp bedenine bulaştığına göre elbisesine de bulaşmıştır.
Elbisesine az da olsa kan bulaşıp bu halde namaz kılan kişinin namazı Şafıîye göre de
caiz değildir. Ancak yaradan kan çıkar da bedenine bulaşmazsa o zaman müstesna.
Eğer burada durum böyle ise, hayret." demektedir.

Bu görüşte olanlar, ayrıca Dârakutnî'nin Enes'ten rivayet ettiği Rasûlıllah'm kan
aldırıp, sadece kan aldırdığı yeri yıkayarak, abdest almadan namaz kılması rivayeti ile
İmam Mâlik' in Muvatta'mdaki: "îbn Abbâs'm burnu kanardı çıkan kam yıkar, daha
sonra kaldığı yerden namazına devam ederdi" şeklindeki rivayetini delil kabul
etmişlerdir.

Önden ve arkadan gelen kan ise, Şafıîlere göre abdesti bozar, Mâlikîlere göre kanda
idrar veya pislik yoksa abdesti bozmaz.

İçerisinde Hulefâ-i Râşidîn'in de bulunduğu Aşere-i Mübeşşere, ibn Mes'ûd, Sevbân,.
Ebu'd-erdâ, Zeyd b. Sabit, Ebü Mûsâ el-Eş'arî, Sevrî, Evzâî, İshâk ve Hanbelîlerle
Hanefîlere göre, insan bedeninin her hangi bir yerinden çıkan kan abdesti bozar.
Ancak, Hanefîlere göre yaradan çıkan kan, yaranın başından kenara dağılmazsa abdest
bozulmaz. Bu görüşte olanlar, üzerinde durduğumuz hadîs hakkında şöyle
demektedirler:

"Bu hareketin vukuunda Peygamberimiz'in her hangi bir takririnin birlikte olmayışı ve
bu durumda sahabenin kendi içtihadına binâen böyle yaptığı ihtimâlinin kuvvetli
olması sebebiyle, kanın çıkması ile abdestin bozul-masma dâir diğer hadîslere muarız
olduğundan, ikinci grup tarafından tercihe şayan görülmemiştir. Ayrıca sahâbînin,
Ensârî'nin üzerindeki kanı görmesi, kanın elbiseye de bulaştığına delâlet etmektedir.
Bu da, kanın çok olduğunu göstermekte ve Hattâbî'nin yukarıdaki görüşlerine cevap
olarak kanın elbiseye bulaşmayacak kadar az olduğunu söyleyenlerin iddialarım ge-
çersiz kılmaktadır."

Aynî; kan aldırmak hususunda, "bu Hanefîler için bir hüccettir. Çünkü, onlara göre
sıkmak suretiyle çıkan kandan dolayı abdest bozulmaz. Abdest çıkartılan değil, çıkan
kandan dolayı lâzım gelir" der.

Hattâbî bu görüş hakkında; "O, fukahânm ekserisinin görüşüdür. İki görüşten daha
ihtiyatlı olanı budur ve ben de bu görüşteyim"demektedir.

Bu görüş sahipleri Dârakutnî ve îbn Mâce'nin Hz. Aişe vasıtasıyla rivayet ettikleri şu
hadîse dayanmışlardır:

"Kime kusmak, burun kanaması veya mezî isabet ederse (namazdan) ayrılıp, abdest
alsın sonra da konuşmadan namazın! bina etsin (kaldığı yerden devam etsin).
Buhârî ve Müslim'in Hz. Âişe'den rivayet ettikleri, Rasûlullah'm kandan dolayı abdest
almaşım emrettiği Fâtıma bint, Ebî Hubey$ hadîsi de, kandan dolayı abdestin
bozulacağına delâlet etmektedir.

Aynî, "bu hadîs, ashabın dayandığı delillerin en kuvvetlisi ve en sahihidir" demiştir.
Dârakutnî'nin Temîm ed-Dârf den rivayet ettiği, "Her akan karidan dolayı abdest
gerekir" mealindeki hadîs de bu görüşü te'yid etmektedir. Şafii olan İmâm Nevevî bu
hadîsleri teker teker ele alıp tenkid etmiş ve kendi mezhebini takviye etmeye
çalışmıştır.

İbn Teymiyye, kandan dolayı abdestin bozulmadığına işaret eden ha-dîslerdeki kanın
bir iki damla gibi az; abdestin bozulduğunu ifâde eden hadîslerdeki kanın ise, çok
oluşuna hamlederek hadîsler arasını te'Gfc çalışmıştır. İbn Teymiyye şöyle der;
"Sahabeden bir cemaatın az kandan dolayı abdesti terkettikleri doğrudur.
RasûluUah'm kan aldırıp, abdest atmadan namaza durduğuna dâir olan Enes Hadîsi



buna hamledilir. (Yukarıda tercemesi verilen) Hz. Aişe Hadîs-i ise, kanın çok oluşuna
hamledilir."

Dârakutnî'nin EbÛ Hureyre'den merfû' olarak rivayet ettiği, "bir veya iki damla
kandan dolayı abdest(e lüzum) yoktur. Ama akan kan olursa müstesna" şeklindeki
hadîs de bu te'vîli te'yid etmektedir. Ancak, bu hadîsin senedinde Muhammed b. Fazl
b. Atıyye olduğu için tehkîde uğramıştır.

Kusmuk çıkması hâlinde abdestin bozulup bozulmayacağı hususu ihtilaflıdır. Şafiî ve
Mâlikîlere göre, kusmuktan dolayı abdest bozulmaz. Hanbelîlere göre, kay(kusmuk)'m
çoğu abdesti bozar. Hanefîlere göre, kusmuğun ağız dolusu abdesti bozar, daha azı
bozmaz.

Yukarıda belirtildiği gibi ön ve arka dışında vücûdun her hangi bir yerinden akan
kanın abdesti bozacağı Aşere-i Mübeşşerenin, İbn Mesûd, tbn Abbâs, Sevbân, Ebu'd-
Derdâ, Zeyd b. Sabit, Ebû Mûsâ el-Eş'arî ve îbn Ömer gibi sahâbîlerin görüşleri de bu

r2271

istikâmette olduğundan Hanefîlere göre abdest bozulur.
Bazı Hükümler

1. Ashâb-ı kiram dînin yayılması için cihâd etmişler ve bütün fedakârlıklara göğüs
gererek ellerinden gelen gayreti sarfetmişlerdir.

2. Düşmana karşı bütün korunma tedbirleri alınmalıdır. Pu, tevekküle aykırı değildir.

3. Başkan kendisi ve tabileri için en faydalı olan şeyleri yapmalıdır.

4. Tebaanın, canlanın tehlikeye atma pahasına da olsa başkanın emrine itaat etmeleri
gerekir.

5. Kur'ân okumak, basiret sahipleri için en mühim işlerden daha önemli ve haz
vericidir, özellikle namaz hâli bu hazzm en iyi şekilde alındığı za-
manlardır .Müslümanların böyle bir hazzı tadabilmeleri için kendilerini hazırlamaları
gerekir.

6. Müslümanların bir işini üzerine alan kimse, en iyi şekilde vazifesini îfâya
çalışmalıdır.

7. Hadîs, Ashâb-ı Kiramın Allah'ı zikre ve Kur'ân okumaya olan düşkünlüğünü ve
Kur'ân tilâvetini kesmemek için vücûduna saplanan oka bile ehemmiyet
vermediklerini ifâde etmektedir. Burada akla gelen, oradaki sa-hâbînin ilk ok atışta
namazı bozup düşmanı defi idi. Çünkü, sahâbî orada nöbette idi ve Peygamber ve
ashabını bekliyordu. Asıl olan da budur. Fakat, sahâbînin dîni gayreti ve ok atanın,
kendileri orada olduğu müddetçe geçemeyeceğinden emin olmasından dolayı bu yolu
seçmemiştir.

8. Vücuttan kan çıkması Şâfiîye göre abdesti bozmaz. Hanefılerce bozulur.

9. Hadis, birden fazla kişilerin, birden fazla görevlerde, verilen görevleri canlan
pahasına da olsa bihakkın yapmaya çalışmaları gerektiğini gösterdiği gibi, aksamadığı

r2281

takdirde görevin nöbetleşe yapabileceğine delildir.
79. Uykudan Dolayı Abdest Almaya Dâir
199.... Abdullah b. Ömer (r.a.)'den şöyle demiştir:



T2291

"Bir gece, Rasulullah (s. a.) yatsı namazından meşgul edilip (namazı) geciktirdi?
O kadar ki, biz mescidde uyuduk. Sonra uyandık, tekrar uyuduk, uyandık tekrar
uyuduk. Nihayet Rasulullah bizim yanımıza (mescide) geldi ve "Sizden başka namazı

r2301 [231]

bekleyen kimse yoktur" buyurdu.
Açıklama

Rasulullah (s.a.)'in mescidde kendisini bekleyen sahâbîlere "Sizden başka namazı
bekleyen kimse yoktur" buyurması onları teselli içindir. Yani, başkaları namazlarım
bırakıp yattılar, siz ise, camide namazı bekliyorsunuz. Bu beklemenin fazileti sadece
size vardır başkasına değil,, demektir.

Hadîste ashabın uyuyuş sekilerine veya uyandıktan sonra abdest alıp almadıklarına
dâir bir açıklık yoktur.

O halde hadîsten ashabın ya abdestin bozulmayacağı bir şekilde uyuduklarını ya da
uyandıktan sonra abdest alıp namazlarını o şekilde kıldıklarını
anlayabiliriz.

Uyumanın abdesti bozup bozmadığı hususunda ulemâ arasında görüş ayrılıkları
vardır:

1. Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Sâid b. el-Müseyyeb, Ebû Miclez, Hamîd b. Abdurrahman,
A'rac, Evzâî ve Şiflere göre, her ne suretle olursa olsun uyumak abdesti bozmaz.

f2321

"Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü yıkayınız..." mealindeki âyeti delil olarak
ileri sürüp, "Cenâb-ı Allah abdesti bozan şeyleri haber vermiş, bunlar arasında
uyumayı saymamıştır" derler. Sünnetten delilleri de EbU Hu-reyre'den rivayet edilen,
"Abdest ancak ses veya kokudan dolayıdır" hadîsi şerifidir.

Ancak, bu âyet ve hadîsten bunların anladığını anlamak mümkün değildir. Çünkü,
âyet-i kerîme abdesti bozan şeylere mahsus değildir. Nitekim âyette abdesti bozan
şeylerin tümü sayılmamıştır. Meselâ, idrar zikredilme-miştir. Sünnetten delil
gösterdikleri hadîs-i şerif ise, abdesti bozan şeyleri haber vermek için değil, kişinin
yellenip yellenmediği hususundaki şühesini defetmek için vârid olmuştur.

2. Hasan el-Basrî, Müzeni, EbU Ubeyd, Kasım b. Sellâm, İshâk b. Râhûye ve îbn
Mttnzir'e göre, ister oturarak, ister yatarak her türlü uyuma ile abdest bozulur. Bunlar
Hz. Muâviye'nin rivayet ettiği şu hadîsi delil kabul etmişlerdir.

Rasûlullah şöyle buyurdu: "Göz, dübüriin bağıdır. Gözler uyuduğa zaman o bağ
çözülür." (Dârakutnî).

Sünen-i Ebî Dâvûd'da 203 numarada gelecek olan hadîs de bu görüşün
delillerindendir.

Bu "görüşte olanlara, "bu hadîsler zayıftır, sıhhatlerinin farz edilmesi hâlinde
mütemekkin olmıyan uyuma şekillerine hamledilirler" diye cevap verilmiştir"

3. Zührî, Rabîa, Evzâî, Mâlik ve Ahmed'den bir rivayete göre uyuma şekline
bakılmaksızın çok uyuma abdesti bozar, az uyuma bozmaz.

Bunlar, bundan sonraki Enes Hadîsi'ne dayanırlar. O hadîste Ashabın başlarının öne
düştüğünden bahsedilmektedir. O da, az uykuda mevzuu bahs olur.

4. Şafiîlere göre kişi mak'adım yere tam yerleştirmiş vaziyette uyursa abdesti
bozulmaz. Aksi halde bozulur. Uyumanın az veya çok, namaz içinde veya namaz



dışında olması arasında fark yoktur. Üzerinde durduğumuz hadîs ile 201 ve 202
numarada gelecek olan Enes ve tbn Abbâs hadîsleri, Şafıîlerin delilleri arasındadır. Bu
hadîslerdeki uyuma şekli, oturup mak'adı yere yerleştirerek uyumaya hamledilmiştir.
Şafıîlere göre uyuklamak suretiyle abdest bozulmaz.

Hanefîlere göre, kişi uzanarak, bir şeye dayanarak veya yaslanarak uyur, dayanıp
yaslandığı şey çekildiği takdirde düşecek durumda olursa abdesti bozulur. Çünkü,
abdesti bozan şey uyumanın kendisi değil, uyku esnasında abdest bozucu yel veya
kokunun zuhur etme ihtimâlinin galip olmasıdır. Nitekim, biraz önce geçtiği gibi,
"gözler mak'adm bağıdır" hadîs-i şerîfı de buna işaret etmektedir. Bu durumda âdeten
bir şeyler çıkabilir. Âdeten sabit olan bir şey de gerçekten varmış gibi kabul edilir. Bir
şeye dayanmak veya yaslanmak da, mak'ad yerden kesildiği için mafsalların irtibatını
izâle eder. Bu şekilde de istirahat son haddine varmış sayılır.

Ayakta, bir yere dayanmadan, rükûda, secdede veya oturarak uyumak ' ise abdesti
bozmaz. Bu şekildeki uyumanın namaz içinde veya namaz dışında olması arasında
fark yoktur. İnsan, yanında konuşulan şeylerin çoğunu işitecek şekilde yatarak da olsa
ayaklarsa abdesti bozulmaz. Yanımla konuşulanlara çoğunu İstemeyecek derecede
uyuklarsa bozulur.

Hanefîler; îbn Abbas'dan rivayet edilen şu hadîse dayanarak abdestin, namaz içinde
uyumaktan bozulmayacağı hükmüne varmışlardır. Şöyle ki: "îbn Abbâs RasUlullah'ı
secdede iken, horlayıp üfler gibi ses çıkarmcaya kadar uyurken gördü. Rasûlullah
kalkıp namaz kıldı. Bunun üzerine "Ya Rasûlullah sen gerçekten uyudun" dedim.
"Ancak yatarak uyuyana abdest lâzım getir. Çünkü, uzandığı zaman mafsallar gevşer"
buyurdu." (Tirmizî, Ebû Dâyûd, Ahmed b. Hanbel Taberânî, îbn Ebî Şeybe,
Dârakutnî) '

Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Oturarak, rükû halinde iken veya secde ederken
uyuyana abdest gerekmez. Abdest ancak uzanarak uyuyana lâzımdır. Çünkü, İnsan
uzanarak uyuduğu zaman mafsalları gevşer."

HldftyeMe mezhebin görüşüne esas olarak bu hadîs-i şerif verildiği halde, Nasbu'r-
râveMe bu hadîsin bu lafızla garîp olduğu, meşhur olanın, bundan evvel tercemesini

f2331

verdiğimiz lafızla olduğu kaydedilmiştir.
Bazı Hükümler

1. Az uyumak abdesti bozmaz. (Mezheplerdeki farklı görüşler "Açıklama" kısmında
verilmiştir).

2. Uykusu gelen kimsenin yatsıdan önce uyuması caizdir. Ancak, yatsıyı kılmak için
uyanamamaktan korkarsa uyumamalıdır.

3. Yatsı namazını gecenin ilk üçte birinden sonraya kadar geciktirmek caizdir.

4. İmam veya Alim'in halka meşakkat verdiğim zannettiği bir şey yapması halinde
cemaatten özür dilemesi ve onların gönüllerini alıcı, onları teselli edici sözler
söylemesi meşrudur.

5. (Keyfî olmama kaydıyla) camîde yatmak ve uyumak caizdir.

6. Faziletli ve âlim olan bir imamın arkasında namaz kılmak için beklemenin caiz
olduğuna da işaret etmektedir.

200.. ..Enes (r.a.) şöyle haber vermiştir: "Rasûlullah (s.a.)'m ashabı, yatsı namazını



12341

beklerlerdi. Hatta başlan öne eğilir, daha sonra namaz kılarlar abdest almazlardı."
Ebû Dâvûd der ki; Şu'be Katâde'den naklen "Biz Rasûlullah zamanında, (yatsı
namazını beklerken) başımız öne düşerdi" ibaresini ilâve etmiştir.

[235]

Bu hadîsi tbn Ebî Arûbe de Katâde'den değişik lafızlarla rivayet etmiştir.
Açıklama

Hadîsin zahirinden anlaşıldığına göre, Ashâb-ı Kirâm'm yatsı namazımı beklemeleri
nâdir hâdiselerden değil, sık sık tekerrür eden bir haldir. Bu hadîs bundan evvelki
hadîsin açıklamasında üçüncü görüş olarak verdiğimiz, "az uyumak abdesti bozmaz,
çok uyumak abdesti bozar" diyenlerin dayandıktan hadislerdendir. Orada da işaret
edildiği gibi başların göğüs üzerine düşmesi ancak az uyumakta görülen bir hâdisedir.
Ancak, bu görüşte olanlar az veya çok uyumanın ölçüsünü tayin etmemişlerdir.
Hadîste açıkça ashabın ne şekilde uyudukları tasrîh edilmediğine göre, Safîlerin
dedikleri gibi mak'atlan tam yere yapışmış bir vaziyette veya Haneftlerin dediği gibi
hiç bir tarafa dayanmadan veya yaslanmadan da olabilir.

Hattâbî bu hadîsin şerhinde şunları söylemektedir: "Bu hadîsten şu anlaşılmaktadır.
Uyumanın kendisi abdesti bozucu değildir. Eğer Öyle olsaydı diğer hadislerde olduğu
gibi her hâl ü kârda abdesti bozması, uykunun az veya çok, bilerek veya bilmeyerek
olması arasında fark olmaması gerekirdi. Öyleyse uyku sadece badesin vukûunun
zannedildiği bir haldir. "Uyuyan, hadesin çıkmasına manî olacak bir vaziyette oturarak
ve mafsalları derli toplu bir şekilde uyursa, hadcsten selâmetine ve eski abdestin
devamına hükmedilir. Ama böyle olmaz da uzanarak, ayakta, rükû veya secde hâlinde
ya da bir kalçası üzerine meylederek uyuyacak olursa badesin çıkıp, abdestin bo-
zulduğuna hükmedilir..."

Hattâbî'nin sözlerinin son tarafı Şafiîlere göredir. Hanefîlere göre ayakta, rükû veya
secde halinde abdestin bozulmayacağı bir evvelki hadîste ifâde edilmiştir. Zira bu

12361

durum onlarca uyku değildir.
Bazı Hükümler

1. Şuuruna hâkim durumdaki uyuklama abdesti bozmaz.

2. Yatsı namazım beklemek meşrudur.

201....Enes b. Mâlik (r.a)'dan, şöyle demiştir:

Yatsı namazına ikâmet getirilmişti ki bir adam kalkıp, "Ey Allah'ın Rasûlü, benim bir
hacetim var" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) onunla gizlice konuşmaya gitti. O

r2371

kadar ki, cemaat veya cemaatten bazıları uyukladı. (Oturarak uyudu). Sonra

T2381

(Rasûlullah) onlara namazı kıldırdı." Râvî (Sabit el-Bunânî) abdest alıp-

r2391

almamalarından söz etmedi.



Açıklama



Bu hadîsi Buhârî, Ezan; Müslim Tahâre ve Namaz bahislerinde tahric
etmişlerdir.Müslim'in tahrîrinde: "uyukladı" yerine ( ) "uyudu" kelimesi kullanılmış,
sonundaki ( ) "abdest almalanndan söz etmedi" ibaresi
yer almamıştır.

Hadîs-i şerifin muhtelif rivayetlerinden anlaşıldığına göre Ashâb-ı Kiram yatsı
namazım kılmak üzere toplanmışlar, ikâmet getirilmiş, tam bu sırada bir kavmin
büyüğü olduğu söylenen bir adam gelerek Efendimizle görüşmek istemiş, o da
mescidin bir köşesine çekilerek uzun uzadıya gizli olarak konuşup onu İslâm'a girmesi
için ikna etmeye çalışmıştır.

Aynî: "Çelen bu adamın insan suretinde bir melek olup ta Enes'in onu insan
zannetmesi de mümkündür" demiştir.

Bu hadis-i şerif de oturarak uyuklamanın abdesti bozmayacağına işaret etmektedir.
f2401

Bazı Hükümler

1. Bir kimsenin başka biriyle cemaatın önünde gizlice konuşması caizdir. Yalnız bir
tek kışının Ününde gizli konuşmak nehyedilmiştir.

2. Namaz için ikâmet edildikten sonra mühim işlerin konuşulması caizdir. Mühim
olmayanların konuşulması ise mekruhtur.

3. İkâmet ile namaz arasında uzun da olsa bir fasıla olursa ikâmetin iadesine lüzum
yoktur.

4. Oturanın uyuklaması abdesti bozmaz.

202.. ..İbn Abbâs (r.a)'dan, demiştir ki; Râsulullah (s.a.) secde ediyor, uyuyor, horluyor
sonra kalkıp abdest almadan namaz kılıyordu. Kendisine;

"Uyuduğun halde abdest almadan namaz kıldın" dedim. O: "Abdest sadece uzanarak
uyuyana lâzımdır" buyurdu,

Osman ve Hennâd, (rivayetlerinde): "Çünkü (insan) uzanarak uyuduğu zaman

I24İI

mafsalları gevşer" ibaresini ilâve ettiler.

Ebû Dâvûd dedi ki;'Abdest yont üzerine uzanana lâzımdır." Sözü münker bir hadîsdir.
(Çünkü) onu Katâde'den; Yeztd ed-Dâlânî'den başkası rivayet etmemiştir. Hadîsin baş
tarafını tbn Abbâs'tan bir cemaat rivayet etmiş, bu hususta hiçbir şey

f2421

zikretmemişlerdir. İbn Abbâs ( veya Ikrime : "Rasûlullah (secdede iken ken-
disinden abdest bozacak bir şey çıkmasından) korunmuştur" dedi. Aişe radjyaltahü
anhâ da Rasûlullah'm, "Benim gözlerim uyur kalbim uyumaz"buyurduğunu nakletti.
Şube şöyle demiştir: "Katâde Ebu'l-Aliye'den dört hadîs işitmiştir. Bunlar;

1. Yûnus b. Mettâ hadîsi,

2. Namaz hakkında îbn Ömer hadîsi,

3. Kadılar üçtür hadîsi,

4. ibnAbbâs'm; "Kendilerine güvenilir kişiler bana bu hadîsi nakletti. Onlardan biri ve
en güvenilir olanı Hz. Ömer'dir" diye başlayan hadîsidir.



Ebû Dâvûd devamla şöyle der; Yezîd ed-DâlânVnin hadîsini Ahmedb. HanbeVe
sordum. Yezîd'in hadîsini (rivayetini bana) yakıştırmayarak beni azarladı ve "Yezid
ed-Dâlânî'ye ne oluyor? (Kendisini de başkalarını da) Katâde'nin ashabı arasına

1243]

sokuyor?" deyip, onun hadisini önemsemedi.
Açıklama

İbn Abbâs'm, Efendimize: "Uyuduğun halde abdest almadan namaz kıldın" demesi
uyumaktan dolayı abdestin bozulduğunu bildiğini göstermektir. Rasûlullah'm İbn

f2441

Abbâs'a cevâbı üslûbu hakîm üzere olmuştur. Çünkü İbn Abbâs Rasûlullah'm
yaptığım sormuştur. Kıyâsa göre Rasûlullah'm vereceği cevap, "Gözlerim uyuyor,
kalbim uyumuyor" şeklinde olacaktı. Fakat Peygamberimiz, ümmete âit hükmü öğ-
retmek için soruya hadîste geçtiği şekilde cevap vermiştir.

Hadîs-i ŞerTin Osman ve Hennâd'm rivâyetlerindeki ilâvede uzanarak uyumanın niçin
abdesti bozduğu beyân edilmiştir. Bundan anlaşıldığına göre, (daha önce de ifâde
edildiği gibi) uyumanın kendisi abdesti bozucu değildir. Uyku ancak mafsalların
gevşemesine sebeptir. Mafsalların gevşemesi durumunda da yellenmenin vukuu

1245]

kuvvetle muhtemeldir. Vukuu kuvvetle muhtemel olan şey de olmuş gibidir.
Bazı Hükümler

1. Bir kimse bir şey görüp de doğru olmadığını zannederse, agJım araştırmalı, işin

12461

hakîkatma ermelidir.

2. Yanı yere koyup uzanarak uyumak abdesti bozar. Secdede uyumak bozmaz.(Bu
hadis Hanefılerin delillerindendir.)

3. Namaz içerisinde rükû ve sücudda uyuklayan kişi, namazına devam edebilir, abdest
almasına gerek yoktur.

203. ...Hz. Ali (r.a.) den, Rasûlullah'm (s. a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir;

r2471 r2481

"Dübürün bağı gözlerdir. Kim uyursa abdest alsın."
Açıklama

Vikâ: Kese, tulum gibi şeylerin ağzına bağlanan iptir.Hadîs-i şerifte "gözler"
uyanıklıktan kinaye olarak kullanılmış ve bağa benzetilmiştir. Nasıl tulum veya
kesenin bağı içindekilerin çıkmasına mâni ise, uyanıklık da istenilmeden badesin
çıkmasına manîdir. İnsan uyanık olduğu müddetçe mak'adı bağlanmış gibidir. Veya en
azından kendi kontrolündedir. Şuuru dışında oradan hiçbir şey çıkmaz. Uyuduğunda
bağı çözülür. Bundan dolayı, uyku abdesti bozucudur.

r2491

İster az, ister çok ve her ne suretle olursa olsun uyku, abdesti bozar diyenler bu
hadîs-i şerife dayanmışlardır. Ancak,bu hadîsin zayıf olduğu söylenmiştir. Aynî der ki;



"Bu hadîs iki yönden malûldür:

1. Bakıyye, hakkında tenkidler bulunan biridir.

2. İnkıta' (kesiklik).

"Hadîsin sahih olduğu farz edilirse, uyumanın az ve mütemekkin bir halde olduğuna
hamledilir.

"Bu hadîse dayanarak uykunun, bizzat kendisinin hades olduğunu söyleyenlerin
sözleri de, hafif uykunun ve secde hâlinde uyumanın abdesti bozmadığım ifâde eden

[2501

hadislerle reddedilmiştir."
Bazı Hükümler

1. Peygamber (s. a.) ümmetinin dîni işlerde neye muhtaç olacağını bıhr ve bunları
çekinmeden anlatırdı. Bu da dînî konularda lüzumlu olan her şeyin çekinmeden
anlatılması gerektiğine işaret eder.

2. Uyumak abdesti bozar. Konu ile ilgili tafsilat 199. hadîsin açıklamasında

[25U

verilmiştir.

[2521

80. (Ayağıyla) Necasete Basan Kimsenin Abdest Alıp Almayacağı
204.. ..Abdullah (b. Mes'ûd) (r.a.) şöyle demiştir:

"Biz (Rasûlullah'la beraber olur) pisliğe basmaktan dolayı abdest almazdık. (Secdede)

[253]

saçın ve elbisenin yere değmesine de manî olmazdık."

Ebû Dâvûd şöyle demiştir; İbrahim b. Ebî Muâviye hadîsinde, "A 'rneşten o da
Şakîk'den o da Mesruk'tan (vasıtalı olarak)" veya, "Şakîk el-A'meş'den(aralarwda
vâsıta olmadan)Mesruk'tan Abdullah (b. mes'ûd) şöyle dedi... diye haber verdi." dedi.
Hennâdda; "(Mesruk'tan veyaA'meş, Ebû Muâviye'ye) Şaktk'den haber verdi ki

12541

Abdlulah (b. Mes'ûd) şöyle demiştir..." dedi.
Açıklama

Bu hadîs-i şerifin Hâkim tarafından rivayeti, "Biz Rasûlullah'la birjikte namaz kılar
pisliğe basmaktan dolayı abdest almazdık" şeklindedir. Buradaki ( )ibaresinin
"Abdest almazdık" anlamında şer'î manâsında mı yoksa "Ayağımızı yıkamazdık"
anlamına lügavî manâsında mı kullanıldığı âlimler arasında ihtilâf konusu olmuştur.
Hattâbî, Kelimeyi "abdest almazdık*' manâsına alarak, "Bununla, ayaklarına pislik
bulaştığında abdesti yenilemediklerini kasdetmiştir. Ayaklarını yıkamadıklarını,
pislikten temizlemediklerini değil" demiştir.

İrâkı de şöyle der; "Buradaki vudû'un temizleme anlamına lügavî manâsına
kullanılmış olması muhtemeldir. Buna göre mânâ: Onlar çamur gibi şeylere
basmaktan dolayı ayaklarını yıkamazlar, çamurun aslının temiz oluşuna binâen onun
üzerinde yürürlerdi, şeklinde olur."

Ancak Hâkim'in rivayetinde pisliğe bastıktan sonra namaz kıldıkları ifâde edildiğine



göre Hattâbî'nin söylediğinin daha sahih olması uygun görünmektedir.

Beyhâkî, daha değişik bir anlayışla buradaki necasetin kuru necaset olduğunu ve

Ashabın buna basmaktan dolayı ayaklarım yıkamadıklarını ifâde etmiştir.

Tirmizî, bu konuda şöyle der: "Bu, ehl-i ilimden bir çoklarının görüşüdür. însan, pis

bir yere bastığı zaman ayağım yıkaması gerekmez, ancak pislik yaşsa yıkaması

lâzımdır, dediler."

Abdullah b. Mes'ûd hadîsin son tarafında saçlarını ve elbiselerini yerden
sakınmadıklarını da ilâve etmiştir.

Hattâbî, bu konu ile alâkalı olarak da şunları kaydetmektedir: "Bunun manâsı şudur:
Namaz kıldığımızda onların tozlanmaması için topraktan korumazdık. Bilakis onları
yere değecek biçimde sahverirdik. Onlar da azalarla birlikte secde ederlerdi. Ancak

[2551

saçların temiz olan yerlere dökülmesi halinde buna manî olunmaz."
Bazı Hükümler

1. Necasete basmaktan dolayı abdest bozulmaz. Buna muhalif olan hiçbir alim yoktur.

2. Namazda iken elbise veya saçlar tozlanmasın ya da kırışmasın diye toplamak doğru

[2561

değildir.

81. Namazda İken Abdestî Bozulan Kişi(Nin Ne Yapması Gerektiği?)

205.. ..Ali b. Talk (r.a.) Rasûlullah'm şöyle buyurduğunu haber vermiştir:
"Sizden biri namazda iken sessizce yellenirse (namazdan) ayrılıp abdest alsın ve
f2571 f2581

namazı iade etsin."
Açıklama

Hadis-i şerifdeki namazın iadesine dâir olan emir, yellenme kasten oıursa vücûba,
hatâen olursa istihbâba hamledilir. Yani yellenme olayı iradesiyle olursa bu namaz
içindeki müslümana ve ibadet âdabına aykırı bir davranıştır. Şayet vâki olursa abdest
alıp namazını iade etmesi gerekir, irâde dışı olduğu takdirde en yakın yerden abdest
alıp namaza kaldığı yerden devam edebilir. Ancak, namazı yeniden kılması daha
evlâdır ve müstehaptır.

Malikî, Şafiî ve Hanbelîlere göre; Namazda iken abdesti bozulan kişinin namazı
bozulur. Namazına yeniden başlaması îcâb eder, yaptıklarının üzerine bina edemez.
Hanefilere göre: Namazda irâdesi dışında abdesti bozulan kişi namazına yeniden
başlamadan, yaptıkları üzerine bina edebilir. Tafsilâtı fıkıh kitaplarında beyan edilen
bu mes'elenin özeti şudur:

Namaz içinde iken abdestin irâde dışı, istenmeden bozulmasına "Sebk i Hades", bile
bile isteyerek bozulmasına "Hades-i Amd" denilir.

Namazı bıraktığı yerden başlayıp devam etmeye "Bina", yeni baştan kılmaya
"îsti'nâff ' tâbirleri kullanılır.

Sebk-i hades suretinde bina caizdir. Namazda iken, istemeyerek abdesti bozulan kişi,
hiç konuşmadan gidip en yakın sudan abdest alarak veya (şartlan mevut ise)



teyemmüm ederek gelir, namazım bıraktığı yerden başlayıp, abdestinin bozulduğu
rüknü iade ederek tamamlar.

Hanefîler: "Namaza devam edebilir" şeklindeki görüşlerinde; "Namazda kendisinden
ay veya mezî ge.en veya burnu kanayan kimse, gitsin abdest alsın ve konuşmadıkça
namazını bina etsin" hadîs-i şerifine dayanmışlardır. Bu hadîse mürsel diye itiraz
edilmiştir.

İbn Nüceym: "Bu hadîsin mürsel olarak sıhhatinde niza yoktur. O da bizce ve ehli
ilmin ekserisince hüccettir" demektedir.

Hanefîler; hadisi açıklama kısmında ifâde edildiği biçimde te'vil etmişlerdir.
Binanın cevazı; Hz. Aişe, tbn Abbâs, Hz. Ebü Bekir, Hz. Ömer, Hz. AH, İbn Ömer,
İbn Mes'ud, Selmân-ı Fârisî gibi büyük sahâbîlerle, Alkame, Tavus, Salim b. Abdillah,
Saîd b. Cübeyr, Şa'bî, İbrahim en-Nehâ'ı, Atâ, Mekhûl ve Sâid b. Müseyyeb gibi
tabiîlerden de rivayet edilmiştir.

Bu hadisten insandan her hangi bir şeyin çıkması abdesti bozar ve namazdan çıkmayı

12591

gerektirir, hükmü çıkarılmıştır.
82. Mezînin Hükmü

T2601

206.. ..Uz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: "Ben mezîsi çok gelen biriydim. (fylenîye
kıyas ederek) yıkanmaya başladım. Öyle ki sırtım çatladı. Bunun üzerine durumu

1260

Rasûlullah (s. a.) anlattım. Veya: anlatıldı. Rasûlullah;

"Böyle yapma, mezîyi gördüğünde, tenasül organım yıka ve namaz için abdest aldığın

r2621 f2631

gibi abdest al. Menî çıkdığmda ise, yıkan" buyurdu.
Açıklama

Mezi bevaza Çalan ve yapışkan bir sıvıdır. Oynaşma veya öpüşme anında erkekten de
kadından da gelebilir. Bazan çıktığı fark edilemez.

Üzerinde durduğumuz hadisten, mezîden dolayı guslün gerekmediği, guslü gerekli
kılan şeyin menî olduğu anlaşılmaktadır. Bu, mezhepler arasında ittifak edilen bir
noktadır.

Ancak, meri geldiğinde yıkanacak mahal, mezînin teiniz mi pis mi olduğu gibi
mes'elelerde ulemâ arasında hayli görüş ayrılıkları vardır.
Şimdi bunları kısaca açıklayalım;

Rasûlullah'ın: "tenasül organını yıka" sözünü zahirine bakarak Mâli-kîler, zekerin
tamamının yıkanmasının şart olduğu görüşüne varmışlardır.

Ahmed b. Han bel'den iki görüş nakledilmiştir. Bunlardan biri Malikîlerin dediği
gibidir. Diğerine göre ise, zekerin hayalarla birlikte yıkanmasıdır. İleride gelecek olan
İbn Sa'd Hadîs'i de Hanbelîlerin bu görüşünü takviye eder görünmektedir. Fakat îmam
Nevevî o hadîsin, mezînin hayalara da bulaşması hâline hamledilmesi gerektiğini veya
yıkanmasının mendup olduğunu işaret ettiği görüşündedir.

Mâlikîlere göre, zekeri yıkamak teabbüdî olduğu için, niyet de şarttır. Hanefî ve
Şafiîlere göre, necaset mahallinin yıkanması kâfidir.



Nevevî, bunun, Cumhurun mezhebi olduğunu söylemektedir. Çünkü, yıkamayı
gerektiren şey, çıkan şeydir, bu da çıkanın mahalline mahsus olur.
Tahâvî'nin Şerhu Meâni'l-Asâr'ın da Saîd b. Cübeyr'den rivayet ettiği "İnsan mezî
çıkardığı zaman haşefeyi yıkar ve abdest alır" sözü de bu görüşü te'yid etmektedir.
Bu hadîs-i şerif ayrıca meninin çıkmasından dolayı guslün farz olduğuna delâlet
etmektedir. Ancak meninin temiz olup olmadığı hususunda da ihtilâf edilmiştir.
Şafıîlere ve Hanbefflerin meşhur olangörüşüne göre,menî temizdir .Bu görüş, ashabtan
Ali b. Ebî Tâlib Sa'd b. Ebî Vakkâs, Ibn Ömer ve Aişe (radıyallahü anhüm)den de
rivayet edilmiştir.

Hanefî ve Mâlikîlere göre, meni pistir. Ancak Hanefîlere göre, yaşı sadece yıkamakla
temizlendiği halde, kurusu ovalamakla da temizlenebilir. Ancak bu durumun,
idrarından sonra su ile temizlenmesi şartına bağlı olduğunu, fukahâ ayrıca beyan
etmektedirler. Mâlikîlere göre ise, hem yaşının hem de kurusunun yıkanması lâzımdır.
Meninin temiz olduğuna hükmedenler, meninin ovalamakla temizlene-bileceğine dâir
olan hadîslere; pis olduğuna hükmedenler de yıkanmasının lüzumuna işaret eden
hadîslere dayanmaktadırlar. Hafız îbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârîde, bu hadîsler
arasında ihtilâf olmadığını söyler.

Hafız, "yıkamayı istihbâba hamledersek, Şafiî ve Ahmed'in dediği gibi meninin temiz
olduğuna, yıkamayı yaş olan menîye, ovalamayı da kuru olanına hamledersek
Hanefîlerin dediği gibi meninin pis olduğuna hükmedilir. Birinci görüş tercihe
şayandır..." demektedir.

Yine Buhârî sarihlerinden Aynî, Askalânî'nin bu sözleri Hattâbî'den, değiştirerek
aldığını ve bununla Hanefîlerin görüşünü çürütmek istediğini söyledikten sonra, uzun
uzun tenkit etmiş ve Hanelileri haklı çıkartarak, Askalânî'nin tercihe şayan dediği
görüşün, tercihe şayan olma bir tarafa, sahih bile olmadığını söylemiştir. Aynî, bu
tenkitlerini yaparken İslâm'ın genel prensiplerini ve Usûl-ü Fıkıh kaidelerini esas
almıştır. Burada bu tenkitlerin zikrine lüzum görmedik.

Görüldüğü gibi bu meseleyi Hz. Ali'nin doğrudan doğruya Hz. Peygamber'e sorduğu,
Tirmizî ve Tahâvî tarafından desteklenmiş, Nesâî ve Abdurrezzâk'm rivayetlerine göre
ise, Hz. Ali'nin bu soruyu; Hz. Ammâr ve Mik-dâd vasıtalarıyla sordurduğu beyan
edilmektedir. Buhârî'nin bir rivayetine göre ise, Hz. Ali Rasûlullah'm kerimesi ile evli
olması münasebetiyle, "Bu soruyu sordurdum" dediği de bu görüşü desdeklemektedir.
Fukahâ da bu meseleyi bu şekilde izah etmektedirler. İbn Hıbbân ise, Hz. Ali'nin bu
meselenin Rasûlullah'a sorulmasını istemesine rağmen kendisinin de sormuş ola-

[2641

bileceği şeklinde rivayetleri cem etmiştir.
Bazı Hükümler

1. Mezînin gelmesi guslü gerektirmez, bundan olayı ancak abdest almak icap eder.

2. Mezî pistir.

3. Meninin gelmesi guslü icâbettirir.
207....Mikdâd b. Esved (r.a.)'den, demiştir ki;

Ali b. Ebi Tâlib (r.a.); "Benim nikâhımda kızı var, onun için kendim sormaktan
utanıyorum" (diyerek) Mikdâd'a (râvinin kendisine) karısına yaklaşıp (oynaşıp) ta
mezî gelen kimseye ne lâzım geldiğini Rasûlullah aleyhisselâmdan soruvermesini



istedi. Mikdâd şöyle devam etti:

"Rasûlullah'a bunu sordum; "Sizlerden biri bu durumla karşılaşırsa tenasül organını

r2651 r2661

yıkasın ve namaz için abdest aldığı gibi abdest alsın" buyurdu."
Açıklama

Bu hadîs de aşağı yukarı evvelki hadîsin aynısıdır. Sadece, onda soruyu Hz. Ali'nin
kendisi sormuş, bunda ise Mikdâd'a sordurmuştur. Tafsilât için evvelki hadîsin şerhine

[26U

müracaat edilebilir.
Bazı Hükümler

1. Kişinin, karısının yakınlarıyla, örfen utanılacak meselelerde direkt olarak
konuşmaması, konuşulması gereken meseleleri muaşeret kaidelerine göre, vâsıta ile
halletmesi uygun olur.

2. Mezîden dolayı gusül değil, abdest gerekir.

3. Soru sormakta, fetva istemekte vekil tâyin etmek caizdir..

4. Vasıtalı da olsa, insan dînî hükümlerden bilmediklerini bilene sormalıdır.

5. Sorulan kişi meseleyi biliyorsa, cevap vermekten çekinmemelidir.

208....Urve'den, rivayet edilmiştir.Urve;

"Ali b. Ebi Tâlib Mikdâd'a şöyle dedi;' diyerek (bir önceki) Süleyman b. Yesâr'ın
rivâyetindekilerin benzerini zikretti. Sonra Urve dedi ki; Mikdâd, Rasûlullah'a sordu,

T2681

(s. a.) da; "Zekerini ve hayalarını yıkasın." Buyurdu.

Ebû Dâvûd dedi ki; Bu hadîsi Sevrt ve bir cemaat, Hişâm babası Mikdâd ve Hz. Ali

[2691

senediyle Rasûlullah'tan rivayet etmiştir.
Açıklama

Hadîs-i şerif, Urve, Hz. Ali iüe Mikdâd arasında geçen bir konuşmayı haber
vermektedir. Aslında Urve bu konuşma ânında onların yanında değildi. Hâdiseyi Ali
b. Ebi Tâlib veya Mikdâd'dan duymuş olması muhtemeldir.

Bazı nüshalarda ,Ebû Davud'un ilâvesindeki; "Mikdâd'dan" ibaresi mevcut değildir.
Doğrusu da böyle olması gerekmektedir. Çünkü, Mikdâd, hadîsi bizzat Rasûlullah'dan
duymuştur. Buna göre Hz. Ali'den rivayet etmesine lüzum yoktur.
Hadîsdeki: "Zekerini ve hayalarım yıkasın." ifâdeleri emir olması sebebiyle Ahmed b.
Hanbel ve bazı fukahâya göre vücûb ifâde eder. Yani hem zekerin hem de hayaların
yıkanması gerekir.

Cumhûr-u ulemâya göre hayaların da zekerle birlikte yıkanması menduptur. Ancak,
hayalara da bir şey bulaştığı takdirde yıkanması vaciptir.

Hattâbî de, "Hayaların soğuk su ile yıkanması hakkındaki emir, şehveti kırması,
mezîyi azaltması ve tıbben faydalı olduğu içindir" demektedir.

Hadîsten Mezî sebebiyle hayaların ve zekerin yıkanmasının gerektiği hükmü



çıkarılabilir.



209....Urve, Ali b. EbîTâlib'in "Mikdâd'adedimki..." diye başlayan hadisini yukarıda
geçtiği şekilde nakletti.

Ebû Dâvûd dedi ki; Bu hadîsi, Mufaddal b. Fedâte, Sevrî ve İbn Uyeyne Hişâm'dan,
Hişâm babasından, o da Ali b. Ebî Talib'den rivayet etti.

Ayrıca, îbn İshâk da Hişâm b. Urve'den, Hişâm babasından, o Mikdâd'dan, Mikdâd da

r2701

Rasûlullah (s. a.) den rivayet etmiş fakat "Hayalarını" sözünü zikretmemiştir.
Açıklama

Bu hadîsin açıklaması evvelki hadîslerde geçmiştir.

[2711

210....Sehl b.Huneyf (r.a)'den, şöyle demiştir: Mezîden dolayı zorluk çekmekte
ve sık sık yıkanmaktaydım. Dururumu Rasûlullah (s.a.)'a arzettim. "Mezîden dolayı
sadece abdest alman kâfidir" buyurdu. Bunun üzerine: "Yâ Rasûlullah, elbiseme
bulaşan mezî ne olacak?" dedim. "Bir avuç su alıp, bu suyu elbisenden mczînin

[272] [2731

bulaştığını gördüğün yere serpmen (yıkaman) kâfidir" buyurdu.
Açıklama

Her ne kadar bu hadis-i şerifte yalnız mezî'den bahsedilmiş ise de bu konu ile
yakından ilgili olan, aşağıdaki hususları beyân etmeyi uygun bulduk.
Erkeklerden çıkan maddeler dörde ayrılır, a. İdrar, b. Vedî, c. Mezî, d. Meni.
İdrarın, ittifakla hükmü necistir. Affedilen mikdârı aştığı takdirde yıkanması şarttır.
Vedî; İdrar akabinde çıkan yapışkan bir maddedir. Bu da idrar gibi necistir. Abdestten
başka bir şey gerektirmez.

Meni; Şehvetten dolayı akan sıvıdır. Her halükârda guslü gerektirir. Ancak, meninin
necis olup olmadığında fukahâ ihtilaf etmiştir.

Hanefîlere göre necistir. Yaşının muhakkak yıkanması, kurumuş olanın (eğer idrardan
sonra su ile yıkanmış ise) ovalamakla temizleneceği hadis-Uerde mevcuttur.
Tirmizî, elbiseye bulaşan mezî hakkında ulemânın ihtilaf ettiklerini söyledikten sonra
bu ihtilaftan şöylece sıralar;

1. Şafiî ve îshâk mezînin ancak yıkanmakla temizlenebileceği görüşündedir.

2. Bazıları mezî bulaşan yere su serpmekle temizleneceğini söylerler.

3. Ahmed: "Su serpmekle temizleneceğini umarım" demektedir.

Nevevî: "Hadîs-i Şerîf deki ("serpmek" diye terceme ettiğimiz) ( ) kelimesi hem
"yıkamak" hem de "su serpmek" manâsına geldiği için burada muradın yıkamak
olduğunu söyler. Bu da cumhurun görüşüdür. Başka bir hadîs, mezîden dolayı "avret
yerini yıka" şeklinde vârid olduğuna göre, burada da yıkamak manâsında olacağı açığa
çıkmış olur" demektedir.

Şevkânî ise, "Esrem' in rivayetinde ( ) "Onun üzerine dök" şeklinde sabittir. Ayrıca
din kolaylığı emrettiğine göre burada bu kelimenin serpmek manasında olduğu
açıktır" dedikten sonra, mezînin bulaştığı yere su serpmenin yeterli olacağını



söylemektedir.

îdrârı yıkamak hususunda ne kadar titiz davranıldığı bilinmektedir. İdrara mülhak olan
şeylerin de onun hükmünü alması gerekir. Dolayısıyla Şevkânfnin dediği gibi kolaylık
mülâhazası pek görünmemektedir.

Zaten, Cumhurun görüşü yukarıda ifâde edildiği gibi mezî bulaşan yerin yıkanması

[274]

gerektiği şeklindedir.
Bazı Hükümler

1. İnsan bilmediklerini bilene sormalıdır.

2. Sorulan kişi cevap vermekten çekinmemelidir.

3. Mezî, guslü îcap ettirmez, abdesti gerektirir.

1275]

2 11.... Abdullah b. Sa'd el-Ensâri şöyle demiştir; Rasûlullah (s.a.)'e, guslü îcap
ettiren şeylerden ve sudan sonra gelen sudan sordum da,o da;"(Sudan sonra gelen su
için) o mezîdir ve her erkek mezî çıkarır. Bundan dolayı fercini ve hayalarım yıkarsın,

r2761 r2771

namaz için aldığın abdest gibi abdest alırsın" buyurdu.
Açıklama

"Sudan sonra gelen su" tâbiri mezîye işarettir. Çünkü, mezî çıkmaya başladıktan sonra
kesilmeden bir müddet devam eder. Böylece sudan sonra su gelme hâli olur. Menî ise
böyle değildir. Menî, fışkırdıktan sonra kesilir, bir müddet sonra tekrar gelir. Şevkânî,
bundan maksadın idrardan sonra gelen su olduğunu söylemiştir. Fakat bu, hadîsin
devamına uygun düşmemektedir. Çünkü, idrardan sonra gelen suya mezî değil vedî
denilir ve daha çok olabilir.

Bu hadîs-i şerif mezî çıkması halinde tenasül organıyla birlikte hayaların da yıkanması
gerektiğini söyleyen Hanbelîlerin görüşünü te'yid eder. 206. hadîsin açıklamasında da
temas edildiği gibi Nevevî hayaların yıkanmasının, mezînin hayalara da bulaşması

f2781

halinde bağlamaktadır.
Bazı Hükümler

1. Mezîden dolayı tenasül organıyla birlikte hayalar da yıkanmalıdır.

2. Mezî guslü gerektirmez, yalnız abdesti bozar.

3. İnsanlar dinlerine âit hükümleri öğrenmek için bilenlere sormalıdırlar.

4. Cevap veren, duruma göre, sorulandan başka şeyler de söylenebilir.

212. ...Haram b. Hakîm, amcası (Abdullah b. Sa'd)dan rivayet etti ki; Abdullah,
Rasûlullah (s.a.)'e, "Hayızlı iken karımdan bana neler helâl olur?" diye sordu.

f2791

Rasûlullah (s. a.); "Sana, peştemalîn üstü helâldir" buyurdu.

(Hadisin ravisi Hârûn b. Muhammed veya Heysem b. Humeyd) hayızlı ile yemek



T2801

yenebileceğini ekledi ve bu hadîsi zikretti.
Açıklama

İlk bakışta bu hadîsin bâb başlığı ("terceme") ile hiçbir alâkası görünmemektedir.
Nitekim, bazı nüshalarda bu ve bundan sonraki hadîs "Hayızlı kadınla mübaşeret ve
onunla beraber yemek" adındaki bir bâb'ta yer almaktadır. Ancak nüshaların çoğunda
üzerinde durduğumuz "Mezînin hükmü" başlığı altında yer almıştır.
Buna göre, hadîsin başlıkla ilgisi Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde aynı râvîden
naklettiği Ensârî, Rasûluilah'a; Guslü gerektiren sudan sonra suyun hükmünden,
evinde ve mescitte namaz kılmadan ve hayızlı kadınla yemek yemenin hükmünden
sordu; Rasûlullah da;

"Allah hakkın söylenmesinden haya etmez. Ben şöyle şöyle yaptığımda namaz için
aldığım abdest gibi abdest alırım, fercimi yıkarım, (diyerek guslün yapılışını beyan
etti.)Sudan sonra suyun hükmüne gelince o mezîdir. Her erkek mezî çıkarır. Bundan
dolayı fercimi yıkar ve abdest alırım. Mescit ve evde namaz kılma meselesi ise,
evimin mescide ne kadar yakın olduğunu biliyorsun. (Buna rağmen) farz namazın
dışında kalanları mescitte kılmaktan çok, evimde kılmayı seviyorum. Hayızlı ile
yemek yeme işi ise, ben onlarla beraber yemek yiyorum."

Esas metinde bildirilen hadîsten bu hadîs kasdediliyor ise, bir önceki hadisten daha
geniş olarak verilen bu hadîs mevzûmuzu ilgilendirir ve tamamı İçindedir. Ancak, Ebû
Dâvud şerhlerinden Menhei'in açıklamaları gözönüne alınırsa ve bununla Tirmizî'nin:
"Hayızlı kadınla yemek yenip yenmeyeceğini" sordum da, Peygamberimiz;
"Onunla yemek ye! buyurdu" hadîsi kasdediîiyorsa, MezS Babı ile ilgisi olmadığı
ortaya çıkar. Nitekim, Menhel müellifinin yukarıdaki hadîsle sonraki hadîsi ayrı bir
babda zikretmesi, bunu göstermektedir. .Zîra, 213'üncü hadîs sadece bu konu ile

mu

ilgilidir.

Bazı Hükümler

1. Havız halinde hanımının göbeğinden yukarısından faydalanmak, onunla beraber
yemek yemek caizdir.

2. Dînî meselelerde, utanılacak cinsten de olsa bilinmeyen hususların sorulması teşvik
edilmelidir.

3. Evde nafile kılmak, camide kılmaktan daha efdaldir.

4. Mezînin ancak, ferci yıkama ve abdest almayı gerektirir; mezi necistir.

213....Muâz b. Cebel (r.a)'den, şöyle demiştir;

Rasûlullah (s.a.)'e; "Karısı hayızlı iken, erkeğin ondan faydalanması helâl olan yerini"

r2821

sordum; "Peştamalın üstüdür, ama ondan da sakınmak efdaldir'* buyurdu.

r2831

Ebû Dâvûd; "Bu hadîs kuvvetli değildir" demiştir.



Açıklama



T2841

Bu mevzu ile ilgili geniş bilgi, 103. Bâb 258. hadîste verilecektir.
83. İnzalsiz Cima'ın Hükmü

214....Übeyy b. Ka'b şöyle haber vermiştir;

"Rasûlullah (s. a.) İslâm'ın ilk yıllarında elbisenin azlığından dolayı inzâlsiz cima
neticesinde insanlara yıkanmamayı bir ruhsat kıldı. Daha sonra ise guslü emretti.
r2861

Ruhastı kaldırdı."

Ebû Dâvud şöyle der; Übeyy, bununla; "Sudan dolayı suyu" kasdetmiştir. (Bu da

r2871

meninin gelmesinden dolayı guslün gerektiğini ifâde etmektedir.)
Açıklama

Übeyy (r.a.)'in haberinden anlaşıldığına göre, İslâm'ın ilk devirlerinde, müslümanlar
fakir, elbiseleri az olduğu için, sık sık yıkanmaktan dolayı bir zarara uğramamaları
bakımından, meni gelmediği müddetçe cinsi temastan dolayı bir ruhsat ve kolaylık
olarak gusül emredilmemişti. Bazı rivayetlerde ( ) "Elbiseler" kelimesinin yerine ( )
"Sebat" sözü kullanılmıştır. Buna göre, müslümanlar henüz İslâm'a yeni girdikleri için
dînî emirlere olan sebatları azdı. Bu yüzden kendilerini İslâm'a ısındırmak ve kolaylık
göstermek bakımından menî gelmeyen temastan dolayı gusül gerekmiyordu; anlamı
çıkar.

İhtimal ki Übeyy, sonraları bu meselenin konuşulup, o şekilde fetva verildiğini
duymuş ve onun İslâm'ın ilk zamanlarına mahsus bir ruhsat olduğunu,şimdi ise
hükmün değişip menî gelmese bile sünnet mahallerinin birbirine temasından dolayı
guslün vacip olduğunu anlatmak istemiştir.

Hadîs, ister menî gelsin, ister gelmesin mutlak manada cinsi temasın, guslü
gerektirdiğine işaret etmektedir. Ancak ulemâ bu meselede ihtilâf etmiştir.
Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ebsû Sâ'ıd el-Hudrî, İbn Mes'ûd, Sa'd b, Ebî Vakkâs, Übeyy b.
Kâ'b, Râfî b. Hadîc, Zeyd b. Hâlid, Atâ b. Ebî Rebâh, Ebû Seleme, Süleyman el-A'meş
ve Zahirîlere göre, menî gelmeden, cinsî münâsebet guslü gerektirmez. Bunlar
Müslim'in, Ebû Sa'îd el-Hudrî'den, Buhârî'nin, Hâlid el-Cühenî'den ve Tahâvî'nin Ebû
Hureyre'den rivayet ettikleri hadîslere istinad etmişlerdir ki,bu hadisler guslün ancak
menî gelmesinden dolayı farz olduğuna işaret etmektedirler.

Nevevî, Müslim Şerhi'nde, "bilmiş ol ki, bugün müslümanlar, menî gelmese bile,
mücerret temasdan dolayı guslün farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ashaptan bazıları,
menî olmadan guslün farz olmadığı görüşünde idiler. Onlardan bir kısmı
görüşlerinden döndü ve icmâ meydana geldi..." demektedir.

Cumhur, biraz sonra gelecek olan 216. hadîs ile, Buhârî ve Müslim'in Ebû
Hureyre'den, Müslim'in Hz. Aişe'den ve Tahâvî'nin Ebû Sâlih'den rivayet ettikleri ve
"menî gelmese bile temastan dolayı guslün farz olduğunu"

ifade eden hadîslere dayanmışlardır. Bunlar, evvelki hadîslerin guslü emreden
hadislerle neshedildiğini söylemektedirler.



İbn Abbâs, Guslün şart olmasını meninin gelmesine bağlamanın ihtilâmla ilgili
olduğunu söyler.

Subülü's- Selâm' da bu konuda şunlar söylenmektedir; "Hadîs-i şerif nesh hususunda
açıktır. Nesh olmasa bile bu hadîs ( ) "Su sudandır" hadîsine tercih edilir. Çünkü,
bu "mantûk" öbürü "mefhûm" dur.

"Usül-ü fıkıhta, mantûk mefhûm üzerine tercih edilir. Ayet-i kerîme de bu mantûk'u
desteklemektedir. Mâide Sûresinin 6. ayetinde ( ) "Cünup olursanız tertemiz
paklanınız" buyuruluyor. İmam Şafiî der ki; "Arap dili, cenabet kelimesinin hakikat
olarak cinsî münâsebet mânâsına gelmesini gerektirir, isterse, menî çıkmasın. Çünkü,
birisine, filanca falan kadından cünup oldu deseler, meni inmese bile hemen, o kadın
ile cinsî münâsebette bulunduğunu anlar. Bu suretle sadece içeriye girmenin guslü

r2881 r2891

icâp etmesi babında kitab ile Sünnet birbirini desteklemiş oluyor."
Bazı Hükümler

1. Sünnet mahallî girdikten sonra, menî gelmese bile gusul farzdır.

2. Guslün, meninin gelmesine bağlı olduğu hükmü İslâm'ın ilk dönemlerine mahsustu,
sonradan nesh edildi.

3. Şer'î hükümlerin bazıları bazılarını nesh eder.

4. Sünnetin Sünnetle neshi caizdir.

215....Sehl b.Sa'd (r.a.) Übeyy b. Kâ'b (r.a.)'m kendisine şöyle dediğini haber verdi:
"Suyun sudan (guslün meniden) olduğuna dâir sahâbîlerin verdiği fetva, İslâm'ın ilk
günlerinde Rasûlullah'ın tanıdığı bir ruhsattı. Rasûlullah, sonraları (menî gelmese bile

f2901 [291]

temastan dolayı) yıkanmayı emretti."
Açıklama

Bu Hadîs-i şerif de bir evvelki hadîsin hemen hemen aynısıdır. Ancak, bu hadîs-i şerîf
de evvelkinden farklı olarak, ruhsatın niçin verildiği tâyin edilmemiş, fazla olarak da
Ashâb-ı Kirâm'dan bazılannm o ruhsata uygun olarak fetva verdikleri kaydedilmiştir.
Menî gelmediği takdirde guslün îcâp etmediğine dâir fetva veren sanayilerin isimleri
önceki hadîste belirtilmiştir. Mes'ele hakkında tafsilât için o hadîsin şerhine müracaat
edilmelidir.

216.. ..Ebû Hureyre (r.a.) Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir; "Erkek,
kadının dört dalı (kollan ve bacakları) arasına oturur, (erkek) sünnet mahallini,
(kadının) sünnet mahalline bitiştirirse (inzal vuku bulsun, bulmasın) gusül vacip
f2921 f2931

olur."
Açıklama

Hadîste geçen "Şu'ab" kelimesi "Şu'be "kelimesinin çoğuludur. İbnu'l-Esîrln
bildirdiğine göre; herşeyin bir kısmı ve parçası demektir. Buradaki "Şu'be"den ne



kasdedildiği ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre bunlar» kollarla bacaklardır.
Nitekim, "Şuab" kelimesi "Misbâh" isimli eserde ifâde edildiği gibi "Şu'be"
kelimesinin çoğulu olup ağacın gövdesinden sarkan dalları manâsına, teşbih yoluyla
da kadının kol ve bacakları manâsına gelmektedir. Bu teşbihten maksat cimâ'dır.
Diğer bazıları "şuab"uı ayaklarla uyluklar olduğunu söylemişlerdir. Kadı İyâz'a göre;
bundan murat kadının dört tarafı, yani kollarıyla bacaklarıdır. Bununla, kinaye
suretiyle cinsî münâsebet kasdedilmiştir. Yani cinsî münâsebete niyetlenir ve âletini
sünnet yeri kayboluncaya kadar idhal ederse menî gelmese bile gusül vacip olmuş
olur.

Tirmizî, bu hükmün, ulemânın ekserisinin görüşü olduğunu söyler.

Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Âişe (Radıyallâhü anhüm) gibi büyük sahâbîler,

Süfyân-ı Sevrî, Şafiî, Ahmed İshâk ve Hanefîler bu görüştedirler.

Şafiî olan îmam Nevevî bu mevzuda şunları söylemektedir;

"Ashabımız (şafıî âlimler) şöyle demiştir; Kesinlikle yasak olmasına rağmen Haşefe,
kadın veya erkeğin dübüründe, bir hayvanın dübür veya fercinde kaybolursa yine
gusül vacip olur. Bu durumda kendi ile temas edilen insan ölü veya diri, büyük veya
küçük, isteyerek veya istemiyerek, bilerek veya unutarak olması âletinin sert olup
olmaması veya sünnetli ya da sün-netsiz olması hükmü değiştirmez. Bütün bu
pozisyonlarda fail ve mefûle gusül lâzımdır. Yalnız taraflardan birisi çocuksa,
mükellef olmadığı için ona gusül lâzım gelmez. Fakat onun için de "cünüp oldu"
denir. Eğer mümeyyiz ise, velîsinin ona abdesti emrettiği gibi guslü de emretmesi
gerekir..."

Nevevî'nin ifâdeleri aslında Şafiî Mezhebi'nin görüşleri olmakla beraber, bir çok
hususta diğer mezheplerin de görüşlerini yansıtmaktadır. Farklı olarak Mâliki ve
Hanbelîler, küçük kızla temas hâlinde, çocuk müştehat olmadığı takdirde meninin
inmesini şart koşmuşlardır.

Hanefilere göre de hayvana veya ölüye temas hâlinde guslün farz olması için meninin
inmesi şarttır. Aletin bez gibi bir şeye sarılmış vaziyette temas edilmesi hâlinde, fercin
hareketi hissedilir ve lezzet alınırsa, menî gelmese de gusül farz olur. Aksi halde menî

f2941

gelmeden farz olmamakla beraber ihtiyata binâen uygun olanı guslün lüzumudur.
Bazı Hükümler

1. Haşefenin girmesi halinde, menî inmese bile hem fail hem de mef,ul için gusletmek
farz olur.

2. Anlatılması güç olan bazı hususların kinaye yoluyla anlatılması caizdir.

3. Sarahaten anlatılmasına gerek duyulan şeylerin açıkça anlatılabileceğine işaret
vardır.

217.. ..Ebû Sa'îd el-Hudrî'den Rasûlullah (s.a.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir;

r2951 \296]

"Su (yıkanma) sudan (meniden) dir." Ebû Seleme de böyle yapardı.
Açıklama

Hadîste, guslün lüzumunun, meninin inmesine bağlı olduğu ifâde edilmektedir. Ancak



bu, yukarıda da işaret edildiği gibi İslâm'ın ilk zamanlarına mahsus bir ruhsattı,
bilâhare neshedildi.

İbn Abbâs, bunun neshedilmediği, bununla muradın rüyada ihtilâm olmak olduğu
görüşüne sahiptir. Ancak hadîs-i şerifin sevk edildiği bahis cima ile alâkalıdır.
Müslim'in Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivayet ettiği şu hadîs, bu hükmün cima ile ilgili
olduğunu tereddüde meydan vermeyecek şekilde ortaya koymaktadır
Hadis şöyledir: "Pazartesi günü Rasûlullah aleyhisselâm'Ia birlikte Kubâ'ya (gitmek
üzere yola) çıktım. Beni Sâlim(in bulunduğu yer)e vardığımız zaman, Rasûlullah
Itbân'm kapısı önünde durarak ona seslendi. İtbân esvabını sürükleyerek çıktı.
Rasûlullah (s. a.): "Adam'a acele ettirdik" buyurdu.

Itbân; "Yâ Rasûiellah ne buyurursun, bir adam karısı ile cima hâlinde iken acele
ettirilir de meni indirmezse ona ne lâzım gelir" dedi. Rasûlullah (s.a.); "Su ancak

f2971

sudan dolayı icâp eder" buyurdular.

İbn Abbâs'm bu hâdiseden haberi olmaması ve bu yüzden; "Suyun ancak sudan dolayı

T2981

lâzım olacağı" hükmünü ihtilâmla alâkalı sayması muhtemeldir.

84. Cünüp Olan Kişinin (Yıkanmadan) Tekrar Cima Etmesi

218....Enes b. Mâlik (r.a.)'dan rivayet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a.) bir gün (bütün)

r2991

hammlarıyla (cinsî) temasta bulundu ve (en sonunda) bir kere gusül abdesti aldı."
Ebû Dâvûd dedi ki; Bunu, Hişâm b. Zeyd, Enes'den; Mâ'mer de Kaiâde vâsıtası
ileEnes'ten; Salih b. Ebi'l-Ahdar Zührî'den, hepside Enes tankıyla Rasûlullah 'tan

DOOl

(böylece) rivayet ettiler.
Açıklama

BuhârFnin bir rivayetinde o gün Rasûlullah (s.a.)'in dokuz, başka bir rivayetinde de
onbir hanımı bulunduğu beyan ediliyor. Bir başka görüşe göre de dokuz hanımı, iki de
cariyesinin olduğu ifâde edilmektedir.

Rasûluüah'm karı koca muamelesinde bulunduğu hanımları şunlardır;
Hz. Hadîce, Şevde, Âişe, Hafsa, Ümmü Seleme, Hind, Çüveyriye, Zeyneb bint Cahş,
Zeynep bint Huzeyme, Reyhâne, (Rasûlullah bunu esir almış sonra âzad edip Hicretin
altıncı senesinde onunla evlenmiştir), Ümmü Habîbe, Remle bint Ebî Süfyan, Safıyye,
Meymûne, Fa'tıma bint Dahhâk, Esma bint Nûman'dır.

Ayrıca nikahlayıp da karı koca muamelesinde bulunmadığı hanımları da olmuştur.
Buhârî Şârihi Aynî, Efendimizin nikahladığı hanımların sayısının yirmi sekize
vardığını söyler. Tabiî bunların hepsi aynı anda nikâhı altında bulunmuş değildir.
Peygamber Efendimizin çok evlilik yapmasının birçok hikmetleri vardır. Ailevî
münâsebetlere âit ahkâmın tesbit ve yayılması, kimsesiz kalan hanımların himâyesi,
devletin gücünü muhafaza ve İslâm'ın yayılmasını temîne yardımcı olması bakımından
devrinin ileri gelenleri ile akrabalık kurma, çok evlenmenin Araplar arasında bir
fazilet ve medh vesilesi sayılması, ehl-ü ıyâlin çokluğunun kişiyi Rabbisi ile meşgul
olmaktan alıkoymaması gerektiğinin gösterilmesi bu hikmetlerdendir.



Rasûlullah (s.a.)'in çok hanımla evlenmesi dünya zevkine düşkünlüğünden dolayı
değildir. Eğer öyle olsaydı daha İslâmı tebliğe ilk başladığı günlerde Müşriklerin,
İslâm dâvasını bırakması şartıyla Mekke'nin en güzel kızlarını teklif etmelerini kabul
eder, çok evliliğin âdet olduğu bir devirde elli yaşma kadar tek kadınla yetinmezdi.
Nesâî ve Hâkim'in Enes'ten rivayet ettikleri bir hadîste; "Sizin dünyanızdan bana
kadın ve güzel koku sevdirildi, gözümün sürüm namazda kılındı" buyurarak namazı
hepsinden üstün tuttuğunu ortaya koymuştur.

Üzerinde durduğumuz hadîs-i şerifdeki "Tavaf (dolaşmak)"tan murat cinsî
münâsebettir. Buhârî'nin rivayetinde Katâde'nin: "Enes'e; "Rasûlullah aleyhisselâm
buna dayanabiliyor muydu?" dedim. Biz aramızda, "Ona otuz erkek kuvveti
verildiğini konuşurduk" cevâbım verdi" demesi de bunu gösterir.
Rasûlullah (s.a.)'in bir gusülle bütün hanımlarını dolaşmasının birkaç veçhe ihtimâli
vardır. Şöyle ki;

1. Bunu, seferden geldiği zaman yapmıştır. Çünkü o zaman, "Kasm" denilen, zevceler
arasında adalete riâyet lâzım değildir, peygamber (a. s.) sefere çıkacağı zaman
hanımları arasında kur'a çektirir, kur'a hangisine çıkarsa beraberine onu alırdı.
Döndüğü zaman "kasm"e yine başlardı. Fakat başlarken bu hakta bütün hanımları eşit
olduğu için hiçbirini tercih etmez, bir defada hepsinin yanma uğrar kasm'e ondan
sonra başlardı.

2. Birden dolaşma mes'elesi, hanımlarının rızası ile olmuştur.

3. Mühelleb'e göre bu iş zevceleri arasında kur'a çektirerek sefere çıkacağı gün
olmuştur. Çünkü kur'adan sonra kasm'e riâyet lâzım değildir.

Ancak bu te'viller Rasûlullah (s.a.)e zevceleri arasında devam üzre müsâvâta riâyet
farzdır diyenlere göredir ki, ekseri ulemânın kavli budur.

Ona kasm vacip değildir, diyenlere göre Hadîs-i te'vile hacet yoktur. Ebû Bekr İbnu'l-
Arabî diyor ki, "Allah, nikâh konusunda bazı şeyleri Peygamberine tahsis
buyurmuştur. Onlardan biri de kendisine bir saat tahsis etmesidir. O vakitte
zevcelerinin onun üzerinde hakkı yoktur. Onların hepsinin yanma girer, kendilerine
dilediği muameleyi yapar, sonra nevbet sırası hangisinirise ona döner .Müslim'in
Kitabında İbn Abbâs'tan rivayet edilen bir hadîste bu saatin ikindiden sonra olduğu
bildirilmektedir.

Rasûlullah (s.a.)'in zevcelerini bir gusülle fakat ayrı ayrı abdest alarak tavaf etmiş
olması muhtemeldir. Yahutta abdest almadan bir gusülle hepsini dolaşmış ve bunun da

13011

caiz olduğunu göstermek istemiştir.

Ebû Davûd'da 220 numarada gelecek olan hadîs Efendimizin aralarda abdest aldığını
[302]

bildirmektedir.
Bazı Hükümler

1. Temas edilen kadm ister aynı, ister ayrı ayrı olsun iki temas arasında gusul şart
değildir. Ancak gusletmek

müstehaptır.

2. Cenabetten dolayı hemen yıkanmak lâzım değildir. Fakat namaz vaktini daraltmaya
meydan verilmemelidir.

3. Güç yetmesi hâlinde temasın çokluğu mekruh değildir.



4. Adaletle hareket edileceğine emin olunduğu takdirde dörde kadar evlenmeye

T3031

dinimiz ruhsat vermiştir.

85. (Cinsî) Temastan Sonra Tekrar Temasta Bulunmak İsteyenin Abdest Alması

13041

219.. ..Ebû Râfi (r.a)'den, demiştir ki;

Rasûlullah (s. a.) bir gün her birinin yanında (ayrı ayrı) yıkanmak suretiyle, (bütün)
hanımları dolaştı. Ebû Râfî şöyle dedi;

"Yâ Rasûlullah, hepsi için bir kerre gusül etsen olmaz mıydı?" dedim.
"Bu, (sevap yönünden) daha iyi (kalbin tatmini için) daha güzel, (beden için) daha
r3051

temizdir" buyurdu.

r3061

Ebû Dâvâdi "Enes'in (Önceki) Hadîsi bundan daha sahihtir" demiştir.
Açıklama

Ebû Dâvûd bu son ifâdesi ile, önceki hadis ile bu hadîs arasındaki ihtilâfa işaret
ederek, birini diğerine tercih etmek suretiyle bu ihtilâfı gidermek istiyor.
Şevkânî, Hafızın: "Ebû Dâvûd bu hadîsi ta'n edip, Enes hadîsinin daha sahih olduğunu
söyledi" dediğini naklediyor. Aslında Ebû Davud'un yaptığı ta'n değildir. Çünkü, onun
sıhhatini inkâr etmemektedir.

Nesaî: "Bu hadîsle Enes hadîsi arasında ihtilâf yoktur. Bilakis Rasûlullah, bazan
cimâlar arasında yıkanmaz bazan da yıkanırdı" der.

Nevevî de: "Bu, Rasûlullah'm değişik zamanlarda her iki uygulamada bulunduğuna
hamledilir" demiştir.

Hadîs, cimâm tekrarlanması hâlinde, cima aralarında guslün müstehap olduğuna
delâlet eder. Şevkânî'nin beyânına göre, Zahirîlerle, îbn Habîb, temaslar arasında
abdest almanın vücûbuna kaildirler. Bu görüş sahipleri, bu babtaki hadîslere
dayanırlar.

Diğer, îslâm ulemâsına göre ise, temaslar arasında abdest almak farz değildir.
Tahâvî'nin Hz. Aişe'den naklettiği ve Rasûlullah'm cimâî tekrarlamak istediğinde
abdest almadığını ifâde eden haberler Cumhurun delillerindendir.
Ayrıca, hadîs-i şerifin son kısmı ve sahabenin sorusuna cevap niteliği taşıyan
bölümünde "Daha faziletli" olduğunu belirtmesi güsûl yapmadan da, ikinci bir
temasda bulunulabileceğine işarettir. Böylece iki hadîs arasında tearuz olmadığı açıkça
r3071

görülmektedir.
Bazı Hükümler

1. Aynı gün. temasın tekrar edilmesi hâlinde arada gusletmek mestehaptır.

2. Gusül yapmadan da cima tekrarlanabilir.

3. Dînî meselelerde tereddüt edilen noktaların sorulup öğrenilmesi lâzımdır.



220.. ..Ebû Sa'îd el-Hudrî (r.a.) Rasûlullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu nakletmiştir;
"Sizden biri hanımına yaklaştığında, tekrar etmeyi isterse ikisi arasında (sadece)
r3081 r3091

abdest alsın."
Açıklama

Evvelki hadîste de ifâde edildiği gibi Zahirîlerle, Malikîlerden İbn Habîb, arada abdest
almanın vücûbuna kail olmuşlardır. Buna da delil olarak hadîsdeki "İki cima arasında
abdest alsın" emrini göstermektedirler.

içinde Hanefîlerin de bulunduğu Cumhur ise, abdestin müstehap olduğu"
görüşündedirler. Ancak, Ebû Yûsuf abdestin, vacip veya müstehap olmayıp mubah
olduğunu söylemiştir.

Ulemâdan bazıları buradaki "Vudû"u lügat mânâsına alarak, maksadın tenasül
uzvunun yıkanması olduğunu; abdestin, şehveti tatmin için değil, ibâdet için meşru
olduğunu söylerler. Zira, diğer bir rivayette "abdest alsın" yerine "fercini yıkasın"

[3101

denmektedir. Buna göre yalnız avret mahallinin yıkanmasıyla da iktifa edilebilir.

86. Uyumak İsteyen Cünup (Ne Yapmalıdır?)

221.... Abdullah b. Ömer (radıyallâhü anhümâ) şöyle dedi;

Ömer b. el-Hattâb,geceleyin cünup olduğunu Rasûlullah (s.a.)'a anlattı. Rasûlullah

f31 11 r3121

(s. a.) ona; "Abdest al, zekerini yıka sonra uyu" buyurdu.
Açıklama

Hadîs-i şerifin bu şeklinden, Hz. Ömer'in, cünup olarak uyumanın hükmünü
Rasûlullah'a sorduğu, onun da yukarıdaki cevabı verdiği anlaşılmaktadır. İbn Hacer,
Nesaî'nin, bu sorunun sebebini açıkladığını, buna göre Hz. Ömer'in oğlu, Abdullah'ın
gece cünup olup, durumu babasına söylediğini, babasının da Rasûlullah (s.a.)'a
gelerek, mes'elenin hükmünü sorduğunu kaydetmektedir.

Menhel sahibi, Nesaî'nin es-Sünenu's-Suğrâsmda böyle bir hadîse rastlamadığım
söyledikten sonra hadîsin es-Sünnenu'I-Kübrâ'da olabileceğini beyân etmiştir. Fakat
Hz. Ömer'in bir sefer kendisi bir sefer de oğlu için sormuş olması da mümkündür.
Rasûlullah (s.a.)'in Hz. Ömer'e "Abdest al, zekerini yıka sonra uyu" buyurması, abdest
almanın öne alınmasını gerektirmez. Çünkü, cümleleri biri birine bağlayan atıf edatı
(vav) tertibe delâlet etmez, sadece iki şeyin bir arada toplanmasını ifâde eder. Buna
göre hadîs-i şerifte abdest almakla zekeri yıkama işlerinin ikisinin de yapılması
emredilmektedir. İstincânm abdestten evvel olduğu da malumdur. Nitekim hadîsin
İmam Mâlik'ten rivayeti; "Zekerini yıka, abdest al, sonra uyu" şeklindedir.
Hadîs-i şerifte abdestin önce alınması, onu ta'zim ve teberrük içindir. Buhârî'nin
rivayetinde abdest alma emir siğasiyla değil,"Abdest aldığı zaman uyur" şeklinde şart
sîğasiyla gelmiştir.

Cünup olan bir kimsenin uyumadan öne abdest alması meşrudur. Ancak, bunun
hükmü hususunda ihtilâf edilmiştir.



Mâlikîlerden tbn Habîb ile Zahirîlere göre cünubün uyumadan abdest alması farzdır.
Zahirî İbn Hazm ise bu mes'elede Dâvûd ez-Zâhirî'den ayrılarak, "Cünup bir kimsenin
yemek yiyeceği, uyuyacağı, selâm alacağı ve Allah'ı zikredeceği zaman abdest alması
vacip değil, müstehaptır" demiştir. Ibnu'l-Arâbî İmam Şafiî ve Mâlik'in de abdestin
farz olduğuna kail olduklarını söylemekte ise de, sonra gelen bazı Şafiî ulemâsı bunu
red etmişlerdir. Doğru olan da budur.

Süfyân-ı es-Sevrî, Sa'îd b. Müseyyeb, Hasan b. Hayy ve İmam Ebû Yûsufa göre,
cünubün abdest almadan uyuması caizdir.

Evzâî, Leys, İmam-i Azam Ebû Hanîfe, İmam Muhammed, İmam Şafiî, İmam Mâlik,
Ahmed b. Hanbel, İshâk, İbn Mübarek ve Cumhûr-u ulemâya göre, cünub kimsenin
uyumadan öne abdest alması müstehaptır. Bunlar, üzerinde durduğumuz hadîsteki
abdestin emredilmesini nedbe hamletmişlerdir. Zîra, İbn Huzeyme ve îbn Hibbân'm
Sahihlerinde İbn Ömer'den rivayet ettikleri bir hadîs-i şerifde, İbn Ömer Hz.
Peygamber'e, "Cünup iken bizden her hangi biri uyuyabilir mi?" diye sormuş Hz.
Peygamber Aleyhisselâtü vesselam da; "Evet, dilerse abdest alır" buyurmuşlardır.
Bir grup ulemâ da buradaki vudû'dan muradın vudû-ı liığavî olduğunu söylemişlerdir.
Bunlara göre, gerekli olan, elleri ve ferci yıkamaktır. İbn Cevzî bunun hikmetinin
meleklerin pislik ve kötü kokudan uzaklaşıp Şeytanların yaklaşması olduğunu söyler.
Veliyyuilah Dehlevî de, Hucettullahi'l-Bâliğa'smda şunları söylemektedir; "Cünupluk
meleklerin melekliğine zıt olduğuna göre, mü'min hakkında uygun olan, cünup olarak
uyumamak ve yemeği uzatmamaktır. Şayet gusl etmesi mümkün olmazsa abdesti
terketmemesi gerekir..."

Suyun bulunmaması veya kullanma imkânı olmaması hâlinde teyemmüm, abdestin
yerini tutar. Her ne kadar Beyhakî'nin Hz. Aişe'den yaptığı rivayette, "RasUlullah
aleyhisselâm cünupken uyumak istediği zaman abdest alır veya teyemmüm ederdi"

1313]

denilmekte ise de, teyemmüm hali abdeste kadir olamamaya hamledilmiştir.
Bazı Hükümler

1. Cimâdan sonra tenasül organı yıkanmalıdır.

11141

2. Cunup bir kimse, cunup olarak uyumak isterse, abdest alması müstehaptır.
87. Cünup İken Bir Şey Yemek

222....Aişe (r.anha), şöyle demiştir: "Rasûlullah (s. a.) cünup iken uyumak istediğinde

D 151 [316]

namaz için abdest aldığı gibi abdest alırdı."
Açıklama

Buhârî'nin rivayeti: "Tenasül organım yıkar ve namaz için abdest alırdı" şeklindedir.
Yani fercini yıkar ve namaz için abdest aldığı gibi abdest alırdı. İbn Mâce'in rivayeti
ise, Ebû Dâvûdun ki gibidir.

Hadîs-i şerifteki ( -idi) kelimesi, Efendimizin bu hareketinin bir defaya mahsus
olmayıp, tekrar ettiğini ifade etmektedir. Hadîs-i şerifin konu ile münâsebeti, bundan



sonraki hadîsde yer alan Yûnus'un Zührî'den yaptığı ziyâdedir. Ancak bu rivayet
önceki bâbla ilgilidir.

223.. ..Yûnus; Zührî'den, öneki hadîsi aynı senet ve mânâ ile rivayet etmiş ve; "Cünup

13171

iken (bir şey) yemek istediğinde ellerini yıkardı." ibaresini ilâve etmiştir.
Ebû Dâvûd şunları söylemiştir:

"Bu hadîsi îbn Vehb, Yûnus'dan rivayet edip, yemek hâdisesini Hz. Aişe'nin sözü
olarak göstermiştir.

"Salih b. Ebi'l-Ahdar da ZührVden îbn Mübârek'in dediği gibi rivayet etmiş; fakat,o
(Zührî)"Urve veya Ebû Seleme'den..." diye rivayet etmiştir.

"Evzâi ise Yûnus'tan o da Zührî vasıtasıyla îbn Mübârek'in dediği gibi rasûlullah'tan
[318]

rivayet etmiştir."
Açıklama

Müellifin bu farklı rivayetleri almaktaki maksadı, hadîsin merfTi ve mevkuf
rivayetlerine işaret ederek, îbn Mübârek'in rivayetini takviye etmektir.
Hadîs-i Şerifin zahirinden anlaşıldığına göre, cünup olan kişi bir şey yemek isterse
ellerini yıkamalıdır. Evzaî'nin görüşü de bu merkezdedir.

Ahmed b. Hanbel'e göre; cünup olan kişinin uyumazdan, ikinci defa temasta
bulunmazdan veya yiyip içmezden evvel zekerini yıkamakla beraber abdest alması
müstehaptır.

İmam Mâlike göre, ellerine pislik bulaşmışsa onları yıkar. İmam Şafiî de aynı
görüştedir. İmam Ebû Hanîfe ve Sevrî'ye göre, cünup olan kişi bir şey yemek isterse
ellerim yıkar, ağzını da su ile çalkalar. Abdest almadan uyumasında beis olmamakla

13191

beraber alması daha uygundur.

88. "Cünup Olan Kimse (Yemek Veya Uyumak İstediği Zaman) Abdest
Almalıdır" Diyenlerin Delilleri

224....Aişe (r.anhâ)den, cünüblük halini kasdederek şöyle demiştir; "Rasûlullah (s.a.)

r3201 [321J

(bir şey) yemek veya uyumak istediği zaman abdest alırdı."
Açıklama

Buharı, Müslim, Nesaî ve İbn Mâce'nin rivayetlerinden anladığımıza göre buradaki
vudû, el yıkamak manâsına değil, abdest alma manâsına kullanılmıştır. Meselâ,
hadîsin Müslim'deki rivayeti şu şekildedir; "Rasûlullah (s.a.) cünup olarak yemek
yemek veya uyumak isterse namaz için abdest aldığı gibi abdest alırdı."
Bu hadîs-i şerifle, sadece el yıkamaya işaret eden evvelki hadîs arasında bir zıtlık
yoktur. Peygamber Efendimiz, cünup iken yemek veya uyumak istediğinde bazan
abdest almış, bazan da cevazına işaret etmek için ellerini yıkamakla iktifa etmiştir.
Ancak, bu durumda Efendimizin daha çok yaptığı, abdest almak olmuştur.



Bu hadîsten cünup olan kişinin yemek veya uyumak istemesi halinde adest almasının
müstehap olduğu hükmü çıkarılmıştır.

225....Ammâr b. Yâsir (r.a.)den rivayet edildiğine göre; "Rasûlullah (s. a.), cünup olan
kişiye (birşey) yiyeceği, içeceği veya uyuyacağı zaman abdest almasına ruhsat
[322]

verdi."

Ebû Dâvüdşöyle demiştir; "Bu hadîsin senedinde, Yahya b. Yâ'mur ile Ammâr b.

f3231

Yâsir arasında zikredilmeyen bir râvî vardır."

Ali b. Ebî Tâlib, îbn Ömer ve Abdullah b. Amr; "Cünup olan kişi yemek istediği

13241

zaman abdest alır" demişlerdir.
Açıklama

Cünup olan kimsenin yemek, içmek veya uyumak istediği zaman abdest almasının
hükmü 22 1 . hadîsin açıklamasında verilmiştir. Müellifin hadîse ilâve olarak, Hz. Ali,
İbn Ömer ve Abdullah b. Amr'm görüşlerini zikretmesi, üzerinde durulan hükmün,

[325]

hem merfu hem de mevkuf olarak sabit olduğuna işaret içindir.
Bazı Hükümler

Hadîs, cünup olan kişinin, yemek, içmek veya uyumak istediği zaman gusletmesmin
cfdaı olduğuna işaret ediyor. Çünkü, abdest ruhsat olarak gösterilmiştir. Azimet de

[326]

ruhsattan daha efdaldir. Ancak, gusledilmemesi hâlinde abdest alınmalıdır.
89. Cünup Olan Kişinin Guslü Geciktirmesi

[3271

226....Gudayf b. Haris (r.a.) şöyle demiştir: "Aişe (r.a)'ya: Ne dersin? Rasûlullah

(s.a.) cünuplükten dolayı, gecenin başında mı, yoksa sonunda mı yıkanırdı? dedim.

Bazan başında bazan da sonunda guslederdi, dedi.

Allahu Ekber... Genişlik (kolaylık) veren Allah'a hamd olsun, dedim.

(Peki) Vitri gecenin başında mı yoksa sonunda mı kılardı? Bana haber ver, dedim.

Bazan başında bazan da sonunda kılardı dedi.

Allahu Ekber... Kolaylık ihsan eden Allah'a hamd olsun, dedim.

(Gece) namazında, açıktan mı yoksa sessiz mi okurdu? diye sordum.

Bazan açıktan bazan da sessiz okurdu, dedi.

r3281 P291

Allahu Ekber... Kolaylık ihsan eden Allah'a hamd olsun,dedim."
Açıklama

Hadîs-i Şeriften, cünup olan kişinin, cünup olur olmaz hemen yıkanmasının farz



olmadığı, gecenin sonuna kadar guslü tehir ve terketmesinin caiz olduğu
anlaşılmaktadır. Ancak, bundan sonraki hadîste tafsilatı geleceği gibi, gusülde acele
etmek efdaldir. Rasûlullah (s. a.) ümmetine bir kolaylık ve cevazına işaret etmek üzere
guslü bazan gecnin sonuna kadar te'hir etmiştir.

Vitir konusunda da Hz. Aişe, soru biçimine uyarak, Efendimizin vitri bazan gecenin
evvelinde bazan da sonunda kıldığını söylemiştir.

Halbuki Rasûlullah (s.a.)'m gecenin evveline ve sonunda olduğu gibi, ortasında da
kıldığı olmuştur. İnşallah vitir namazı bahsinde konu hakkında geniş malûmat
verilecektir.

Gece namazlarmdaki kıraatin şeklinin ne olacağı hususu da yeri geldikçe mufassalan
verilecektir. Burada sadece, geceleyin namaz kılan kişi için Hanefîlere göre, hem
açıktan hem de sessiz olarak okumanın caiz olduğunu hatırlatmakla iktifa edelim.
Yalnız, Teravih cemaatle kılmırsa, imam olan kişi açıktan okumalıdır. Ayrıca bu
mes'ele efdaliyet mes'elesidir. Hanefi ulemasından Aynî; "Sahih olanın, okuyanın
zamanı, yeri ve hali ile mukayyet olduğunu, sesli veya sessiz okumada bu hususların

T3301

göz önünde bulundurulması gerektiğini" söyler.
Bazı Hükümler

1. Cünup olan kişinin, cünup olur olmaz gusl etmesi farz değildir.

2. Vitir namazının hem gecenin evvelinde hem de sonunda kılınması caizdir. Ancak,
gecenin sonunda kalkmaya alışık olanların te'hir etmeleri, alışık olmayanların da,
gecenin başında kılmaları efdaldir.

3. Geceleri kılman nafile namazlarda kıraatin açıktan olması da gizü olması da caizdir.

227.. ..Ali (r.a.) Rasûlullah (s.a.)'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir;

[331] f3321

'İçinde, resim, köpek ve cünup bulunan eve melekler girmez"
Açıklama

Melâike, melek kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin aslı "mef al" vezninde,
"mel'ek"tir. Hemzenin harekesi lâm'a nakledilerek hemze hazfolunmuş ve "melek"
olmuştur. Cemî yapılacağında, hazf edilen hemze geri gelmektedir.
Melekler lâtif, nürânî cisimlerdir. Müslim'in Hz. Aişe'den rivayet ettiği bir hadîs-i
şerifte; "Melekler nurdan, cinler dumansız ateşten, Adem Kur'an-ı Kerîmde de sizlere
belirtildiği gibi (topraktan) yaratılmışlardır? Erkeklik ve dişilikle vasfedilemezler.
Muhtelif şekillere girebilirler. Şöyle ki;

a. Meçhul bir insan suretinde görünmeleri; Meselâ; Hz. Cibril'in bilinmeyen bir insan
suretinde Hz.Peygamber (s.a.)'in ve sahabelerin bulunduğu meclise gelmesi, Hz.
Peygamber'e İman ve İslâm hakkında soru yöneltmesi, Hz. Ömer tarafından rivayet
edilmektedir. Ayrıca Meryem Sûresi'nde Meryem'e Cebrail'in tanımadığı bir insan
suretinde görünmesi, aynı sûrenin 16, 17, 18 ve 19. âyetlerinde belirtilmiştir.

b. Belirli bir insan suretinde görünmeleri: Meselâ: Cibrîl-i Emin'in sahabelerden
Dıhye el-Kelbî suretinde geldiği beyan edilmektedir.

Melekler yemekten, içmekten, evlenmekten, doğmaktan, doğurmaktan uzaktırlar.



Hatta insan suretine büründükleri zaman dahi yemez içmezler. Meselâ, Hz. İbrahim
kendisine insan suretinde gelen meleklere, ikramda bulunduğunda yemeğe el
sürmemişler, Hz. İbrahim de bu olaydan korkmuştu. Zâriyât Sûresi'nin 24, 25, 26, 27
ve 28. âyetlerinde bu olay anlatılmaktadır.

Meleklerin bir kısmı dâima ibâdet, zikir ve fikirle uğraşır. Nitekim, Enbiyâ Sûresî'nin
19 ve 20. âyetlerinde bu husus açıkça belirtilmektedir. Bir kısmı da yerde ve göklerde
bir takım vazifelerle meşgul olurlar. Bunlar arasında Cebrail'in peygamberlere vahiy
getirmek, Azrail'in ruhları kabzetmek, Mîkâü'in hadîste beyan edildiği gibi, nzik
işleriyle meşguliyet, İsrafil'in kıyametten önce Sûr üfurmek, gibi görevleri vardır. Arş'ı
taşıyan melekler, Arş'm etrafını çevreleyip de Cenab-ı Allah'ı teşbih eden melekler,
Cennet ve Cehenneme müvekkel olan melekler, insanlarla meşgul olan, 121. gün ruh
vermekle mükellef olan melekler, insanların amellerini murakabe eden melekler,
insanları korumakla yükümlü olan melekler v.s. olduğu bilinmektedir. Meleklerin
şekil olarak iki, üç, dört kanatlı olanları bulunduğu Fâtır Sûresi'nin birinci âyeti
kerimesinde belirtilmektedir. Ayrıca Hz. Aişe'den mervî bir hadis-i şerifte
Rasûlullah'm Cebrail'i melek suretinde altıyüz kanadıyla ufukları doldurmuş halde iki
kere gördüğü; birinin Mîraç Gecesi, diğer birinin de Mekke'deki Ecyâd Vadisinde vâki
olduğu belirtilmektedir.

Melekler yerle gök arasında Cenab-i Hak'ın izni ile her çeşit çekim ve akımlar da dahil
hiçbir şeyden etkilenemezler. Uzun mesafeleri kısa zamanda katetmeye muktedir
oldukları âyeti kerîmelerde beyan edilmektedir. Meleklerin gücü hiçbir insan gücüyle
ölçülemez. Nitekim, Lût Kavmi'nin helak edilmesindeki hâdise bunu açıkça gösterir.
Melekler Allah'ın emirlerine asla isyan etmezler. Vazifelerini emrolundukları biçimde
yaparlar. Sayıları insanlarca bilinmez. Taberânînin bir rivayetinde, yedi semâda melek
bulunmayan, bir ayak, bir karış, hatta bir avuç yerin olmadığı ifâde edilmektedir.
Üzerinde durduğumuz Hadîs-i Şerifteki Meleklerden murat, Hafaza, Kirâmen Kâtibin
ve ruhları kabzetmekle vazifeli olanların dışmdakilerdir. Çünkü, bunlar her eve
girerler.

Hadîsin zahirinde Meleklerin evlere girmemelerine sebep olan resim'in evsâfı tâyin
edilmemiştir. Hadîsin mutlak oluşundan hareketle Nevevî, Meleklerin, içerisinde her
türlü resim bulunan eve girmediklerini söylemiştir. Resimle ilgili diğer hadîslerin de
gözönüne alınması halinde, buradaki resimden maksadın canlı resmi olduğunu
söyleyenler de çoktur.

Mes'ele, aslında yapılması veya kullanılması meşru olan ve olmayan resimlerle
ilgilidir. Yani yapılması ve kullanılması meşru olan resimler meleklerin girmesine
mâni değil, meşru olmayanlar manîdir.

Tecrîd-i Sarih'de, resimle ilgili değişik hadîsler ve ulemânın değişik görüşleri
verildikten sonra hulâsa olarak şunlar kaydedilmiştir.

"...Bubâbda ulemânın iki noktada ittifak ve bir noktada ihtilâf ettiklerini görüyoruz.
İttifak ettikleri noktalardan birisi; Ağaç, dağ, taş gibi eşya ve manzara resimlerinin
mutlak surette mubah olduğudur. Diğeri de vesikalık fotoğraflar gibi vücudun tamamı
olmayarak bedenin bir kısmına âit olan canlı resimlerinin hem yapılmalarının hem de
kullanılmalarının caiz olduğudur. Vücudun tamamı olan canlı resimleri hakkında
ihtilâf edilmiştir. Bazı âlimler tazim maksadı olmaksızın bunların kullanılmasını da

r3331

mekruh olmakla beraber caiz görmüşlerdir. Bazıları da caiz görmemişlerdir."

Menhel sahibi ise, Canlı resimlerinin yapılmasının haram olduğunda ulemânın ittifak



ettiğini kaydeder.

Resmin nehy edilmesinin en önemli sebebi, bunlara ibâdet edilmesi endişesidir. İslâm,
tevhid dînî olduğu için tevhide zarar verme ihtimâli olan her şeyden sakmılmıştır.
Hatta, Efendimiz kendi kabrine bile ibâdet edercesine hürmet gösterilmesini
istemiyordu. Bu sebeple, İslâm'ın ilk günlerinde Rasûlullah aleyhisselâm, ister tazim
ister tahkir ifâde edecek biçimde kullanılsın, ister ibâdet ister ihanet manâsı arzetsin,
resimli eşya kullanılmasını mutlak surette nehyetmiştir. Fakat, İslâm şirke galip gelip,
zafer tahakkuk ettikten sonra, ilk günlerdeki kadar dar çerçeveli harekete lüzum
kalmamış, resim ve timsallerin ta'zim ifâde etmeyecek biçimde kullanılmasına müsaa-
de edilmeye başlanmıştır.

Netice olarak; İçinde canlı bulunmayan manzara resimlerinin yapılmasında,
alınmasında ve kullanılmasında bir mahzur olmadığı ittifakla kabul edilmiştir. Canlı
resimler için "mutlak surette caizdir" diyenler olduğu gibi, tamamen yasaklayanlar da
olmuştur. Üçüncü bir görüşe göre, ta'zîm kasdedilmek sizin timsâli olmaması şartıyla
kullanılmasının caiz olduğu ve meleklerin girmesine mâni olacağı beyan edilmekte ve
uygun olan görüşü de bu olduğu ifâde edilmektedir.

Meleklerin evlere girmekten kaçınmalarına ikinci sebep de köpektir. Hadîsin zahiri,
ister çoban ve av köpeği gibi alınıp satılması caiz olanlardan olsun, ister olmasın bütün
köpekleri içine almaktadır. Çünkü, hadîs-i şerifte "Kelb (köpek)" kelimesi siyakı
nefıyde nekre olarak gelmiştir. Bu da umûm ifâde eder. Kurtubî ve Nevevî, bu görüş
sahiplerindendir.

Hattâbî ve bir gurup âlim'e göre; bekçilik için bulundurulan köpekler bu hükmün
dışındadır.

Meleklerin, köpek bulunan evlere girmekten imtina etmelerine değişik sebepler
gösterilmiştir. Kimi, köpeğin aynının pis olmasını, kimi necaset yemesini ileri
sürmüşlerdir. Bazı âlimler ise, yukarıdaki sözlere itiraz ederek bunu kulun
bilemiyeceğini söylemişlerdir.

Netice olarak: Hadîs-i şeriflerde belirtilen çoban köpeği, av köpeği, ekin ve ziraat
koruyuculuğu yapan köpekler ve bunlara kıyasla faydalı ve lüzumlu olan, askeriyede
kullanılan muhabere köpekleri, polis köpekleri, bulundurulmalarına izin verilen
köpeklerdendir. İhtiyaca binâen bulundurulan bu köpeklerin bulundukları eve, çiftliğe
veya müesseseye izin verilmeleri sebebiyle meleklerin girmesine mâni bir hal
olmadığı anlaşılmaktadır.

İhtiyaç dışında olan süs köpekleri, sokak köpekleri v.s.'nin bulunduğu evlere
meleklerin girmeyeceği hadîs-i şerifte belirtilmiştir.

Allahu âlem hadîsteki hükmün de bu olduğunu söylemek zorlama olmayacaktır. Daha
geniş bilgi için 74. 'üncü hadîse de müracaat ediniz.

Meleklerin evlerden uzak kalmalarına sebep olan üçüncü şey de hadîsin bu babda
şevkine sebep olan cünupluk halidir. Bundan murat guslü terketmeyi âdet haline
getirip, namaz vaktinin geçmesine aldırış etmeyenlerdir. Ra-sûlullah (s.a.)'m bir
gusülle bütün hanımlarını dolaşması, Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, guslü bazan
gecenin sonuna kadar geciktirmesi, bir müddet cünup durmanın mahzurlu olmadığını
gösterir.

Eğer, bu durum meleklerin eve girmesine engel olsaydı, devamlı melekle haşir-neşir
olan Rasûlullah guslü geciktirmezdi.

İçinde cünup bulunan eve meleklerin girmekten imtina etmelerinin hikmeti, cünubun



13341

namazdan ve Kur'ân okumaktan uzak olmasıdır.



Bazı Hükümler

1. Hadîs, yukarıda belirtilen ve -istisna edilen köpek ve resimlerin haricindeki- köpek
ve resim bulundurmayı yasaklamaktadır.

2. Cünüplükten ötürü yıkanmakta gevşeklik göstermek hayr ve berekete mânidir.

228.... Aişe (r.a.) şöyle demiştir; "Rasûlullah (s. a.) cünup olduğu halde, suya

r3351

dokunmadan uyurdu."

Ebû Dâvûd dedi ki; Hasen b. A li el- Vâsıtî bize haber verdi ve dedi ki; "Yezîd b.
Harun'un Bu hadîs (Ebû îshâk hadîsini kastederek) yanılmadır, dediğini
T3361

duydum."
Açıklama

Hadîs-i şeriften Rasûlullah Efendimizin cünup olduğu halde abdest almadan ve
gusletmeden uyuduğu anlaşılmaktadır. Efendimizin bu hareketi, cünupken, abdest
almadan uyumanın caiz olduğunu göstermek içindir.

Nevevî, Müslim Şerhi'nde şunları söyler: "Bu hadîs sahihse, Peygamber
aleyhisselâm'm uyumadan evvel abdest aldığını belirten diğer rivayetlere muhalefet
arzetmemektedir. Bu rivayetlerin te'lîfı şu iki şekilde yapılmıştır.

1. Burada swya doVommatoan maVsaVgusüldür. Bu iki büyük imâm (Ebu'l-Abbas
ibn Şureyh ve Ebû Bekir el-Beyhâkî)m te'vîlidir.

2. Bazı hallerde Rasûlullah asla suya el sürmemiştir. Şayet devamlı abdest alsaydı,
onun vacip olduğu zannedilebilirdi. Bence uygun olan te'vil de budur."

Müellifin sondaki ziyâdeyi getirmekten maksadı, bu hadîsin hâlini beyan etmektir. Bu
hadîste hata olduğunu Ebû Dâvûd' tan başka söyleyenler de vardır. Tirmizî de;
"Rasûlullah'in uyumadan önce abdest aldığına dâir olan Hz. Aişe hadîsini Esved'den
bir çok kişi rivayet etmiştir. Bu, Ebû İshâk'm Esved'den rivayet ettiği (üzerinde
durduğumuz) hadisten daha sahihtir. Bu hadîsi, Ebû İshâk'tan, Şu'be, Sevrî ve
başkaları rivayet etmiştir. Bunların hepsi hatanın Ebû İshâk'tan olduğu görüşündedir"
denilmektedir.

Ebû İshâk'm yanıldığı nokta şudur: O, bu hadîsi uzun bir hadîsten kısaltmış fakat bunu
yaparken hata etmiştir. Hadîsin tamamını Tahâvî rivayet etmiştir. Tahavî rivayetinin
sonunda; 'Rasûlullah'in suya dokunmamasından muradı guslet mernesidir, bu da
abdest almadığını ifâde etmez" demiştir.

Bütün bu söylenenlere rağmen îbn Mâce de aynı hadîsi, Ebû Dâvûd'taki şekli ile
rivayet etmiştir. Bu hususta îmâm Nevevî'nin biraz önce söylediği gibi doğru görüş:
"Üzerinden namaz vakti geçmemek ve bunu âdet haline getirmemek kaydı ile cünup
olarak bir müddet yatabileceği ve kalabileceğedir. Bununla birlikte anında yıkanmak
ve temiz olmak, ibadetlere hazırlıklı bulunmak müstehaptır.

Hadisten cünup olan bir kimsenin gusletmeden ve abdest almadan uyumasının caiz



T3371

olduğu anlaşılmaktadır.



90. Cünup Olarak (Kur'ân) Okumak

229.. ..Abdullah b. Seleme'den, demiştir ki; Biri bizden, diğerinin de Benî Esed'den
olduğunu zannettiğim iki kişi ile birlikte Ali (r.a.)'m huzuruna girdim. Ali (r.a.) onları
(âmil olarak veya bir başka görevle) bir tarafa gönderdi ve şöyle dedi:
"Siz, ikiniz de güçlü kuvvetlisiniz. Dîniniz için çalışınız (veya dîninizi koruyunuz)."
Sonra kalkıp helaya girdi. Heladan çıktı (ğmda) su istedi, bir avucuna alıp onunla
(ellerini) yıkadı. Sonra Kur'ân okumaya başladı. (Oradakiler) bunu garipsediler.
Bunun üzerine Hz. Ali şöyle dedi:

"Muhakkak, Rasûlullah (s. a); heladan çıkar, bize Kur'ân-ı Kerîm okutur ve bizimle
beraber et yerdi. Cünuplükten başka hiç bir şey onu Kur'ân (okumak)dan
P381 P391

ahkoymazdı."
Açıklama

Hadîs-i şerif cünup iken Kur'ân okumanın caiz olmadığına delâlet ediyor. Cumhurun
görüşü de budur. Bunlar, üzerinde durduğumuz hadîs ile Tirmizî ve tbn Mâce'in Ibn
Ömer'den rivayet ettikleri, "Cünup ve hayızlı olan Kur'ân'dan bir şey okumasın"
mealindeki hadîse dayanmışlardır.

Cumhur her ne kadar cünubun Kur'ân okuyamayacağında hem fikir ise de, bazı
istisnalarda aralarında görüş ayrılıkları vardır. Şöyle ki;
Şâfıîlere göre, zikir maksadıyla okunabilir.

İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel, "Cünubun bir âyet kadarını okumasına ruhsat
verilir" demiştir,

Hanefilere göre: Duâ ve senaya dâir olan âyetleri, duâ ve sena maksadıyla okumak
caizdir.

İbn Münzir, Taberî, İbn Abbas ve Dâvûd ez-Zâhirî'ye göre, cünup iken Kur'ân okumak
caizdir. Bunlar Hz. Aişe'den rivayet edilen, "Rasûlullah (s. a.) her halinde Allah'ı
zikrederdi" hadîsine dayanmışlardır.

Cünupken Kur'ân okumanın haram olduğunu söyleyen Cumhura göre, bu zikirden
maksat, Kur'ân-ı Kerîm'in dışında olanıdır.

Cünup iken, bir örtü veya çubuk ile de olsa Kur'ân'a dokunmak, imamların ekserisine
göre haramdır. Hanefilere göre; Kur'ân'a bitişik olmayan bir kılıf, bir mahfaza, bir
torba veya sandık içinde bulunan bir Mushaf-ı Şerifi tutmak caizdir. Bunların
haricinde haramdır. Kur'âru Kerîme cünup iken el sürmenin haram olduğu görüşünde
olan ulemâ "Ona (Kurân'a) tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez,

13401

(O) âlemlerin Rabbi'nden indirilmedir" âyeti kerimesine dayanmışlardır.
Dâvud ez-Zâhirî, cünup kimsenin Kur'am Kerîme dokunmasını caiz görür. Delîli,
RasûluUah (s. a.) Herakliyus'a yazdığı mektupta Kur'ân-ı Kerîm'-den âyet
bulunuşudur. Gerek Herakliyus gerekse adamları pis (cünup) oldukları ve Efendimizin
onların dokunacağını bildiği halde mektubuna âyet yazdığını söyleyerek görüşünü
takviye cihetine gider.



Cumhur bu iddiaya, "Rasûlullah'in mektubundaki bir âyettir, buna da mushaf denmez"
diyerek cevap vermiştir.

Hanefî, Şafiî ve Hanbelîlere göre, abdestsiz olan kişinin de Kur*ân-ı Kerîme
dokunması haramdır. Kur'ân'a bitişik olan cildi, kenanndaki beyaz kısım ve satırlarının
arası için de hüküm aynıdır. Yalnız, Hanefî ve Hanbelîlere göre, abdestsizin, Kur'ân-ı
Kerîm ona bitişik olmayan kılıfı ile veya elbisesinin yeni ile dokunması caizdir.
Cünup veya abdestsiz olan kimse, yanması, suya batması, kâfirin eline geçmesi veya
necasete düşmesinden korktuğu takdirde, Mushafı eline alabilir. Eğer eline almaz ve
kurtarma imkânı varken yanmasına, suya batmasına veya kâfirin eline geçmesine göz
yumarsa günahkâr olur. Necasette bırakırsa kâfir olur.

Netice olarak: Abdestsiz olan kişinin Kur'ân-ı Kerîm'e dokunması ona bitişik olan
kapta olsa dahi caiz değildir. Abdestsiz iken ezberden Kur'ân okumak ve dinlemek
caizdir.

Cünup iken Kur'ân'a dokunmak ve okumak caiz değildir. Ancak duâ âyetlerinin, duâ
maksadıyla ezbere okunması caizdir.

Cünup, hayızlı ve nifaslı kadınların Kur'ân'ı dinlemelerinde bir beis yoktur, -her ne

[34U

kadar cünup olan kişinin bir an evvel yıkanması gerekli ise de-
fi azı Hükümler

1. Devlet başkanının, raiyyesinden bazılarını, lüzumlu gördüğü vazifelere ta ymı
caizdir.

2. Kişi görüşüne muhalif birşey görürse bunu ortaya koymalıdır.

3. Abdesti olmayan kişinin ezberden Kur'ân'ı Kerimi okuması caizdir.

[3421

4. Cünubun okuması ise haramdır.

91. Cünup Olanın Musafaha Etmesinin Cevazı)

230....Huzeyfe (b. el-Yemân)den rivayet edildi ki; "Rasûlullah (s.a.) kendisi ile
karşılaştı ve elini uzattı. Huzeyfe de;

[343]

Ben cünubum, dedi. Buna karşılık rasûlullah; "Müslüman necis olmaz" buyurdu.
I344J

Açıklama

Bazı nüshalarda, ( Necis olmaz) ibaresi yerine Necis değildir) ifâdesi kullanılmıştır.

13451

Hadîs-i Şerifin Müslim'deki rivayeti; şeklindedir.

Hadîs-i şerifteki "Müslüman necis olmaz" ifâdesinden murat, onun cünuplük sebebiyle
pis olmayacağı ve başkasını pisletmeyeceğidir.

Cünupluk sebebiyle insanın pis olmaması, sadece müslümana mahsus değildir.
Kâfirlerin vücutları da necasete bulaşmadıkları takdirde temizdir.



13461

Zahirîler, ( ) "Müşrikler necistir.

âyeti kerîmesinin zahirine bakarak, müşriklerin necîsu'l-ayn olduklarına hük-
metmişlerdir. İbn Reslân'm beyânına göre, bunlara şu şekilde cevap verilmiştir:
"Ayetten murat, müşriklerin itikatlarının pisliğidir, bedenleri değil. Ayrıca Cenâb-ı
Allah, Ehl-i Kitabın kadınları ile evlenmeyi mubah kılmıştır. Onlarla aynı yatağa
yatan kimsenin terlerinden korunması mümkün değildir. Buna rağmen, ondan dolayı
yıkanmak emredilmemiştir. Şu halde ister müslim, ister kâfir diri olan kimse, necîsu'l-
ayn değildir."

Nevevî, bu hadîs-i şerif için şunları söyler:

"Bu hadîs, ister ölü ister diri, müslümanm temiz oluşu hakkında büyük bir asıldır. Diri
olanların temizliği icmâ ile zahirdir. Hatta, bir kadın çocuk düşürse, fercinden çocuğa
bulaşan ıslaklık dahi temizdir..."

Ölü hakkında ise, ulemâ ihtilaflıdır. Şafıînin ikj görüşü vardır: Sahih olanına göre, o
temizdir. Rasûlulîah'm: "Ölü ikejarde, diri iken de müslüman necis olmaz" mealindeki
hadîs-i şerifi de buna işaret etmektedir. Temizlik ve pislik (taharet ve necaset)
hususunda kâfir de müslüman gibidir.

Hanefî âlimlerinden Aynî de, ister ölü ister diri olsun müslümanm necis olmayacağım
söyledikten sonra şunları ilâve eder: "Eğer sen, müslümanm ölüsünün de dirisinin de
pis olmayacağına dâir söylenenlere karşı;"öyle ise, cenazenin yıkanmaması gerekirdi"
dersen, şu karşılığı veririm: Cenazenin yıkanmasının vücûbımda âlimlerimiz ihtilâf
etmiştir. Bazılarına göre, Necasetten dolayı değil, mafsalların gevşemesi sebebiyle
çıkması umulan bir ha-desten dolayı yıkamak farzdır. Çünkü, insanoğlu bir ikram
olarak ölümle pislenmez. Eğer pislenseydi diğer hayvanlarda olduğu gibi yıkamakla
temizlenmemesi gerekirdi. Normal olarak, bu durumda, sağlığında olduğu gibi bir
abdest aldırmakla iktifa etmek gerekirdi. Fakat hayatta iken hades tekrarlandığı, ölüm
sebebiyle ise tekrar etmediği için ölüm hâlindeki hades cünupluğa benzetilmiş ve
vücûdun tamâmının yıkanması icâp ettiğine hükmedilmiştir. Çünkü bunda bir güçlük
yoktur.

"Irak âlimlerine göre ise; Cenaze hadesten dolayı değil, ölüm sebebiyle pislendiği için
yıkanır. Çünkü, insanda, akan kan vardır. Bundan dolayı diğer pis şeylere kıyasla,
ölüm hâlinde pislenir. Eğer öyle olmasaydı, insanın kuyuya düşüp ölmesi ile, kuyu
pislenmezdi."

Netice olarak diyebiliriz ki; İslâm ulemâsının Cumhuruna göre, cünupluktan dolayı
insanın vücûdu pislenmez ve başkasını da pisletmez. Bundan dolayı cünup birisi ile

13421

konuşmak da, ona dokunmakta ya da musâfaha etmekte, mahzur yoktur.
Açıklama

1. Alim olan birisi, karşısmdakinde yanlış bir hareket görürse onu ikâz etmeli,
doğrusunu söylemelidir.

2. Cünupluktan dolayı guslü te'hir etmek caizdir. Ancak, namaz vaktinin geçmesinden
korkutursa acele edilmelidir.

3. Cünupluk, dokunanı pisleyen cinsten bir necaset değildir.

231. ...Ebû Hureyre (r.a.)'den, şöyle demiştir; "Medîne yollarından birinde, ben cünup



iken Rasûlullah (s. a.) bana rastladı. (Ondan) gizlendim, gidip yıkandım ve (geri)
geldim.

Rasûlullah (s. a.):

Nerede kaldın? Vâ Ebâ Hureyre? dedi. Ben;

Cünup idim, temizlenmeden seninle beraber oturmayı doğru bulmadım, dedim.

[348]

Sübbânellah. Müslüman necis olmaz, buyurdu."

(Ebû Dâvûd dedi ki:) Bişr kendi rivayetinde hadîsi Humeyd ve Bekr'den tahdisen

[3491

aldığını gösteren ( ) tabirini kullandı.
Açıklama

Hadîs-i şerifteki; ( ) "gizlendim" kelimesi Buhârf nin bir rivayetinde; aynı manada
( ) bir başka rivayetinde ( ) "Sıvıştım" Müslim ( ) "Sıvıştı"

Tirmizîde ( ) "Koştum" şekillerindedir. Ayrıca; ( ) " kendimi necis saydım." ( )
kendimi noksan buldum" ( ) "Kendimi Rasûlullah aleyhisselâmla beraber
oturmaktan men ettim" şekillerinde rivayet edenler de olmuştur.
Ebû Hureyre'nin Efendimizden geri kalmasının sebebi şudur: Rasûlullah aleyhisselâm,
Ashabından birisi ile karşılaşırsa, musafaha ve duâ ederdi. Ebû Hureyre cunupluk
sebebiyle kendisini pis zannetmiş ve O halde Allah Rasûlunun kendisiyle musafaha
etmesinden korkmuştur. Bundan dolayı koşarak yıkanmaya gitmiştir.Rasûlullah
aleyhisselâm, Ebû Hureyre'nin bu hareketine hayret etmiş ve; "Sübhânellah.
Müslüman pis olmaz" buyurmuştur.

"Sübhânellah" kelimesi, tenzih ve teacüp (hayret) manâsına kullanılır.
Burada teaccup için gelmiştir. Bu kelime, mahzûf bir fiilin mefulüdür. "Seni tenzih
için teşbih ettim, yâ Rabbi" takdirindedir. Bazıları da bu kelimenin "Tâat hususunda

r3501

Allah'a koşarım" manasına geldiğini söylemişlerdir.
Bazı Hükümler

1. Fazilet sahiplerine hürmet ve ta'zim'de bulunmak, onların yanında güzel kılık ve
kıyafet, terbiye ve nezaketle oturmak müstehaptır.

2. Cünup olan kişinin, namaz vaktinin geçmesinden korkmuyorsa yıkanmadan önce
bazı önemli işlerini yapması caizdir.

[3511

3. Cemaat reisinin, cemaatını ısındırmak için iltifat etmesi güzeldir.
92. Cünup Olan Kimsenin Camiye Girmesi

232....Aişe (r.anhâ)'nm şöyle dediği rivayet edilmiştir; Ashâb-i Kiramın evlerinin

kapıları Mescide açılmış bir halde iken, Rasûlullah (s.a.) (Mescide) gelip;

"Şu evlerin yönlerini (kapılarını) mescidden çeviriniz" buyurdu ve(hucre-i saadetine)

girdi.

Ashab, kendileri hakkında bir ruhsat inmesini umarak bir şey yapmadılar (evlerin
kapılarını çevirmediler.) Bir müddet sonra Rasûlullah aleyhisselâm onlar (m yanma)



tekrar çıktı ve;

"Şu evlerin (kapılarını) çeviriniz. Çünkü ben, mescidi hayız ve cüntıp (olan)lara helâl

[3521

görmüyorum" buyurdu.

r3531

Ebû Dâvûd dedi ki; ıı(Seneddeki)0(Eflet b. Halîfe), Füleyt el-Âmirî'dir."
Açıklama

Zahirîlerden İbn Hazm, senetteki "Eflefın meçhul olduğunu ileri sürerek bu hadîsin
zayıf olduğunu söylemiştir. Buna karşılık; Şevkânî, îbn Kattan, îbn Huzeyme ve İbn
Seyyid'in Nâs sahih olduğunu söylemişlerdir.

Hattâbî şöyle der; "Eflet'in meçhul bir râvi olduğunu ileri sürerek bu hadîs için zayıf
demişlerdir, ama bu isabetti değildir. Çünkü, İbn Hıbban ona "sıka" Ebû Hatim de
"Şeyh" demiştir. Ahmed b. Hanbel, ( ) ifâdesini kullanmış, Süfyân es-Sevrî ve
Abdulvâhid b. Ziyâd da kendisinden hadîs rivayet etmişlerdir. Onun hakkında,
Kâşifte; "sadûk" Bedru'l-Münîr'de "Meşhur, Sıka" denilmiştir..."
Cünup olanın camiye girmesinin caiz olup olmadığı hususu ihtilaflıdır.
Müzenî, Dâvûd ve îbn Münzir'e göre, özürlü veya özürsüz, abdest alarak ya da
almadan, camide oturmak veya caminin içinden geçip gitmek caizdir. Bunlar, bundan
evvelki bâbda geçen "Müslüman pis olmaz" hadîsine dayanırlar. Ancak müslumamn
necis olmaması, onun camide kalmasının caiz olmasını gerektirmez. Bu konuya has
hadîsler bulunmaktadır.

İshak b. Rahûye, Süfyân es-Sevrî ve Mâlikîlerin çoğunluğuna göre, cünubun, caminin
içinde Hurması da, geçip gitmesi de caiz değildir. Ancak zaruret hâlinde abdest alarak
içinden geçebilir. Bazı Mâlikîlere göre, teyemmüm etmelidir.

Hanbelîlere göre: Zaruret olsun olmasın, abdesti oîmasa bile geçip gitmesi, abdest
almak şartıyla da içinde kalması caizdir.

Şafıîier; mescidde durmadan geçip gitme hususunda Hanbelîlerin görüşündedirler.
Delilleri şu âyeti kerîmedir.

"Ey iman edenler, siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye ve cünup iken de -yolcu

[3541

olmanız müstesna- gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın..."

Şafıîier ( ) (geçip gitmenin) ancak namaz kılman yerlerde olabileceğini, bunun
sefere mahsus olduğunu söylemeye delil bulunmadığını söylerler. Üstelik "Müsâfır"
kelimesi âyette tekrarlandığı için sefer manâsına kullanılmış olsaydı tekrar olacaktır.
Kur'ân-ı Kerîmde ise bunun olmadığı açıktır, derler.

Sa'îd ve îbn Ebî Şeybe'nin Câbir'den İbn Münzir'in de Zeyd b. Eşlem'den rivayet
ettikleri hadîsler de Şafiîlerin delillerindendir.
Cünubun, camide durması ise Şafiîlere göre de haramdır.

Hanefîlere göre; Cünubun, eğlenmeden, geçip gitmek içinde olsa mescide girmesi
haramdır. Ancak evinin kapısı mescide açılıp da değiştirme imkânı olmayışı gibi
zaruret hallerinde haram olmaz. Eğer mescidde iken cünup olur da beklemeden
çıkabilirse, teyemmüm edip çıkar. Çıkamazsa, teyemmüm edip bekler. Cünup
olduğunu bilmeden camiye girer de camide iken cünup olduğunu hatırlarsa, hemen
dışarı çıkar, Çıkamayacaksa teyemmüm edip bekler. Fakat, namaz kılamaz, Kur'ân-ı
Kerîm okuyamaz. Hanefîler; üzerinde durduğumuz hadîs ile, Tirmizî'nin rivayet ettiği,



"...Yâ Ali şu mescidde cünup olarak (bulunman) seninle benden başka hiçbir kimseye
helâl olmaz" hadîs-i şerifidir. Üzerinde durduğumuz hadis hakkında bazı şeyler
söyİenmişse de, Açıklama kısmının başında hadîsin sahih olduğunu söyleyenlerin
çoğunlukta olduğu beyan edilmiştir.

Hanefîler, Şafiîlerin delil kabul ettikleri âyeti onlar gibi anlamamışlar, ( -namaz)
kelimesinin başına ( -yerleri) kelimesinin muzaf olarak takdir edilmesine itiraz ederek
şöyle demişlerdir: "Kelimenin başına muzaf takdir etmek, asim hılâfmdadır. Buna
göre; "Siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaz yerlerine
yaklaşmayınız" kısmına da muzaf takdir etmek gerekirdi. O zaman mana; "Sarhoşken
ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaz yerlerine yaklaşmayınız." olur ki bu
mümkün değildir. Zaten bunu kimse söylememiştir.

Seferin tekrarı mes'elesine gelince, bu, cenabet hâli ile hastalık hâlinin, hükümde eşit
olduğuna işaret içindir."

Hanefîler âyeti kerimeyi şu şekilde anlamışlardır; "...Cünupken namaza
yaklaşmayınız, ancak cünup, müsâir olur da su bulamaz veya kullanmaya muktedir
olmazsa müstesna."

Hz. Ali, tbn Abbâs, Mücâhid ve Sa'îd b. Cübeyr de Hanefîlerle aynı görüştedirler.
Hayız ve nifas hâlindeki kadın için de Hanefîlerin görüşü ayıdır. Yani, bunlar da
mescide giremezler. Mâlikîler de aynı görüştedir. Tabiî zaruret hâli bu hükmün
dışındadır.

Şafiî ve Hanbelîlere göre; Cünup için olduğu gibi ayhali ve lohusa için de, mescidi
kirletmeyeceklerinden emin iseler, içinden geçmeleri caizdir. İçeride durmaları,
Şafıîlere göre caiz değil, Hanbelîlere göre kanm kesilmesi ve ab-dest almış olmaları
şartıyla caizdir.

Mescidin içinde ihtilâm olan bir kimsenin derhal dışarıya çıkması lâzımdır. Kapıların
kapalı olması gibi bir sebepten dolayı içerde kalması ise zarurete binâen caizdir.
Caminin iki kapısı varsa, kendisine yakın olandan çıkmalıdır.

Mescidde, abdestsiz olarak durmak ittifakla caizdir. Sebepsiz yere abdestsiz duruyorsa

mekruh olduğunu söyleyenler de olmuştur.

Mescidde uyumanın hükmü hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir.

Saîd b. Müseyyeb, Hasen el-Basrî, Atâ, Muhammed b. Şîrîn ve Şafiilere göre,

kerâhatsiz caizdir. Ancak, namaz kılanlara yeri daraltır veya onların gönlüne vesvese

vermesine sebep olursa, caiz değildir, haram olur.

İmam Mâlik, "Evi olanın mescidde gecelemesini veya gündüz uyumasını doğru
bulmam" demiştir. İmam Ahmed'le İshâk da bu görüştedir.
İbn Mes'ûd; Tâvûs, Mücâhid ve Evzâî, mescidde uyumayı mekruh görmüşlerdir.
Hanefîlerden Aynî, "İbn Müseyyeb ve Süleyman b. Yesâr'a camide uyumanın hükmü
soruldu. "Bunu nasıl sorarsınız, Ehl-i Suffa mescidde uyurlardı, onların meskeni

T3551

mesciddi" dediler" demiştir.
Bazı Hükümler

1. Şeriata uygun olmayan şeylerin değiştirilmesi gerekir.

2. İlk emirle arzu edilen şey hasa olmamışsa, emrin tekrarı lâzımdır.

D561

3. Cünüb ve hayızlı olanların mescide girmesi haramdır.



93. Cünub Olduğunu Unutarak Cemaate Namaz Kıldıran (İn Durumu)



13521

233. ...Ebû Berke (r.a.) den rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah (s. a.) sabah namazına başlamıştı ki, eliyle (cemaate) "Yerinizden
ayrılmayın" diye işaret etti (ve evine gitti, biraz) sonra başından sular damlaya

r3581 r3591

damlaya gelip cemaate namaz kıldırdı."
Açıklama

"Rasûlullah (s.a.)in mescide girip mihraba geçtikten sonra abdestsiz olduğunu namaza
başlamadan mı, yoksa başladıktan sonra mı hatırladığına dair bu hadis-i şerifte bir
açıklık yoktur" denmesine rağmen "dehale" "namaza girdi" kelimesi ile diğer bir
rivayette de "kebbere" "iftitâh tekbirini aldı" kelimesi görülmektedir. Bu yüzden bazı
âlimler namaza girdiğini iddia ederken, bazıları da hadisin diğer rivayetindeki
"kebbere" "tekbir aldı" fiilinin başına bir "erâde" fiili takdir ederek "tekbir almak
istedi" şeklinde manalandırmışlardır. Bütün bunlar hadis-i şerifi tevil açısından
zorlamadır.

Dârakutnî'nin Enes'ten îbn Mâce'nin de Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği hadisler,
Efendimizin iftitah tekbirini alıp, namaza başladığını bildiriyor. Ebû Davud'un bundan
sonra gelecek olan rivayeti de aynı şeye delâlet etmektedir.

Ebû Davud'un Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği 235 nolu hadisi, (bu hadisi Buharı,
Müslim ve Nesâî de rivayet etmişlerdir) ve Müslim'in yine Ebû Hüreyre'den rivayet
ettiği hadis, Rasûlullah (s.a.)'m namaza başlamadığına işaret ediyor.
Ulemâ bu hadislerin, arasım birleştirmek için şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

1. Olay tekerrür etmiştir. Efendimiz bunlardan bazılarında namaza başlamış,
bazılarında başlamamıştır. Neyevî ve İbn Hibbân bu şekilde söylemişler ve Ebû Bekre
ile Ebû Hüreyre'nin hadislerinin ayrı ayrı iki vaka ile alâkalı olduğunu ileri
sürmüşlerdir.

2. Vak'a tektir. Ebû Dâvûd'taki "namaza girdi" cümlesi bir muzaf takdiri ile "namaz
yerine girdi" şeklindedir. Yine Ebû Dâvûd'taki 235 nolu hadis ile Buhârî'deki ( )
"namaz kıldığı yerde durunca" ifâdeleri bu te'vili takviye etmektedir. Diğer
rivâyetlerdeki ( ) "tekbîr aldı" kelimesi de yukarıda işaret edildiği gibi ( ) "tekbir
almak istedi" mânâsına hamledümiştir.

3. Resûlullah (s. a.) tekbir almış, Ebû Bekre önde olduğu için bunu duymuş ve
duyduğu şekliyle, Ebû Hüreyre ise, uzakta olduğu için duymamış ve gördüğü şekliyle
nakletmiştir.

"İmamın, abdestsiz olduğunu unuttuğu için namazı fasit olsa da cemaatin namazı
sahihtir" diyenler bu hadis-i şerife dayanmışlardır. Mâlik ve talebeleri, Şafiî, Evzâî,
Sevrî ve Ahmed b. Hanbel'in mezhebleri budur. Esrem, Ebû Sevr, İshâk, Hasan el-
basrî, İbrahim en-Nehaî ve Saîd b. Cübeyr'in de bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir.
Bunlar Efendimizin ilk anda tekbir aldığını, cemaatin de Rasûlullah'a tabi olduklarını,
Rasûlullah ayrıldıktan sonra yine namazlarına devam ettiklerini söylerler.
Hattâbî bu hadisin şerhinde şunları söyler:

"Bu hadis delâlet etmektedir ki, bir imam cünüb olduğunu unutup da cemaate namaz



kildırsa, cemaat onun halini bilmeseler, namazları sahihtir, iadesi gerekmez. İmamın
ise, kendi namazım iade etmesi gerekir. Haberin lâfzının zahirinden çıkan hüküm
budur .Çünkü sahâbîler Rasûlullah (s.a.)'le birlikte namaza başlamışlar sonra
Efendimiz kendisi gusledinceye kadar cemaatten oldukları gibi beklemelerini istemiş,
işi bittikten sonra gelip namazlarını tamamlamıştır. Namazdan, üzerine bina caiz
olacak kadar bir cüz sahih olunca diğer cüzleri de sahih olur. İmama uymak tamamen
ictihâdi bir yoldur. Cemaat imamın zahirini bilmekle mükellef tutulmuştur. İç halini
ihata emredilmemiştir. Zaten bunu anlamaya gücü yetmez. Zahire göre verdiği hü-
kümde hata etmişse bu onun işini bozmaz. Hakim de aynen böyledir. İçtihadı bir
hükümde hatâ'ederse, bu hüküm bozulmaz. Cemaatin, imamın taharetini bilmesine
imkân yoktur. Onu bilemediği için de kınanmaz. Bu, Ömer b. el-Hattâb (r.a.) m
görüşüdür ve ona muhalefet eden herhangi biri bilinmemektedir. Şafiî'nin mezhebi de
budur.

"Yine bu hadis, muktedînin, namaza imamdan evvel başlaması hâlinde namazının
batıl olmadığına delildir. Ayrıca, abdestin bozulması halinde binanın sahih olduğunu
söyleyenler için de hüccettir."

Hattâbî'nin bu sözlerine Aynî itiraz ederek şunları söylemiştir:

"Hattâbî'nin "Haberin lâfzından çıkan hükmün zahiri, sahâbîler Rasûlullahla beraber
namaza başladılar..." sözü merduttur. Çünkü Efendimiz, İbn Hıbbân'm Sahîh'inde de
belirttiği gibi cemaata namazı (evvelki tekbirle değil) yeni bir tekbirle kıldırmıştır.
Sahih-i Müslim'deki "Rasûlullah aleyhisselam tekbir almadan önce ayrıldı" ifâdeleri
de bunu göstermektedir."

"Namazsra bir cüz'ü sahih olunca diğer cüzleri de sahih olur." sözü de aynı şekilde
merduttur. Biz, bu cüz'ün sahih olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü -Rasûlullah'm
önceden başladığı kabul edildiği takdirde- Efendimiz yerine birini geçirmeden
imametten ayrıldığı için bu cüz bâtıl olmuştur. Baş tarafı fasit olunca üzerine bina da
fasit olur. Çünkü fasidin üzerine bina kılman şey de fasittir. Ayrıca, sahih veya fasit
olma yönünden namaz parçalanmaz. Doğrusu, yukarıda da söylediğimiz gibi
Efendimizin yeni bir tekbirle başlamış olmasıdır.

"Hz. Ömer'in görüşü budur ve ona muhalif biri de bilinmemektedir" sözüne gelince,
bu doğru değildir. Çünkü Dârakutnî'nin Sünen'inde, Amr b. Hâlid, Habîb b. Ebî Sabit,
Asim b. Hamza ve Hz. Ali senediyle yaptığı rivayette Hz. Ali cemaate cünup olarak
namaz kıldırmış sonra kendisi namazını iade etmiş, o cemaate de iade etmelerini
emretmiştir. Abdürrezzak da Taberânfnin naklettiği bu hâdiseyi ve şunu rivayet
etmiştir: Ebû Ümâ-me'den rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer (r.a.) cemaate cünup
olarak namaz kıldırmış ve namazını iade etmiş, cemaate ise iade ettirmemiş. Bunun
üzerine Hz. Ali, "Seninle birlikte namaz kılanların da namazlarım iade etmeleri
gerekirdi" demiş, cemaat de Hz. Ali'nin sözüne dönmüştür. Kasım, "İbn Mes'ûd da Hz.
Ali'nin görüşündedir" der.

"Hadiste, imamdan evvel tekbir aldıkları takdirde cemaatin namazının bâtıS
olmadığına işaret vardır." sözü de reddedilmiştir. Çünkü hadiste buna işaret yoktur.
Zira Efendimiz, ya tekbir almadan yıkanmaya gitmiştir (ki sahih olan da budur) ya da
onların zannettiği gibi tekbir aldıktan sonra gitmiştir. Tekbir almadan gitti ise, ne
imamdan ne de cemaatten tekbir alan olmamıştır. Tekbir aldıktan sonra gitti ise,
cemaat, Efendimizin yeniden aldığı tekbir ile namaza girmişlerdir. Üstelik Şafiî
imamdan önce tekbir alanın namazının bâtıl olduğunu söylemiştir."
İmam Ebû Hanîfe, Şa'bî ve Hammad b. Ebî Süleyman, namaza başladıktan sonra



imamın abdestsiz olduğu meydana çıkması halinde, cemaatin namazının fâsid olduğu
görüşündedirler. Bunlar, İmam Ahmed'in Ebû Hü-reyre'den merfu'an rivayet ettiği ( )
"İmam, koruyucu ve gözeticidir" (yani cemaatin namazının sıhhati imamın namazının
sıhhatine bağlıdır) hadis-i şerifine dayanmışlardır. Aynı hadisi Taberânî de Ebû
Umâme'den rivayet etmiştir. Bu görüş sahihlerine göre, imamın namazı cemaatin
namazını da şâmil ve mutazammmdır. Cemaatin namazının sıhhati imamın namazının
sıhhatine, fesadı da onun namazının fesadına bağlıdır. Bu durumlarda imam cünup
olduğu için tahrimesi (iftitah tekbiri) sahih olmaz. Tahrime olmadığı için de imamın
namazı fasit olduğuna göre cemaatin namazı da fasittir. Zira Efendimiz: "İmamın
namazı fasit olunca, mukiedînin namazı da fasit olur" buyurmuştur. Dârakutnî'nin Saîd
b. Müseyyeb'ten Resûlüllah'm cünupken namaz kıldırıp hem kendisinin hem de
cemaatin namazını iade ettiklerine dair haber ve Hz. Ali'nin aynısını yaptığına dair
olan haber de bu görüş sahiplerini takviye etmektedir. Bu görüş Hanefî mezhebinin
benimsediği görüştür.

Olayın temeli imamın cünuplüğünü unutarak namaza yaklaşması veya durmasıdır,
imam cünup ve abdestsiz olduğunu bilerek namaza durursa iman açısından imamın
durumu tehlikelidir. Böyle kişilerin namaza durması değil, camiye girmesi dahi

[3601

yasaktır. Bir önceki hadiste bunun hükmü geçmişti, oraya bakılabilir.
Bazı Hükümler

1. İnsan olmaları sebebiyle Peygamberlerin de herhangi bir şeyi unutmalan
mümkündür.

2. Vakit müsait olduğu müddetçe cemaatin imamı beklemesi meşrudur.

3. Cünup olanın, guslü geciktirmesi caizdir.

4. Cünup olduğunu unutarak camiye giren hatırlayınca derhal camiden çıkar. Uygun
olanı, teyemmüm ederek çıkmasıdır.

5. Kâamet getirildikten sonra imamın abdestsiz olduğu anlaşılırsa (abdest alıp tekrar)
geri geldiğinde kaametin iadesi gerekmez ve böyle bir durumla karşılaşan imamın
durumunu cemaate açıkça beyan etmesi gerekir.

234....Hammad b. Seleme önceki hadisi aynı senetle ve aynı manada rivayet etmiş,
(fakat) başında (Rasûlullah) "tekbir aldı" sonunda da namazı bitirince, "ben ancak bir

1361]

beşerim, cünup idim (yıkanmayı unuttum) buyurdu" ifâdelerini ilâve etmiştir.
Ebû Dâvûd, şunları söyledi:

Bu hadîsi Zührî, Ebû Seleme b. Abdurrahmân 'dan, o da Ebû Hüreyre'den (şöylece)
rivayet etmiştir: (Ebû Hüreyre) dedi ki:

Namaz kıldığı yerde durunca, biz tekbir almasını bekledik. 0,ayrıldı sonra
"Olduğunuz halde kaimiz" buyurdu.

Bu hadîsi Eyyüb îbn Avn ve Hişâm, Muhammed kanalıyla (mürsel olarak) Rasûlullah
(s.a.) dan şöyle rivayet etmiştir: "(Rasûlullah)Tekbîr aldı, sonra cemaate eliyle
oturmalarını işaret edip gitti ve gusletti."

Bunu aynı şekilde Mâlik, îsmâil b. Ebî Hakîm'den o da Atâ'dan rivayet etmiştir.'Ata
(rivayetinde) "Resülullah (s.a.) namazında tekbir aldı"demiştir.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bunu aynı şekilde Müslim b. fbrahîm, Ebân' dan; O, Yahya'dan;



Yahya, Râbib. Muhammed'den o da Rasûlullah (s. a.) nakletti ve "tekbîr aldı" dedi.
[3621



Açıklama

Bu hadis-i şerifi, Hammâd bir evvelki Ebû Bekre hadisinin senediyle aynı mânâda
fakat değişik lâfızlarla rivayet etmiştir. Ancak Hammâd'm rivayetinde, Efendimizin
gusletmeye gitmeden evvel tekbir alıp namaza başladığı, sonunda da; "Ben de bir
beşerim ve ben cünup idim" buyurduğu sarahaten ifâde edilmiştir. Bu rivayeti İbn
Habbân da tahric etmiştir.

Ebû Davud'un ilâve ettiği taliklerden Zührî'ye ait olanı bazı nüshalarda yer almamıştır.
Doğrusu da bu olsa gerektir. Çünkü bu talik Ebü Bekre hadisine değil, Ebû Hüreyre
hadisine aittir. Bu ta'Ukte, Efendimiz'in tekbir almadığına işaret edilmektedir.
Sonraki iki rivayet ise, Peygamber Efendimizin namaza başladığında tekbir aldığına
işaret etmektedir.

235.. ..Ebû Hüreyre (r.a.)'den şöyle demiştir:

Namaza ikâmet edildi ve cemaat sallardaki yerini aldı. Rasûlullah (s. a.) (odasından)
çıktı. (Mihrabtaki) yerine durduğunda gusletmediğini hatırlayıp, cemaate (eli ile işaret
ederek veya sözle) "Yerinizden ayrılmayın" buyurdu ve evine gitti. (Biraz sonra) biz
saflarda (durur) iken, yıkanmış olarak başından sular damlar bir vaziyette aramıza
geldi.

H631

(Hadisin zikredilen) bu kısmı, îbn Harb'in lâfzıdır. Ayyaş ise, rivayetinde :
"Biz onu yıkanmış olduğu halde yanımıza gelinceye kadar ayakta beklemeye devam

f3641 f3651

ettik." sözüne yer vermiştir.
Açıklama

Bu hadis-i şeriften, Peygamber aleyhisselâram namaza ikâmet edilip saflar
düzeltildikten sonra hane-i saadetlerinden çıktığı anlaşılmaktadır. Müslim'in, Ebû
Hüreyre'den yaptığı, "Namaza ikâmet edildi, biz kalktık ve Rasühıllab (s. a.) gelmeden
önce safları düzelttik." şeklindedir. Müslim'in Câbir b. Semûre'den yaptığı rivayette
ise,

"Bilâl, RasûluHah (s.a.) çıkıncaya kadar kaamet etmezdi" şeklindedir. Buhârî ve Ebû
Davud'un başka bir rivayetinde de Efendimizin; "Namaza ikâmet edildiği zaman, beni
görünceye kadar ayağa kaikmaymız" buyurduğu ifade edilmektedir.
Görüldüğü gibi, bu rivayetlerin ikisinden Peygamber (s.a.) mescide girmeden ayağa
kalkıp onu ayakta bekledikleri anlaşılmakta; diğer ikisi ise bunun aksini ifade
etmektedir. Böylece ilk anda hadis-i şerifler arasında bir tearuz göze çarpmaktadır.
Ancak Rasûlullah camiye girdiğinde Ashab-i Kirâniî ayakta görmesi ve bunun caiz
olabileceği hususunda ikrarda bulunmamaları ve onlara acıyarak, "beni görmeden
kalkmayınız" buyurmalarına sebeb olmuştur. Sonraları Rasûlullah gelmeden ayağa
kalkmazlardı. Yani genel durumları bu idi. Bu yorumla aradaki tearuz giderilmiş
olmaktadır.



Üzerinde durduğumuz hadis-i şerif bundan evvelki hadis-i şerifin Ey-yûb îbn Avn ve
Hişâm'dan gelen rivayeti ile de bir tenakuz arz etmektedir. Çünkü onda, Efendimizin
cemaata oturmalarını emrettiği ifâde edildiği halde, bunda ayakta "oldukları şekilde"
durmalarım emrettiği ve onların da durduğu beyan ediliyor. Bezlu'I-Mechûd sahibi bu
tearuzu şu şekilde telif yoluna gitmiştir: "Rasûlullah (s.a.)'m cemaata işaretini
bazılarının mescidden dışarıya çıkmama, bazılarının bulundukları hali bozmama,
bazılarının da oturma şeklinde anlamış olmaları mümkündür. Bazı rivayetlerde "işaret
etti", bazılarında da "dedi" şeklinde olan farklılığı şöyle cem' edebiliriz: "Dedi"
şeklinde rivayet edenlerin işareti bu şekilde yorumlamış olmaları mümkündür. Ayrıca
Efendimizin söz ile işareti birleştirmesi, bazılarının hem sözü duyup hem de işareti
görmüş olması, bazılarının ise, sözü duymayıp sadece işareti görmüş olmaları da
muhtemeldir."

Ayrıca bu iki rivayetin birini diğerine tercih ederek tearuzu gidermek de mümkündür.
Şöyle ki, Ayyâş'm rivayeti "onu ayakta beklemeye devam ettik" şeklindedir. Aynı
zamanda muttasıl bir rivayettir. Eyyûb İbn Avn ve Hişâm'm Muhammed b. Sirîn'den
"eliyle (oturun!)" şeklindeki rivayet ise, mürsel bir rivayettir. "Muttasıl rivayet mürseî
rivayet üzerine tercih edilir" kaidesince, Ayyâş'm rivayetini tercih ederek tearuz
[3661

giderilmiş olur.
Bazı Hükümler

Önceki hadislerin hükümlerine ilâve olarak, safların düzgün oımasmm gerektiğine
işaret etmekle beraber Buhârî şârihi, Aynî bunun icma ile mustehab olduğunu
söylemiştir.

Zahirî mezhebinden îbn Hazm'e göre safların düzeltilmesi sıklaştırılması, birinci safta
yer varken ikinci saffm inşa edilmemesi saflar düzeltilirken, ayaklara ve omuzlara

1367]

dikkat edilmesinin farz olduğunu söylemiştir.

94. (Ihtilam Olduğunu Hatırlamayıp Da) Uyandıktan Sonra Üzerinde Islaklık
Gören Kimsenin Durumu

236....Aise (r.anhâ)'dan şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.)'a ihtüâm olduğunu hatırlamadığı haîde (çamaşırmda) ıslaklık bulan
adam (in durumu) soruldu. Efendimiz:
"Gusleder (gusletsin)" buyurdular.

İhtilâm olduğunu gören, fakat ıslaklık bulmayan kişi (nin durumu) soruldu:
"Ona gusl gerekmez" buyurdu.
r3681

Ümmü Süleym "bunu gören kadına da gusül icabeder mi?" diye sordu.

Rasûlullah (s. a.)

r3691 r3701

"Evet. Çünkü kadınlar erkeklerin benzeridirler." buyurdu.



Açıklama



Hadism zâhiri, ihtilâm olduğunu hatırlamadığı haide uyanınca elbisesinde veya
bedeninde bir yaşlık gören kimsenin gusletmesinin gerekli olduğuna delâlet
etmektedir. îbn Abbas, Şa'bî, îbn Cü-beyr ve Nehâî'nin mezhebleri budur.
Hanbelilere göre, uykudan uyanan veya bayılmışken ayılan baliğ bir kimse,
kalktığında bedeninde veya elbisesinde bir yaşlık görür de onun meai olduğuna
hükmederse yıkanması farzdır; mezi olduğuna hükmederse, yıkanması gerekmez.
Fakat o yaşlığı yıkaması gerekir.

Şâfıîîere göre bu durumda, çıkan yaşlığın meni olduğu kesin olarak anlaşılırsa
gusletmesi farzdır. Mezi veya vedi ya da idrar olduğu belli ise, yıkanması gerekmez.
Meni mi, yoksa mezi mi olduğunda şüphe ederse bir tarafı tercih ederek ona göre
hareket edebilir. İhtiyaten gusletmesi daha iyidir.

Hanefilere göre, uykudan uyanan kimse yatağında veya çamaşırında ya da butlarında
bir yaşlık görür ve ihtilam olduğunu hatırlarsa, kendisine gusül lâzım gelir. O yaşlığın
meni veya mezi olduğunu bilsin veya şüphe etsin fark etmez. Bunda ittifak vardır.
Fakat ihtilam olduğunu hatırlamadığı takdirde o yaşlığın mezi mi, meni mi olduğunda
şüphe etse veya meni olduğuna kani olsa, Ebû Yusuf a göre gusül lazım gelmez.
Çünkü şehvetle geldiği belli değildir. îmam-i Azam ile İmam Muhammed'e göre
bunun mezi olduğuna kani ise, gusül Sazım gelmez; fakat meni olduğuna kani olur
veya meni mi, mezi mi, diye şüphe ederse, gusül lâzım gelir. İhtiyatlı olan budur. Za-
ten fetva da bu şekilde verilmiştir.

Mâlikîlere göre ise, uykudan uyanıp da ihtilam olduğunu hatırlamayan ve fakat
bedeninde veya elbisesinde bir ıslaklık gören kişi, kesinlikle bunun meni olduğuna
hükmeder veya meni midir, değil midir şüphesine düştüğü zaman gusletmesi gerekir.
Meni olmadığına teinükle kanaat getirir veya meni mi, mezi mi, vedi mi olduğunda
şüphe ederse, gusül gerekmez.

Bir erkek veya kadın, rüyada ihtüâm olduğunu hatırladığı halde meni dışarıya çıkmasa
gusletmeleri gerekmez. îmam Muhammed'e göre bu durumda kadının ihtiyaten
yıkanması gerekir. Çünkü kadından çıkacak maddenin gerisin geriye dönmesi
muhtemeldir.

Uyanıp yatağından kalkan kimse, ihtilam olduğunu hatırladığı halde tenasül uzvunda
bir yaşlık görürse gusletmesi lâzımdır. Ayakta veya oturduğu yerde uyuyan kimse,
uyanıp da bu uzvunda bîr yaşlık görür ve bu yaşlığın meni olduğuna hükmederse veya
uyumadan evvel âleti hareketsiz bir halde bulunmuş ise, gusl etmesi lâzımdır. Fakat
meni olduğuna hükmedemez de tenasül uzvu önceden sert bir vaziyette imişse gusül
gerekmez. Uzvun sert olması mezi çıkmasına sebeb olduğu için bu yaşlığın mezi
olduğu kabul edilir.

[371]

Bu mevzuda geniş bilgi için 206, 210-211 nolu hadislere de bakılabilir.
Bazı Hükümler

1. Kıyas caizdir.

2. İhtüâm olduğunu hatırlamasa bile uyandığında elbise veya bedeninde ıslaklık gören
kadın ve erkeğe gusletmek gerekir. Konu ile ilgili tafsilât açıklama kısmında
verilmiştir.

3. Kadınlar arasında da erkekler gibi ihtilam olanlar olabilir.



T3721

4. Şer'î bir meselede soru sormaktan utanmamak gerekir.
95. Uykusunda Erkekler Gibi Ihtilam Olan Kadın
237.. ..Aişe (r.a.)'dan, demiştir ki;

Enes b. Mâlik'in annesi Ümmü Süleym el-Ensâriye (Peygamber aleyhisselama
gelerek):

Yâ Rasûlallah, muhakkak Cenab-i Allah gerçeğin sorulması konusunda utanmayı
emretmez. Kadın uykusunda erkeğin gördüğünü görürse, gusleder mi, etmez mi? (Bu
hükmü) bana bildirir misin?

Rasûlullah (s. a.): "Evet suya(meniye) rastlarsa yıkansın" buyurdu.

Ben Ümmü Süleym'e dönüp, "Öff!.. hiç kadın bunu görür mü?" dedim. Bunun üzerine

Rasûlullah (s. a.) bana döndü ve:

"Allah hayrını versin yâ Aişe (çocuğu ona) neden benziyor ya?"
f3731

buyurdu.

Ebû Dâvûd şöyle demiştir:

(Bu hadisi) Zübeydt, Ukayl, Yûnus ve Zühfı'nin kardeşinin oğlu (İbrahim), Zührî'den;
(ayrıca) îbn Ebi'l-Vezîr, Mâlik'ten, Mâlik de Zührî'den, Yûnus'un îbn Şihâb'tan rivayet
ettiği gibi rivayet ettikleri Müsâfı' el-Hacebîde ZührVye muvafakat edip Urve'den, o
da Aişe'den... demiştir. Hişâm b. Urve ise, Urve'den, Urve, Zeyneb bint Ebî
Seleme'den o da Ümmü Seleme'den, "Ümmü Süleym Resulüllah sal-lellahü aleyhi

[3741

veselleme geldi... (Hadisin metni) şeklinde rivayet etmiştir.
Açıklama

Hadis-i şerifin muhtelif rivayetlerinden anlaşıldığına göre, Rasûlullah (s.a.)'a soruyu
soran Ürnmü Seleme olduğunu söylemişse de, Kadı Iyâz, doğrusunun ümmü Süleym
olduğunu ifade etmiştir. Hi-şâm b. Urve'nin rivayetinden de anlaşıldığı gibi, Ümmü
Seleme hâdiseye şöyle şâhid olmuş olabilir; Evvelki rivayetler Hz. Aişe'den geldiği
halde Hişam b. Urve'nin yaptığı rivayet Ümmü Seleme'de nihayet bulmaktadır. Ebû
Dâvûd, hâdiseye şâhid olan Sahabiyenin Hz. Aişe oluşunu tercih ederken, Kadı Iyaz
Ümmü Seleme olduğunu ehl-i hadisten nakl etmiştir. İmam Nevevî ise, bu rivayetlerin
arasını birleştirerek, soru sorulduğu sırada hem Hz. Aişe'nin hem de Ümmü
Seleme'nin Efendimizin huzurunda olup, Ümmü Süleym'i kınamış olmalarının
muhtemel olduğunu söyler. Hafız îbn Hacer de Nevevî'nin sözlerini beğenerek "Bu
güzel bir cem'dir. Çünkü Hz. Aişe ile Ümmü Seleme'nin Rasülullah'm huzurunda aynı
mecliste bulunmaları olmayacak şey değildir" demektedir.

Ümmü Süleym (r. anhâ), kadının ihtilâm olmasının hükmünü Efendimize sormuş,
fakat bu, kadın için âdeten ayıp bir şey olduğu için nezâketle ve önceden özür beyan
etmiştir. Buna rağmen, Hz. Aişe durumu yadırgayarak Ebû Davud'un rivayetine göre,
"Yazıklar olsun sana! Hiç bunu kadın görür mü?" Müslim'deki bir rivayete göre ise,
"Yâ Ümmü Süleym kadınları rezîl ettin, Allah hayrını versin" demiştir.
"Allah hayrını versin" diye tercüme ettiğimiz ( ) sözünü, Ebû Davud'un rivayetine
göre, Rasûlullah aleyhisselâm Hz. Aişe'ye, Müslim'in bir rivayetine göre. Hz. Aişe



Ümmü Süleyme söylemiş, Efendimiz de "asıl senin Allah hayrım versin" buyurmuş.
Başka bir rivayete göre ise, Rasûlullah Efendimiz Ümmü Seleme'ye söylemiştir. ( )
cümlesinin esas mânâsı daha önce de ifâde ettiğimiz gibi "sağ elin topraklansın"
demektir. Bu cümle hakkında hayli ihtilâf edilmiş ise de, muhakkıklarm tesbitine göre
"fakir olasın" manası daha sahihtir. Fakat Araplar bunu bizim "Allah hayrını versin,
Allah'tan bul" dediğimiz gibi bazan beddua, bazen de takdir ve taaccüp manasına
kullanmışlardır.

Ibn Abdilberr, Hz, Aişe'nin bu inkârından bütün kadınların ihtilâm olmadıklarının
anlaşıldığını ifade ederek "öyle olmasaydı Hz. Aişe bunu inkâr etmezdi" der. Süyûtî
de rüyaya giren şeyin şeytan olduğunu söylemiştir. Peygamberler ihtilâm olmazlar,
çünkü ihtilâm olayı şeytanî bir olaydır. Peygamberler ise bundan masundur. Diğer
bütün erkek ve kadınlar ihtilâm olurlar. Ancak bunun erkeklerde kadınlardan daha çok
olduğu söylenmektedir.

Resûlüllah (s. a.) hanımlarından birinin, kadının ihtiîâm olmasını yadırgamasına
karşılık, durumu isbat için "peki ya benzerlik nereden gelmektedir?" buyurmuştur. Bu
mana Buhârî ve Müslim'de değişik lâfızlarla ifade edilmiştir. Sarihler Efendimizin bu
ifâdesinden istifâde ederek erkeğin suyunun galib gelmesi hâlinde çocuk babaya,
kadının suyunun galip gelmesi halinde de anaya benzeyeceğini söylemişlerdir. Sahîh-i
Müslim'deki bir rivayetin sonunda Rasûlullah Efendimiz "Eğer kadının suyu galip
gelirse çocuk dayılarına, erkeğin suyu gaiip gelirse amcalarına benzer"
[3751

buyurmuşlardır.
Bazı Hükümler

1. Kişinin yararına uygun olan şeyleri sormaktan utanmaması gerekir.

2. Utanılacak cinsten de olsa, bilmediği bir şeyi soran kimseyi ayıplayanı kınamak
caizdir.

3. Kadın da erkek gibi ihtilâm olur ve ondan da meni gelir.

[3761

4. Doğan çocuk babasına benzediği gibi anasına da benzeyebilir.
96. Gusl İçin Yeterli Su Mikdarı

238.... Aişe (r. anhâ) şöyle demiştir: "Resûlüllah aleyhisselâm, cünuplükten dolayı

D771

ferak (demlen) bir kaptan guslederdi."
Ebû Dâvûd şu rivayetleri de kay d etti:

Bu hadisfm rivayetin)de, Ma'rner Zührî'den naklen şöyle dedi:

Aişe dedi ki "ben ve Rasûlullah (s. a.)' içinde ferak miktarı su olan bir kaptan
guslederdik."

îbn Uyeyne Mâlik hadisinin benzerini rivayet etti

Ebû Dâvüd dedi ki; Ahmed b. Hanbel; "Ferak on altı ntldır" derken işittim. Yine onu
"İbn Ebi Zi'b'in Sa'ı ntldır" derken dinledim ve bazılarının "bir sa', sekiz rıtıldır"
dediklerini söyledim. "Bu mahfuz değildir" dedi. (Bir seferinde de) Ahmed'i şöyle
derken duydum: "Kim fıtır sadakasını bizim şu nalımızla ( rıtıl) verirse sadakasını tam
çiarak vermiştir. "Kendisine (itiraz olarak) "Sayhanı ağırdır" denildi. İmam, (cevaben



önce); "Sayhanı en güzeldir, (dedi, biraz düşündükten sonra da) "bilmiyorum" dedi.
r3781



Açıklama

Bu hadis-i şerifi, Buhârî ( ) "...ferak denilen bir kaptan..." şeklinde rivayet etmiştir.
Müslim'in rivayeti ise, aynen Ebû Davud'un rivayeti gibidir.

Hadis-i şerifte zikri geçen "Ferak" kelimesi hakkında değişik şeyler söylenmiştir. Son
devir âlimlerinden merhum Ahmed Nâim, Tecrid-i Sarih Tercemesi'nde bu konuda
şunları kaydetmiştir:

Ferak cumhurun görüşüne göre iki sa' miktarı su alır bir kaptır ki, takriben altı litre
eder. İbnü'l-Esîr ise "Ferak"m 16 rıtl, yani 3 sa',-ki takriben 9 litredir-Ferk' in ise 120
rıtl, yahut 22 sâ', yani takriben 67,5 litre olduğunu beyan ediyor. Ümmü'l-Mü'minin
Aişe (r.anhâ) "ferak altı "kısfdır" demiştir. Ehl-i lügatin bil ittifak beyanıyla her kist
yarım sa' diye tarif edilmiş olduğundan Ibnü'l-Esir'in nakline diyecek kalmıyor,,
Süfyan b. Uyeyne ile tmam Şafiî ve ehl-i lügat bunda müttefiktir. Ancak Hanefi
fukahasi müddü (2) ntl i'tibar edip sa' da (4 ) müd olduğundan onlara göre ferak (2)

r3791

sâ'dır ki yine Hicazlılann (3) sa'm toplamı itibar ettikleri (16) ntl demek olur.
Bu ifadelerden anlıyoruz ki; Hanefîlere göre "ferak" altı litre su alan bir kaptır. Hadis-i
şerifin Zührî'den gelen tankından Rasûlallah aleyhisse-lamla Hz. Aişe'nin birlikte
yıkandıkları kabın isminin "ferak" değil, bir ferak miktarı su alan bir kap olduğu
anlaşılmaktadır. Mecmö'daki ifâdelerden de ferakm on altı ntl miktarı su alan bir ölçek
olduğunu anlıyoruz. Fakat Buhârî'deki rivayette (yukarıda da işaret edildiği gibi) bu
kabın adının "ferak" olduğu ifade edilmektedir. Hadis-i şerifin tercemesi, Buhârî'nin
rivayeti gözönüne alınarak yapılmıştır. Rasûlullah aleyhisselamm ferâktan veya ferak
miktarı su alan bir kaptan yıkanması onun içindeki suyun tamamını kullandığına
delâlet etmez. Öyle bir kaptan su alarak yıkandığı da anlaşılabilir. Nitekim
Efendimizin guslettiği suyun miktarı hakkında değişik rivayetler vardır. Rasûlullah
aleyhisselam bazan bir sa' (üç litre) su ile guslettiği halde, bazan daha fazla su
kullanmıştır. Aslında gusül için yeterli olan su, bedenin tamamını ıslatabilen sudur. Bu
bir sâ' olabileceği gibi az veya çok da olabilir. Ancak israf derecesine kaçmamalı ve
dökünen kişiye yıkanmış denemeyecek kadar az olmamalıdır. Ulemânın beyânına göre
gusülde müstehab olan bir sa'dan; abdestte müstehab olan bir müdden az su
kullanmamaktır.

Deniz kenarında bile olsa suyu israf etmenin men'edilmiş olduğunda bütün ulemâ
müttefiktir. Zahire göre bu yasaktan murad, kerâhet-i tenziyyedir. Alimlerimizden
bazıları "israf haramdır" demişlerdir.

Müellif Ebû Dâvûd son olarak "ferak" hakkında Ahmed b. Hanbel'-den duyduklarını
kayd etmiştir. İmam Ahmed'in, Sa'ı nisbet ettiği, îbn Ebî Zi'b, İmamın hocasıdır.
Ahmed b. Hanbel hocasının, bir sa'ı rıtıl kabul etmesini benimsemiş ve bu miktarda
verilecek sadakayı fıtrin yeterli olduğunu ifade etmiştir. Fakat kendisine Sayhanı
denilen hurmanın daha ağır, dolayısıyla rıtlmm bir sâ'dan az olacağı ima edilerek
itiraz edilince önce, Sayhânî'nin daha iyi olduğunu söylemiştir. Ancak biraz
düşününce "bilmiyorum" demiştir.

Hanefî ve Mâlikîlere göre, ağırlığı ne olursa olsun bir sa'a baliğ olmadan verilen fıtır



T3801

sadakası edâ edilmiş sayılmaz.



Bazı Hükümler

Güsûl abdesti alırken suyu israf derecesinde çok ve yıkanmış denemeyecek kadar az

[3811

kullanmamak gerekir.

97. Cünublükten Yıkanmak

Bu bâb cünuplükten dolayı yıkanmakla ilgili hadisleri ihtiva etmektedir.( ) (gasl)
yıkamak, ( ) (gusl) yıkanmak mânalarında kullanılır.

Gusl lûgatta "akıtmak" ıstılahta ise, "bedende, suyun varması mümkün olan her yere
suyu ulaştırmak (bütün vücûdu yıkamak)" manalarına gelir. Ağızm ve burnun içi,
yıkanması gereken yerlerdendir.

Cenabet, lügatta uzaklık demektir. Cünup olan kişi, yıkanmcaya kadar namaz ve
mescidlere yaklaşmaktan men' edildiği için, bu isim verilmiştir. Şeriata göre, namazın
sıhhatine mâni, bedende olan manevî pisliktir.

T3821

239....Cübeyr b. Mut'im 'den rivayet edildi ki:

Sahabe-i Kiram (r.a,) Rasûlullah (s.a.)'m yanında cünuplükten dolayı yıkanmaktan
bahsettiler. Rasûlullah (s. a.) her iki eli ile de göstererek "Bakın ben başıma üç defa (üç

r3831

avuç) dökerim" buyurdu.
Açıklama

Şerhini yaptığımız bu hadis Peygamber sallellahü aleyhi vesellemin guslederken başa
üç defa eliyle göstererek (su döküp) guslettiğini beyan eder.

Şafiî ulemasından Nevevî "Bu hadis başa üç defa su dökmenin rnüste-hab olduğuna
delâlet eder. Ashabımız başa kıyasla bedeni de aynı hükmün altına sokmuşlardır" der.
Hanefî ve Hanbelilerin görüşü de Nevevînin işaret ettiği gibidir. Yani gusülde bütün
bedenin üç defa su dökülerek yıkanması müstehabtır.

Mâlikîlere göre sadece başın üç defa yıkanması mendûptur. Beden için mendub
oluşuna delâlet edecek bir şey yoktur. Bu hadisin zahiri ile Buhârî (gusül, 5-15) ve
Müslim'in Hz. Aişe'den rivayet ettikleri hadis, Malikîlerin görüşünü te'yîd etmektedir.
Buhârî, sarihlerinden Askalânî de îbn Battal'dan şu nakli yapar: "Asıl olan bir defa
yıkamaktır."

[3841

Zaten bedenin üç defa yıkanması sabit olsaydı, bu bize kadar gelirdi.
Bazı Hükümler

1. Din büyüklerinin yanında ilmî konuların müzâkeresi câizdir.

2. Yıkamldığmda başa üç defa su dökmek müstehaptır.



3. Öğretmenin Öğreteceği şeyi, öğrencinin anlayabileceği bir şekilde anlatması
gerekir.

4. İlmi mevzular konuşulurken bir mevzuyu aydınlatmak için ilim adamının
müdâhelede bulunması yerindedir.

240.. ..Aişe (r.anha)den şöyle demiştir: "RasûluIIah (s.a.) cünuplükten dolayı yıkanmak

r3851

istediği zaman süt kabına benzer bir kap isterdi. (Kap gelince) iki avucu ile su
alır ve önce başının sağ tarafım, sonra da sol tarafını yıkardı. Daha sonra iki eline

H861 D 871

tekrar su alır ve başının tamamına dökerdi."
Açıklama

Bu haciis-i şerif bir Önceki hadisi açıklar mâhiyettedir. Şöyle ki birinci hadiste Hz.
Peygamber başına elleriyle üç defa su dökmekle iktifa etmişti. Burda ise, birinci su
ahşıyla başının sağım, ikincisi ile solunu, üçüncüsü ile başının tümünü yıkadığı Hz.
Aişe tarafından nakledilmektedir.

Hz. Peygamberin yıkanmaya başından başlayıp onu üç defa yıkaması, kir tutmakta
başın en önde gelen azalardan olduğunu ve dolayısıyla, bu şekildeki guslün hikmetini
tebarüz ettirmektedir. Nitekim, Malikîlerin de baştan başka üç defa yıkanması nıendup

r3881

olan aza olmadığını söylemeleri bunu göstermektedir.
Bazı Hükümler

1. Gusül ve abdest için su hazırlamak meşru olur.

2. Gusle başı yıkayarak başlamak müstehaptır.

3. Yıkamaya önce sağdan başlanması gerekir.

241....Teymullah b. Sa'lebe'nin oğullarından biri olan Cumey b. Umeyr'den, demiştir

"Annem ve teyzem ile birlikte Aişe (r.anha)nin yanma gitmiştik. Onlardan birisi Aişe
(r.anha) ye; gusülde neler yapardınız? diye sordu. Âişe (r.anhâ) da şu cevabı verdi:
RasûluIIah (s.a.) önce namaz için aldığı abdest gibi abdest alır, sonra başına üç defa su

r3891 r3901

dökerdi. Biz ise, saçımızdaki örgülerden do-,layı bes defa dökeriz."
Açıklama

Bundan önceki hadislerde Rasûlullah'm gusülden önce abdest aldığına dair bir işaret
olmamasına rağmen, bu hadis-i şerifte gusülden önce namaz abdesti gibi abdest
aldığım daha sonra başına üç defa su dökerek gusül yaptıkları anlatılmaktadır.
Hz. Aişe her iki hadiste Rasûlullah'm başına üç defa su dökerek gusle başladığını,
diğer bir olayda birinci hadis-i şerifi şerheder mahiyette gusülden önce abdest aldığım
söylemektedir. Yine Hz. Aişe ve Hz. Meymûne, 243-245 no'lu hadisler de Hz.
Peygamberin gusül öncesi neler yaptığım anlatmaktadırlar. Her hadis diğer bir hadisin



şerhi durumundadır. Böylece ümmetin maslahatı sağlanmış olmaktadır. Bu konuda
geniş bilgi 243-245. hadislerde gelecektir. Açıklamaya çalıştığımız hadis-i şerifin
delâlet ettiği noktaları ise, ulemâmız şöyle belirlemiştir:

Hadis-i şerifin zahirinden gusülden önce abdest almanın sünnet olduğu
anlaşılmaktadır. Ulemânın ekserisinin görüşü de bu merkezdedir. Sadece Dâvûd (-
ızâhiri) ile Ebû Sevr gusülden Önce abdest almanın vâcib olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Ancak bu görüşe delil olabilecek bir açıklama getirilmemiştir.

Ayrıca bu hadis-i şerifteki Aişe (r.anhâ)nm "Biz saçımızdaki örgülerden dolayı beş
defa su dökeriz" ifadesine göre, kadınların başlarını beş defa yıkamalarının müstehap
olması gerekir. Ancak senedde adı geçen Cümey'den dolayı bu hadis zayıf sayılmış ve
delil olarak kabul edilmemiştir. Ayrıca ilerde gelecek olan 25 1 no'lu hadiste kadınların
örgülerinin durumu ve başlarına üç defa su dökebileceklerine dair açık ifadeler
I39JJ

bulunmaktadır.
Bazı Hükümler

1. Gusle abdestle başlamak sünettir.

2. Erkekler üç, kadınlar beş defa başlarına su dökebilirler.

3. Kadınlar saçlarım örebilirler.

4. Saçlarının dibine su ulaşıyorsa kadınların saç örgülerini çözmeleri gerekmez.

242.. ..(Ebu Davud'un Süleyman b. Harb el-Vâşihî ve Müsedded'den rivayet ettiği
hadiste) Aişe (r.anhâ) şöyle demiştir:

"Rasûlullah (s. a.) cünuplükten dolayı guslet (mek iste)diği zaman -Süleyman b.
Harb'in rivayetine göre,- önce sağ eliyle sol eline su döker -Müsedded'in rivayetine
göre de- önce kaptan suyu sağ eli üzerine dökerek ellerini yıkar,- sonra ikisinin
ittifakla rivayetine göre- ve fercini yıkardı. (Bundan sonra Müsedded): Suyu sol eline
dökerdi. Aişe (r.anhâ) bazan ferci kinayeli olarak söylerdi (sözlerini ilâve etti).
(Hadis'in bundan sonraki kısmında Süleyman ve Müsedded ittifak etmişlerdir:)
Rasûlullah sonra namaz için aldığı abdest gibi abdest alır, her iki elini de kaba daldırıp

[392]

(su alır) suyun (başının) derisine ulaştığını bilinceye veya deriyi paklaymcaya
kadar saçlarını hilaller ve başına üç defa su dökerdi. Sudan artan olursa onu da

f3931 P941

vücûduna dökerdi."
Açıklama

Hadiste Rasûlullah'm gusle ellerinden başladığı ancak Süleymana göre sağ eh ile sol
eline su döktüğü; Mısedded e göre ise, kabtan direkt olarak sağ eline su döktüğü
şeklinde beyân edilmektedir. Daha sonra her iki râvinin de ittifakı ile avret mahallini -
burada Müsedded'in beyânına göre sağ eliyle döküyor sol eliyle avret yerini-
yıkıyordu. Bunu müteâkib namaz abdesti gibi abdest alıyor, sonra da iki elini kaba
daldırarak su alıyor, saçlarım ve vücudundaki kılları ovalayarak aralarına suyun nüfuz
etmesini sağlıyordu. Suyun tenine değmesiyle oranın temizlenmesine kanaat getirdiği
an, üç defa başına su alarak bütün vücudunu yıkıyordu. Artan su kalırsa hepsini birden



vücuduna döküyordu.

Kadı Iyaz, bazı kişilerin, bu hadise dayanarak vücuttaki bütün kılların ovalanmasının
gerektiği görüşünü benimsediklerini söyler. Mâlikîlere göre sık otsun, seyrek olsun,
vücuttaki bütün kılların ovalanması vâcibtir. Şafiî ve Hanbelilere göre, ovalanmadığı
takdirde su deriye ulaşıyorsa kılların ovalanması mendub, ulaşmıyorsa vâcibtir.
Bu meselede Hanelilerin görüşü de şöyledir: Ovalanmadan su deriye kadar ulaşırsa
saçın ve sakalın ovalanması müstehap, ovalanmadan deriye ulaşmazsa, farzdır.
Gusülde bedenin ovalanmasını şart koşmayanlar bu hadisi delil gösterirler. Zira ( )
suyu akıtmak, dökmek anlamına gelmektedir, derler. Vücudu ovalamanın hükmü ile

13951

ilgili görüşler, abdestle ilgili bahiste verilmiştir.
Bazı Hükümler

1. Cünuplükten dolayı yıkamldığmda önce eller ve avret yen yıkanmalıdır.

2. Gusle başlarken abdest almak sünnettir.

3. Kılların dibi ovalanmalıdır.

4. Rasûlullahm tertibi üzere gusül yapmak sünnettir.

243. ...Aişe (r.anhâ) şöyle demiştir:

"Rasûlullah (s. a.) cünuplükten dolayı gusletmek istediği zaman Önce ellerini
bileklerine kadar, sonra da fercini kaşığıyla yıkar ve onlar üzerine su dökerdi. Ellerini
temizledikten sonra duvara sürterdi. Sonra abdest almaya başlar (abdest aldıktan)

H961 r3971

sonra da başına su dökerdi."
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen ( ) kelimesi kasık ve koltuk altı gibi kirlerin toplandığı suyun zor
ulaştığı yerlere denir. Burada fere kast edilmektedir. Zabtı bazı nüshalarda ( )
"dirseklerini" şeklindedir. Irakî doğru olanının bu olduğunu kaydetmektedir, ( )
"sonra onun üzerine suyu döktü" cümlesinin açıklanmasında, sarihlerden kimi
kasıklara, kimi ellere kimi de bütününe şâmil olabileceğini söylemişlerdir.
Rasüllah (s.a.)'in avret yerlerini yıkadıktan sonra ellerini duvara sürtmesi, ellerindeki
herhangi bir kokunun kalma ihtimaline binaendir. Günümüzde temizleyici sabun ve
benzerlerinin kullanılmasının lüzumuna işarettir. Ayrıca önceden de belirtildiği gibi

[3981

tuvaletten sonra ellerin sabunla yıkanması da gerekmektedir.
Bazı Hükümler

1. Gusulde msan vücudundaki suyun zor yetiştiği yerleri yıkamakta mübalağa
edilmesi gerekir.

2. Ellerde pislik eseri kalmaması için ek temizleyici kullanılmalıdır. Böyle bir şey
olmadığı takdirde toprakla temizlenmelidir.

244.... Aişe (r.anhâ) şöyle buyurmuştur: "Vallahi eğer isterseniz, size cünuplükten



dolayı yıkanmış olduğu yerdeki duvarda Rasûlullah'm elinin izini
f3991 r4001

gösterebilirim."
Açıklama

Münzirî, bu hadisin mürsel olduğunu, Şa'bî'nin bunu Hz.Aışe (r.anha)den duymadığını
söyler.

Fazla bilgi önceki hadiste geçmiştir.

[4011

245.. ..İbn Abbâs, teyzesi Meymûne 'nin şöyle dediğini haber vermiştir:
"Rasûlullah (s.a.) için cünuplükten dolayı yıkanacağı suyu hazırladım. Kabı sağ elinin
üzerine eğdi, iki veya üç (bu şüphe el-A'meş'tendir) defa yıkadı. Sonra avret yerine su
döktü ve orayı sol eliyle yıkadı. Daha sonra da (sol) elini yere sürttü ve
yıkadı.Bilahere ağzına ve burnuna su aldı, yüzünü ve ellerini yıkadı, başına ve

r4021

vücuduna su döktü, kenara çekilerek ayaklarını yıkadı. Ona havluyu verdim
almadı, suyu bedeninden (silip silkeleyerek) atmaya başladı. (el-A'meş der ki) Bunu
(Rasûlullah'm havluyu almayıp, üzerinden su serptiğini) İbrahim (en-Nehâiy)e
söyledim. İbrahim; "onlar havlu kullanmakta bir beis görmezlerdi, fakat onu âdet
edinmeyi kerih addederlerdi" dedi.

Ebû Dâvud, Müsedded'in şu sözünü nakleder: "Abdullah İbn Dâ-vûd'a, "Onlar
havluyu âdet edinmeyi kerih görürlerdi" şeklinde bir şey biliyor musun? dedim o; evet
öyledir (Meymune'nin rivayetinde, onlar bunun âdet olmasını kerih görürlerdi ibaresi

T4031

yoktu) fakat ben kitabımda bu ibareyi mevcut olarak buldum, dedi."
Açıklama

Hadis-i Şerifte geçen "iki veya üç defa yıkadı" ifadesindeki şek, tercümede
belirttiğimiz gibi Süleyman el-A'meş'tendir. Nitekim bu şüphenin ondan geldiğim
Buhârî de belirtmiş bulunuyor. Ancak yine ei-A'meş'in rivayet ettiği ve Ebû Avâne'nin
Sahîh'inde kaydettiği aynı hadîste, "ellerine üçer defa su döktü" deyip şek belirten bir
ifade kullanmamıştır. Hafız İbn Hâcer aynı şahıstan gelen bu farklı rivayetler hakkında
şu yorumunu yapar: "A'meş anlaşıldığı kadarıyla önceleri bu konuda şek etmekte iken,
sonraları hadisi hatırlamış ve "üç defa" diyerek kati bir ifade kullanmıştır. Çünkü bu
rivayeti A'meş'ten üç defa ve tereddütsüz olarak rivayet eden ibn Fudayl, şüpheli
olarak rivayet edenlerden daha sonraları ondan hadis dinlemiştir."
Hadis'in bundan sonraki kısımlarından Rasûlullah (s.a.)'in sol eliyle edep yerini
yıkadığı, bu yıkama esnasında eline herhangi bir kokunun bulaşmış olma ihtimaline
karşılık ellerini yere iyice sürttüğü anlaşılmaktadır. Bu da yüce Rasûl'ün temizliğe ne
derece önem verdiğini, hoş olmayan kokuların bedeni üzerinde kalmaması için ne
derece dikkat ettiğini göstermektedir.

Gusül ve abdest esnasında ağıza ve buruna su alıp mazmaza ve istinşâk yapmanın
hükmünün ne olduğunda ulemâ arasında farklı görüşler vardır:

Ibnu'l-Mübârek, Ahmed b. Hanbel ve İshâk gibi imamlara göre abdestte de gusülde de



mazmaza ve istinşâk vâcib (farz) dır.

Hanefîlerle Süfyân es-Sevrî'ye göre, gusülde farzdır, abdestte değildir. Mâlik ve Şafiî
âlimlerine göre ise, her ikisinde de sünnettir.

Bu konuda yeterli açıklamalar, daha önceden Abdest ile ilgili hadislerin açıklaması
üzerinde durulurken verilmiş bulunuyor. Bu bakımdan burada delillerini ayrıca tekrar
etmeye gerek görmüyoruz. "Sonra başına ve bedenine (su) döktü" ifadesinden
Rasûlullah (s.a.)'in saçları arasını ovalamadığı, sadece suyu dökmekle iktifa ettiği
anlaşılır. Halbuki, daha evvel Rasûlullah (s.a.)'in daha su dökünmeye başlamadan
vücutta kıl olan yerlerini ovaladığı zikredilmişti. Burada râvinin hadisi uzatmamak
için bunu zikretmemiş olduğu anlaşılabileceği gibi, Peygamber (s.a.)'in ovalamayı
bazan terkettiği de anlaşılabilir.

Hadis-i şeriften Rasûlullah (s.a.)'m ayaklarını yıkamak için yerini değiştirdiği ve
ayaklarım yıkamayı en sona bıraktığı anlaşılmaktadır, bu mânâyı ifâde eden başka
rivayetler de vardır. Cumhur, bu rivayetlere istinaden, mutlak olarak gusülde ayakları
en son yıkamanın müstehap olduğu görüşüne varmışlardır. İmam Mâlikden eğer yer
temiz değilse ayakları yıkamayı sona bırakmamn, temizse abdestin hemen akabinde
yıkamanın müstehap olduğu da rivayet edilir.

İmam Ebû Hanife ve talebelerine göre, gusledilen yer leğen, küvet gibi suyun biriktiği
bir yerse ayakları yıkamayı en sona bırakmak, değilse abdestin hemen sonunda
yıkamak müstehaptır.

"Ona havlu verdim almadı" cümlesinin Buhârî ve Müslim'deki ifadeleri lafız
yönünden farklı ise de mânâ itibariyle herhangi bir farklılık yoktur.
Câbir b. Abdillah, İbn Ebî Leylâ ve Saîd b. Müseyyeb bu hadise dayanarak, gusül ve
abdestten sonra kurulanmanın mekruh olduğunu söylemişlerdir. Şâfiîlerin meşhur
kavline göre, silinmeyi terk etmek müstehaptır. Osman b. Affân, Hasan b. Ali, Enes b.
Mâlik, Hasen el-Basrî, Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed (Allah hepsine rahmet etsin)
abdest ve gusülden sonra kurulanmada kerahet görmemişlerdir. Bunlar görüşlerine İbn
Mâce'nin Selmân-ı Fârisî tankıyla rivayet ettiği;

"Rasûlullah (s. a.) abdest aldı, üzerinde olan yün di b bey i ters çevirdi ve onunla
r4041

yüzünü sildi" hadisi ile Tirmizî'nin Hz. Aişe'den rivayet ettiği "Rasuiullah'm bir

1405] "

bez parçası vardı, abdestten sonra bununla kurulanırdı" hadisini delil kabul
etmişlerdir.

Resûlullah'm havlu kullanmaması, her zaman kullandığının hilâfmadır. O'nun bu
hareketi o gün havlu kullanma ihtiyacını hissetmemesinden veya serinleme isteğinin
bulunmasından olsa gerektir.

Ayrıca bu hükümler sıcak iklimde bulunanlar içindir. Soğuk iklimde yaşayıp silinme
zorunluğu olan mü'minler için değildir. Çünkü mevzubahis olan sıhhattir. Soğuğun
çok şiddetli olduğu yerlerde bazılarının "sünnettir" diye silinmemede ısrar etmeleri

r4061

sünnete uygun bir hareket değildir.
Bazı Hükümler

1. Abdest ve gusül suyunun hazırlanmasında başka-smdan yardım istemek caizdir.

2. Kadının kocasına hizmet etmesi meşrudur.



3. Avret mahalleri sol elle yıkanmalıdır.

4. Avret mahalli yıkanmadan önce ve yıkandıktan sonra eller yıkanmalıdır.

5. İstincadan sonra ellerde kalması muhtemel necaset artığını gidermek için
(temizleyicinin bulmadığı zaman) toprağa sürtmek matluptur.

6. Gusülde mazmaza ve istinşak gereklidir. Üç defa olması sünettir.

7. Gusülde ayaklan yıkamanın en sonraya bırakılması meşrudur.

8. Gusülden sonra havlu ile silinmek terkedilebilir.

246....Şu'be'den rivayet edilmiştir,demiştir ki; İbn Abbas (r.a.) cünuplükten dolayı
yıkanmak istediğinde sağ eliyle sol eline yedi defa su döker sonra da avret yerini
yıkardı.

"Bir keresinde kaç defa su döktüğünü unuttu ve "kaç defa döktüm?" diye bana sordu.
Ben de; bilmiyorum" dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs (hayretle) "Hey anasız
(kalasıca), niçin bilmiyorsun?" dedi.

Daha sonra namaz için abdest aldığı gibi abdest alıp vücuduna su döker ve "Rasûlullah

r4071 r4081

(sallellahü aleyhi ve sellem) cünuplükten işte böyle temizlenirdi" derdi.
Açıklama

Hadis-i Şerifte geçen ( ) "Anasız kalasıca! " sözü Nihâye'de belirtildiğine göre zem ve
sebbetme için kullanılan bir deyimdir. "Sen sokağa bırakılmış, annesi belli olmayan
birisin" manasına gelir. Bu sözün bazan teaccübmânâsmda medh için kullanıldığı da
söylenir. Tîbî daha çok medh için kullanıldığını söyler. Herhalde îbn Abbâs, burada
Şu'be'yi zem etmek veya ona küfretmek değil de, dikkatsizliğinden dolayı ona hayret
ettiğini göstermek istemiştir.

Bu hadis-i şerifin zahirinden anlaşıldığına göre Rasûlullah (s.a.) cünuplükten dolayı
yıkandığında ellerini yedi defa yıkardı. Ancak râvîler içerisinde Şu'be b. Dinar
bulunduğu için bu hadis zayıf sayılmıştır. Şu'be b. Dinar tenkid edilmiştir. Hadisi
hüccet kabul edilmez, üstelik hadis, Rasûlullah (s.a.)'in yıkandığında ellerini üç defa
yıkadığını bildiren sahih hadislere zıt düşmektedir.

Şayet üzerinde durduğumuz hadis sahih kabul edilirse, o zaman Rasûlullah (s.a.)'ın
ellerini üç defa yıkadığını bildiren hadislerle neshedilmiş olur. Oysa durum böyle
değildir. Hüccet olarak üç defa yıkanmayı bildiren hadisler kabul edilmiştir.

247.... Abdullah b. Ömer (r.a.)den, şöyle demiştir:

"Namaz elli (vakit), cünuplükten dolayı yıkanmak yedi defa ve elbiseden idrarı
yıkamak yedi defa idi. Rasûlulah (s.a.) namaz beş vakit, cünuplükten dolayı yıkanmak
bir ve elbiseden sidiği yıkamak da bir defaya indirilinceye kadar (Allah'a) duaya
r4091

devam etti."
Açıklama

Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre, Cenab-ı Allah başlangıcında namazı elli vakit,
cünuplükten dolayı yıkanmayı yedi defa ve elbisedeki sidiği yıkamayı yedi defa
gerekli kılmıştı. Rasûlullah (s.a.) Cenabı Allah'ın rahmet ve şefkatinin büyüklüğüne



güvenerek bunların hafifletilmesi için duâ ve tazarruda bulunmaya başladı. Rasûlullah
(s.a.)'m isteği namaz beş vakit, diğerleri de birer defa oluncaya kadar devam etti.
Namazın önce elli vakit olarak farz kılınıp da sonra beş vakte indirilmesi Mi'rac
gecesinde olmuştur. Müslim'deki rivayete göre, Rasûlullah (s. a.) hâdiseyi şu şekilde
haber vermiştir:

"Allah (c.c) bana her gün ve gece de elli vakit namazı farz kıldı Mûsâ (a.s.)'mn yanma
indim, bana "Allah, ümmetine neyi farz kıldı" diye sordu, ben de "elli vakit namazı"
dedim.

Rabbine dön ve hafifletilmesini iste. Çünkü ümmetinin gücü buna yetmez. Ben israil
oğullarım imtihan edip denedim dedi. Ben de Rabbime dönüp "Ya Rabbi benim
ümmetime (namazı) hafiflet" diye duâ ettim. Allah (c.c) beş vaktim indirdi. Sonra
tekrar Musa (a.s.)'ya döndüm ve Allah'ın benden beş vakti eksilttiğim söyledim, Mûsâ
(a.s.):

Ümmetinin gücü buna da yetmez, Rabbine dön ve hafifletilmesini iste, dedi. Cenab-ı
Allah: "Ya Muhammed, bunlar her gece ve gündüz beş namazdır. Her namaz için on
namaz (sevabı) vardır, bu da elli eder" buyurun caya kadar Allah (c.c) ile Mûsâ (a.s.)

[4101

arasında gidip gelmeye devam ettim."

Cünuplükten dolayı yıkanmanın bir defaya indirilmesi ile, elbisedeki idrarı yıkamanın
bir defaya indirilmesinin namazla birlikte Mi'raç gecesinde veya ayrı ayrı zamanlarda
olması muhtemeldir.

Ancak sarihlerin beyânına göre İslâm'ın ilk yıllarında olabileceğini söylemeleri
yanında hadis zayıf olduğu için delil değildir, diyenler üzerinde fazla
durmadıklarından yeterli bilgi elde edilememiştir. Hadisin sahih olduğu kabul edilse
bile namazın elli vakitten beş vakte indirilmesi hususu sahih hadislerle sabittir. Fakat
cünuplükten temizliğin, elbisenin yedi defa yıkanarak temizlenmesinin hükmü sahih
hadislerde varid olmamıştır. Buna göre de imamların ittifak ettikleri husus cünüplekte
su bütün vücûda nüfuz etmesi halinde bir defa ile iktifa edileceğidir. Elbisede de
durum aynıdır.

Elbisedeki bir pisliğin yıkanması, Şafiî ve Mâlikîlere göre bir defadır. Ancak Şafiîlere
göre üç defa yıkamak menduptur. Eğer necaset bir veya üç defa yıkamakla yok
olmamışsa, zail oluncaya kadar yıkamaya devam etmek gerekir. Ahmed b. Hanbel'den
gelen iki rivayetten biri de bu şekildedir. Muğnî müellifi İbn Kudâme bunu tercih
etmiştir.

Hanefîlere göre necaset ikiye ayrılır:

Necâset-i Galîza: İnsanın tersi ve sicjiği, eti yenmeyen hayvanların tersi, sidiği ve
salyası, eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeğin tersi, kan, irin, meni, mezi, vedî,
hayz ve nifas ileistihazakanlan ağız dolusu kusuntu gibi insanın bedeninden çıkıp da
abdesti bozan şeyler bir de şarap ve boğazlanmadan ölmüş hayvanın eti ve derisi.
Necâset-i hafife: Atın ve eti yenen ehli ve vahşi hayvanların sidiği, eti yenmeyen
kuşların tersi, eti yenen hayvanların, eşek ve katırın sidiği, İmam A'zam'a göre galiza,
imameyne göre hafifedir. Fetva İmameynin görüşüne göre verilmektedir.
Bu necasetlerden galizanm katı olanının dirhem miktarından fazlası namaza mâni,
daha azı mâni değildir. Sıvı olanında ise, avuç içi miktarından azı namaza mâni değil,
daha fazlası mânidir.

Necâset-i hafıfenin isabet ettiği yer elbisenin veya bedenin dörtte birinden az ise
namaza mâni değil, dörtte birine denk veya daha fazla ise, namaza mânidir.



İmam Ebû Yûsuf a göre enine boyuna bir karış miktarı namaza mâni değil, daha
fazlası mânidir. Elbise veya bedende namaza mani olacak miktarda pislik varsa (ister
galiza, ister hafife) hemen yıkanması gerekir. Bu pisliklerde ya gözle görülür yani,
kuruduktan sonra iz bırakır, ya da gözle görülmez yani kuruduktan sonra iz bırakmaz.
Gözle görülen bir necasetle pislenmiş olan şey, pisliğin aynı ve eseri yok olunca temiz
olur. Temizleme yolunun, yıkamak, silmek, ovalamak (v.s.) olması arasında fark
yoktur. Pislik yıkanarak giderilecekse suyun akıcı veya durgun,az veya çok olması
arasında fark olmadığı gibi yıkamanın adedi de mühim değildir. Mühim olan pisliğin
kendisi ve eserinin ortadan kaldırılmasıdır.

Renk ve kokudan ibaret olan eserin kalması, (izalesi meşakkatli olduğu için) zarar
vermez. Bunları gidermek için sabun ve deterjan kullanmak zarureti yoktur.
Gözle görülmeyen (iz bırakmayan) necasetle pislenmiş olan şey, yıkayanın zann-i
galibine göre temizlenmiş oluncaya kadar yıkanır. Müftâbih olan görüşe göre aded
mühim değildir. Ancak zann-ı gâlib üç defa yıkamak ve yıkanılan şey sıkilabilecek
cinsten ise, her seferinde sıkmakla hasıl olur. Bilhassa üçüncü yıkayışta damlalar
kesilinceye kadar sıkılmaya devam edilmelidir.

Bu hususta itibar sıkanın kendi kuvvetinedir. Tahtavî'nin beyânına göre, galebe-i
zannm üç defa yıkamakla hasıl olacağı şeklinde bir mecburiyet yoktur. Bu üçten az
yıkamakla da hâsıl olabilir. Hatta pis bir elbise üzerinden su akıtılsa ve zann-ı galibe
göre o elbisenin temizlendiği kanaati hasıl olsa. yıkama ve sıkma olmadığı halde, o
elbisenin kullanılmasicâizolur. Vesveseli olmayan kimse hakkında zahir budur.
Vesveseli olan için uygun olan, zann-ı galibi sayı ile takdir etmektir ki, o da üçtür.
Eğer elbisenin yıkandığı su akıcı olmazsa, o zaman her bir yıkanışta sıkılması zâhir-i
rivayete göre lâzımdır. Ebû Yûsuf tan sıkılmanın şart olmadığına dâir bir görüş de

mu

rivayet edilmiştir. Esas olan temiz olduğuna dair zann-i galibin hasıl olmasıdır.
Bazı Hükümler

1. Ser'î hükümlerin bazılarının bazıları ile nesh edilmelen caizdir.

2. Cenab-ı Allah, ibâdetleri hafifletmek suretiyle bu ümmete merhamet etmiştir.

3. Kulun mahzurlu olmayan bir şeyi Rabbisin'den istemesi caizdir.

4. Rasûlullah (s.a.)'m şefaati makbuldür.

248.. ..Ebû Hureyre (r.a)'den, demiştir ki; Rasûlullah (s. a) şöyle buyurdu:

"Muhakkak her küm altında cünuplük vardır. Bütün kılları yıkayınız, teni

[4121

temizleyiniz."

[413] [414]

EbûDâvûd, "Haris b. Vecih'in kendisi zayıf, hadisi münker"dir, dedi.
Açıklama

Bu hadis-i şeriften anlaşılmaktadır ki, cünuplükten dolayı yıkanan kışı vücudunun
tamamına suyu ulaştırmahdır. Suyun isabet etmediği bir kıl bile kalsa cünuplük devam
eder. Hattâbî "Hadisin zahiri, gusledecek kişinin saç örgülerim çözmesi gerektiğine
işaret eder. Çünkü vücuttaki kılların tek tek yıkanması gerekir. Bu da ancak örgülerin



çözülmesiyle mümkündür. İbrahim en-Nehaîbu görüştedir. Ancak ulemânın cum-
huruna göre su saçların dibine ulaşırsa örgülerin çözülmesine lüzum yoktur" der.
İmam Nevevî ise, "cumhura göre gusleden kadın saç örgülerini çözmeden su
saçlarının tamamına ulaşırsa örgüleri çözmesine lüzum yoktur, aksi takdirde örgülerin
çözülmesi vaciptir. Bizim görüşümüz de budur. Ümmü Seleme'nin hadisi, örgüler
çözülmeden suyun saçlarının tamamına ulaşmış olduğuna hamledirir" demektedir.
Hanefilere göre, saç örgülerinin çözülüp çözülmemesi hususunda erkekle kadın
farklıdır. Kadınların saçlarının dibine su ulaştığı takdirde, örgülerin çözülerek saçların
yıkanmasına lüzum yoktur. Çünkü Müslim'in bir rivayetinde, ümmü Seleme (r.a.)
Rasûlü Ekrem (s.a.)'e:

"Ya Resulullah ben saçlarımı örerim, cenabetten dolayı yıkanacağımda onu çözeyim

[4İ5]

mi?" diye sormuş, Rasûllah da "Hayır" cevâbım vermiştir.

Erkeklerin ise saçları örgülü ise, guslettiklerinde örgülerini çözüp suyu saçlarının
tamamına ulaştırmaları gerekir. Bu konuda 251. hadisin şerhinde daha fazla bilgi
verilecektir.

Yine Hattâbî'nin ifade ettiğine göre, gusülde mazmaza (ağıza alma) ve istinşâk .
(buruna su alma) yi farz görenler bu hadis-i şerife istinad etmişlerdir. Çünkü hadis-i
şerifte, her küm yıkanması emredilmektedir. Burunun içinde de kıllar olduğuna göre
burunun içinin de yıkanması gerekir, Hadis-i şerifteki ( ) "deriyi (vücûdun dışını)
temizleyin" emri de ağıza su almanın farziyetine delâlet eder.

Aynî de yukarıda verilen bilgileri tekrar ettikten sonra İmam-ı Azam'm bu hadise
dayanarak mazmazayı ve istinşaki farz saydığını söylemektedir. Hattabî bu hadise
dayanılarak mazmazanm farz sayılmasına itiraz ederek şöyle demektedir: ( ) sözü
lügatlara göre, vücudun dışı, gözün gördüğü kısımdır. Ağızm ve burunun içine beşere
değil, ( ) (edeme) denilir. Dolayısıyla ( ) emri mazmaza (ağıza su alma)nm farz
olduğuna delalet etmez."

Ancak lügatçılann ifadesi Hattâbî'nin ortaya attığı görüşe zıt düşmektedir. Meselâ
Cevherî'nin beyanına göre ( ) (edeme) derinin ete bitişik olan kısmıdır. Ağız ve
burunun içi ise, böyle değildir. Öyleyse bu hadis-i şerifteki ifâdelere dayanarak
mazmaza ve istinşaki farz saymak yerinde bir harekettir.

[416]

Bu konu ile ilgili bilgi için 106. hadis-i şerif ve açıklamasına bakılabilir.
Bazı Hükümler

1. Cünuplükten dolayı yıkanmada bütün vücudun ve vücuttaki kılların yıkanması
farzdır.

2. Deriye suyun ulaşmasına mâni olan pisliklerin izâle edilmesi şarttır.

249.. ..Ali (r.a.)Men rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kim kıl dibi kadar bir yeri yi kam ayıp cünup bırakırsa ona (terk edilen yere veya bu

[4171

yeri yıkamayıp terk eden kişiye) şöyle böyle (veya şu kadar süre) azab edilir."
Ali (r.a.) "Bunun (bu şiddetli azabı duyduğum) için (üç defa) başıma (saçıma) düşman

I4JL81

oldum" der ve saçını da tıraş ederdi.



Açıklama



Hadis"i Şerifte Seçen ( ) zamiri bazı müshalarda ( ) şeklinde müennes olarak gelmiş
ve harf-i cerre sebebiyet ma

nâsı verilmiştir. Bezlü'l-mechûd'deki kayıt o şekildedir. Terceme Menhel'in
açıklamasına göre ve zamir müzekker kabul edilerek yapılmıştır.
Tîybî bu hadise dayanarak başı tıraş etmenin sünnet olduğuna hükmetmiş ve;
"Rasûlullah (s. a.) Ali'yi başını tıraş etmekten men'etmediğine göre bu bir takriri
sünnettir. Aynca Rasûlullah (s. a,) ümmetine Hulefâ-i Râşidîn'in sünnetine uymalarını
emretmiştir" demiştir.

îbn Hacer, ve Aliyyü'l-Kârî Tîybî'nin görüşünü reddederek "Bir halifenin yaptığı
Rasûlullah (s. a.) ve diğer üç halifenin yaptıklarına muhalif olduğunda sünnet değil,

14191

ruhsat olur" demişlerdir.
Bazı Hükümler

1. Gusülde vücudun ve vücuttaki kılların tamamına suyu ulaştırmak farzdır.

2. Vücuttan veya vücuttaki kıllardan bir parçayı (kadınların örgüleri müstesna)
yıkamayıp kuru bırakan kişi, Allah'ın dilediği kadar azap görecektir. Yıkandıktan
hemen sonra bu kuru kalan yerleri de yıkarsa ittifakla guslü tamam olur. Ama hava ve
yıkanan kişinin mizacı mutedil olduğu halde diğer azaları kurduktan sonra daha evvel
yıkanmayan kısmı yıkarsa Malikilere göre guslün iadesi lâzımdır. Diğer üç mezhebe
göre lâzım değildir.

r4201

3. Başı tıraş etmek caizdir.

98. Gusülden Sonra Abdest Almak
250.... Aişe (r.anhâ)'dan, demiştir ki;

"Rasûlullah (s. a.) gusleder, iki rekât ( sünnet)i ve sabah namazı-nı(n farzını) kılardı.

[421] f4221

Onun guslettikten sonra abdesti yenilediğini hatırlamıyorum."
Açıklama

Rasulu Ekrem (s.a.)'nin guslettikten sonra kıldığı iki rekat, sabah namazının
sünnetidir. Nitekim, Hâkim'in rivayetinde "sabah namazından Önce iki rekât kılardı"
denilmektedir.

Hadis-i şerifteki ( ) (zannetmiyorum) kelimesinin elifin fethası ile ( ) şeklinde de
okunması mümkündür. O zaman mana, "Onun gusülden sonra abdesti yenilediğini
bilmiyorum" şeklinde olur ki, tercemede her iki husus gözetilerek "hatırlamıyorum"
tarzı tercih edilmiştir.

Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre gusülden sonra abdest almaya lüzum yoktur.
Tirmizî birçok Sahabe ve Tâbiûn'un bu görüşte olduğunu söyler. Hâkim'in İbn
Ömer'den rivayet ettiğine göre, Rasûlullah (s.a.)'a guslettikten sonra abdest almanın



gerekli olup olmadığı sorulmuş, O da, "Gusülden daha efdal hangi abdest var ki!..."
1423]

buyurmuştur.



Bazı Hükümler

1. Sabah namazından önce ıkı rekat namaz kılınır.

2. Cunuplukten dolayı yıkandıktan sonra namaz kılmak için yeniden abdest almaya
gerek yoktur.

Şimdiye kadar geçen hadislerden anlaşıldığına göre, sünnet üzere gusletmenin şeklî
şudur: Gusledecek olan kişi önce üç defa ellerini yıkar, sonra avret mahallinde veya
bedeninin herhangi bir yerinde pislik varsa onu yıkar, abdest alır, önce başına, sonra
vücudunun sağ ve sol tarafına su döker. Vücudundaki kılları ovalar. Leğen ve benzeri
bir kapta guslediyorsa ayaklarını yıkamayı en sona bırakır. Nehir, göl deniz veya
büyük bir havuzda guslediyorsa suya dalması kâfidir.

Guslün Farzları:

Guslün farzları mezheplere göre farklıdır. Bunlar:
Malikîlere göre: 1. Niyet,

2. Vücudun tamamım yıkamak,

3. Vücudu ovalamak,

4. Saçların arasını ovalamak ve

5. Bunları peşpeşe (tertip üzere) yapmak.
Hanbelilere Göre:

1. Vücuttaki -altına suyun girmesine mâni olan- pislikleri temizlemek, gidermek,

2. Niyet etmek,

3. Besmele çekmek,

4. Ağız ve burun, saçların tamamı ve sünnetsiz ise, haşefe dahil vücudun tamamına su-
yu ulaştırmak.

Şâfıîlere Göre:

1. Niyet,

2. Bedeninde pislik varsa onu yıkamak,

3. Vücudu ve saçları yıkamak.
Hanefîlere Göre:

1. Mazmaza (ağıza su vermek),

2. îstinşâk (buruna su vermek),

3. Vücudun tamamını yıkamaktır.

Hanefî mezhebinde guslün sünnetleri de şunlardır:

1. Gusle niyet etmek.Niyet, diğer üç mezhepte farzdır. Onun için bile bile
terkedümemelidir.

2. Besmele çekmek,

3. Misvak kullanmak,

4. Önce elleri, uylukları yıkamak, bedeninde pislik varsa gidermek,

5. Gusülden evvel abdest almak,

6. Abdestten sonra sırayla üç defa başa, üç defa sağ omuza, üç defa da'sol omuza su
dökmek,



7. Her su döküşte bedeni ovalamak,

8. Bir kap içinde yıkamlıyorsa önce sağ, sonra da sol ayağı yıkamak.

9. Suyu haddinden az veya çok kullanmamak,

10. Kimsenin göremeyeceği bir yerde yıkanmak,

11. Tenha yerde de olsa avret mahallini açık bırakmamak,

12. Gusül esnasında konuşmamak,

13. Gusülden sonra silinmek,

T4241

14. Elbiseyi giyerken acele etmek.

99. Kadın Gusl Ederken Örülü Saçlarını Çözmeli Mi?

251. ...Ebû Davud'un Zuheyr b. Harb ve Ibnu's-Serh'ten Rivayet ettiği hadîste Ümmü
Seleme (r.a.) şöyle demiştir; "Müslümanlardan bir kadın -Züheyr, dedi ki; Ümmü
Seleme kendisi- Rasûlullah (s.a.)'a

"Yâ Rasûllah, ben saçımı bağlayan bir kadınım. Cünuplükten dolayı (yıkanacağımda)
onu çözeyim mi?" dedi. Rasûllah (s. a.)

1425]

"Başına sadece üç avuç su dökmen sana kâfidir" cevabını verdi." Züheyr bu
kısmı, "Rasûlullah (s. a.) "Başa üç avuç su dökmen kâfidir. Sonra da (suyu) bedenînin
geri kalan kısmına dökersin işte o zaman sen temizlendin demektir" buyurdu" şeklinde
14261

rivayet etti."
Açıklama

Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre cünuplükten dolayı gusül edecek olan kadının saç
örgülerini çözmesine lüzum yoktur. Bu mevzuda Hanefîlerin görüşünü 248. hadiste
açıklamıştık. Diğer mezheplerin görüşleri de şöyledir:

Mâlîkilere Göre: Saç kendi kendine kullanılmadan örülmüşse abdestte değil, sadece
gusiılde örgünün çözülmesi lâzımdır. Saç üç veya daha fazla iplikle örülmüşse örgüler
hem abdest, hem de gusülde çözülmelidir. Bir veya iki iplikle örülmüş olup örgü sert
ve sıkı olursa, çözülmesi lüzumlu, aksi halde lüzumlu değildir. Bu hükümlerde,
yıkanan kişinin erkek veya kadın olması arasında fark olmadığı gibi; yıkanma
sebebinin de cünuplük veya hayız ve nifas olması arasında fark yoktur.
Şâfıîlere Göre: 248. hadisin şerhinde Nevevî'den naklen beyân edildiği gibi, su
saçların dibine ve iç kısmına ulaşıyorsa örgülerin çözülmesine lüzum yoktur, ama
ulaşmıyorsa örgülerin çözülmesi vâcibtir. Hem erkek hem kadın için hüküm aynıdır.
Yıkanmayı gerekli kılan sebebler arasında da fark yoktur.

Hanbelîlere Göre: Yıkanma hayız ve nifastan dolayı ise, kadının saç örgülerini
çözmesi vâcibtir. Cenabetten dolayı yıkamlıyorsa ve örgü çözülmeden saçlar
ıslanıyorsa çözülmesine ihtiyaç yoktur, Hanbelîlerden bazıları cü-nupluktan veya
hayız ve nifastan dolayı yıkanmak arasında fark gözetmemişler ve saç örgülerini
çözmeyi gerekli görmemişlerdir.

Hanefîlere göre daha evvel belirttiğimiz gibi, kadınların saç örgülerini çözmesi
gerekmez. Erkeklerin ise, sahih kavle göre, çözmesi gerekir.

Saç örgülerinin çözülmesini şart koşmayanlar, örgülerin çözülmesine işaret eden



hadisleri vücûba değil de mendûbiyete hamletmişlerdir. Nitekim Dârakutnî'nin
Sünen'indeki rivayette örgülerin açılması ile birlikte hıtmî ve üş-nân (çöven)
kullanılmasının zikredilmesi bu te'vili desteklemektedir.

Müslim, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettikleri şu haber de Örgüleri
çözmenin farz veya vacip olmadığına işaret eder. Hz. Aişe (r.a)'ye Abdullah îbn
Amr'in, kadınlara yıkandıklarında saç Örgülerini çözmelerini emrettiği haberi gelince,
şöyle demiştir: "Hayret, madem ki tfon Amr, kadınlara saç örgülerim çözmelerini
emrediyor, başlarını tıraş etmelerini de emretse ya! Ben Rasûlullah (s.a.)'la beraber bir
kaptan yıkanır, başıma üç avuçtan daha fazla su dökmezdim."

Hadis-i şerifteki "başına üç defa su dökersin" ifadesinin manâsı, üç defa dökmekle
suyun saçların dibine vardığına dair zann-ı galib hasıl olmasıdır. Aksi halde daha çok
su dökmek gerekir.

252....Usâme, Makburfden Ümmü Seleme: (r.anhâ)nın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Bir kadın bana geldi (Üsame burada evvelki hadîsi nakleder.) O kadın için
Peygamber (s.a.)'e (bundan evvelki hadisde zikredilen meseleyi) sordum. (Usâme,
önceki rivayete ilâve olarak) Rasûlullah (s.a.)

[4271

"(Guslederken) her su döküşünde saçının örgülerini sık" buyurdu." dedi.
Açıklama

MussaniPin bu hadisi bu ifâdelerle getirmesinin sebebi, bundan evvelki hadiste yer
alan Züheyr ve îbn Şerh rivayetlerinin te'lif yönüne işarettir. Çünkü Züheyr'in
rivayetine göre, Rasûlulİah (s.a.)'a soruyu soran Ümmü Seleme (r. anhâ) İbn Serh'in
rivayetine göre müslümanlardan başka bir kadındır. Bu rivayetleri birleştirirsek, bir
kadın Ümmü Seleme'ye gelerek saçları örülü olan bir kadının yıkanırken, örgülerini
çözüp çözmeyeceği meselesini Rasûlullah'tan sormasını istemiş, o da onun için soru-
vermiştir. Soruyu sorma işinin Ümrnü Seleme'ye isnad edilmesi hakikat, diğer kadına
isnad edilmesi mecazdır. Çünkü o kadın sorunun sorulmasına sebeb olmuştur. Önce o
kadın adına Ümmü Seleme (r.anha)'nm sonra te'kid için kadının kendisinin tekrar
sormuş olmaları da muhtemeldir. Ancak bu rivayette diğer rivayetten fazla olarak
"Başına her su döktüğünde örgülerini sık" ziyâdesi mevcuttur. Bu da saçların dibine

r4281

suyun nüfuz etmesini sağlamak için olsa gerektir.
Bazı Hükümler

1. Gusulcie suvu saclarm dibine kadar ulaştırmak zaruridir.

2. Kdmlarm guslettiklerinde saç örgülerini çözmelerine lüzum yokutr. Erkekler ise,
çözmek mecburiyetindedirler.

253.. ..Aişe (r.anhâ)'den, şöyle demiştir; "Bİzden (Rasûlullah'm eşlerinden) birine
cünuplük isabet ettiği zaman, şöylece üç avuç (su) alıp -her iki elini kast ediyor-
başma dökerdi. (Sonra) bir eliyle (su) alıp şu (sağ) tarafına, başka bir sefer (tek eliyle

f4291 r4301

su alıp) diğer (sol) tarafına dökerdi."



Açıklama

Hadis-i şe"fte Hz. Aişe'nin başına üç avuç su döktüğünü söylemesi, başka hadislerde
geçen beş avuç su döktüğüne dâir olan rivayetlere zıt değildir. Bazan beş avuç bazan

14311

da üç avuç su dökmüş olması muhtemeldir.
Bazı Hükümler

Rasûmllan'm zevceleri guslettiklerinde saç örgülerini çözmezlerdi.

254....Aişe (r. anhâ)'den, demiştir ki; "Bizler ihramlı ve ihramsız olarak Rasülullah ile
beraber iken ve başımızda (saç örgülerimiz de) olduğu halde (onları çözmeden)
f4321 f4331

yıkanırdık."
Açıklama

Hadis-i şerifte geçen ( ) kelimesi aslında yaralı uzuv üzerine sarılan bez sargısı
manasına gelir. Bu hadis-i şerifte saça koku sürünmek manasına kullanılmıştır. Hz.
Aişe'nin bildirdiğine göre Rasülullah (s.a.)'m zevceleri ve ashab-ı kiramın hanımları
başlarına sürdükleri koku sebebiyle saçları birbibîrine yapışmış olduğu halde gusleder
ve bu yapışık saçları açmazlardı. Rasülullah da bunu men etmezdi. Çünkü bu şekilde
de olsa saçlarının dibine su ulaşırdı.

14341

Mânânın şu şekilde olması da muhtemeldir: "Biz gusleder ve içerisine hıtmî

[435]

karıştırılmış su ile yetinir, bundan sonra başka bir su kullanmazdık.."
Bazı Hükümler

Kadınlar guslederken saçlarına sürdükleri koku (v.s.) gibi şeyleri gidermek
mecburiyetinde değil dirler.

14361

255....Şureyh b. Ubeyd şöyle demiştir:

"Cübeyr b. Nüfeyr bana cünuplükten yıkanmak hususunda fetva verdi. (Ctibeyr'in
dediğine göre) Sevbân, onlara (Cübeyr ve arkadaşlarına): Gusül hususunda Rasülullah
(s.a.)'den fetva istediklerini bildirmiştir. (Rasülullah s.a.) şöyle buyurmuş: "Erkek,
(saçı örgülü ise) saçlarını dağıtsın ve saçların diblerine su ulaşıncaya kadar yıkasın.
Kadının ise (örgülerini) çözmemesinde vebal yoktur. O iki eti ile başına üç avuç su
14371

döksün."



Açıklama



Erkeklerde sac örme onlar için ziynet olmadığından, kadınlarda ise ziynet olduğundan
kadınların çözmemesi erkeklerin ise çözmesi gereklidir.

İbn Reslan, "hadisin zahiri, örgülerin çözülmesi hususunda erkekle kadının farklı
olduğunu gösterir. Fakat ben bu görüşte olan kimseyi bilmiyorum" demektedir. Ancak
248. hadisin şerhinde beyân edildiği üzere Hanefîlere göre gusülde erkekler saç
örgülerim çözmek mecburiyetinde oldukları halde, kadınlar mecbur değildirler.

[438]

Onların suyu saçlarının dibine ulaştırmaları kâfidir. Bu hadis-i şerif Haneklerin

[439]

görüşlerini te'yid etmektedir.

100. Cünup Olan Kişinin (Guslederken) Başını Hıtmî (Karıştırılmış) Su İle
Yıkaması

256.. ..Hz. Aişe (r.anhâ)'den rivayet edildiğine göre; "Rasûlullah (s. a.) cünup olduğu
halde başını hıtmî (karıştırılmış su) ile yıkar, bununla yetinir ve başına (ayrıca) su
r4401 [44JJ

dökmezdi."
Açıklama

Hıtmî, Kâmûs\m ifâdesine göre, çiçeğine "hâtem" denilen bir bitkidir. Mesanedeki
taşları düşürme, bazı yaraları iyileştirme, sirke ile mazmaza edildiğinde diş ağrılarını
dindirme ve ateş düşürme gibi faydalan vardır. Ayrıca kirlerin ve ter kokusu gibi
kokuların izâlesi için sabun yerine kullanılırdı.

Bu hadis, suya temizleyici özelliğini artırmak gayesiyle, sabun, soda gibi bir şey
karıştırıldığında, suyun tadı, rengi ve kokusu değişmiş de olsa, bu suyun hadesi
(abdestsizlik ve cenabeti) izâle için kullanılmasının caiz olduğuna delildir. Hanefîler
bu görüşü benimsemişlerdir. Çünkü bu şekildeki bir suya da su ismi verilir; sadece
temizleme özelliği fazlalaşmıştır.

İbn Kudâme'nin Muğnî'deki ifâdesine göre suya, suyun temizleyicilik vasfını artıran
bir şey karıştırıldığı takdirde o su ile gusledilip edilmeyeceği hususunda ihtilâf vardır.
Ahmed b'. Hambel'den yapılan iki rivayetten birine göre, böyle bir su ile gusül
yapılırsa cenabetten kurtulunmaz. Şafiî, Mâlik ve Ishak da aynı görüştedirler.
Hanefîlere göre böyle bir su ile gusul caizdir. Yine ibn Kudâme "Suya temiz bir şey
karıştırıp da onu değiştirmediği takdirde bu su ile abdest almanın cevazı hususunda
hiçbir ihtilâf bilmiyoruz" demektedir.

Bu hadis-i şerif her ne kadar zayıf ise de İbn Ebî Şeybe'nin İbn Mes'ûd'dan yaptığı
rivayetle cenazelerin, sidr, çöğen sabunu gibi şeylerle yıkanması nın sünnet oluşu bu
hadis-i te'yid etmektedir, ibn Kudâme'nin de ifade ettiği gibi Şafiî, Mâliki ve
Hanbelîlere göre, içerisine sabun, soda vs. gibi suyun temizleme özelliğini artıran bir
şey karıştırılmış su-ile yıkanmak cenabetin izâlesi için kâfi değildir. Sonradan tekrar
normal su dökünmek lâzımdır.

İbn Reslân, içerisine hıtmî karıştırılmış su ile, cünuplükten dolayı yıkanmaya niyet
edilirse cenabetten temizlenilebileceğini ayrıca su dökülmesine lüzum olmadığını,
ancak bunun sabunu suya kanştırmayıp başa koyarak temizlenildiği takdirde olduğunu
söyler. Veya Hz. Peygamber (s. a.) ilk önce normal su île yıkamış daha sonra hıtmî ile



ikinci defa yıkamıştır, denebileceği gibi hıtmînin çok az olduğu ve suda hiçbir
değişiklik yapmadığı şeklinde de te'vil edilmiştir. Fakat bütün bu te'villere ihtiyaç
kalmaksızın, temizleyici olan bu maddenin suya karıştırılarak kullanılması hiçbir
mahzur teşkil etmemekte ve bu konuda ihtimale yer bırakmayacak şekilde Hz.

f4421

Peygamber tarafından kullanıldığı bilinmektedir.

101. Erkek Ve Kadından Gelen Suyun (Meni Veya Mezinin) Nasıl Yıkanacağı

257....Aişe (r.anhâ); erkek ve kadından gelen su (meni veya mezi) hakkında şöyle
demiştir: "Rasûlullah (s. a.) bir avuç su alır, suyun (meni veya mezinin) üzerine
dökerdi. Sonra tekrar bir avuç su alır yine suyu (meni veya mezinin) üzerine
f4431

dökerdi."
Açıklama

Rasûlullah (s.a.)'m üzerine su döktüğü şey ya meni ya da mezidir. Hanefılere göre
temizlenmesi gerektiği Şafiî ve Hanbelîlere göre temiz olduğu ise önceden geçmişti.
Meziye gelince bütün mezheplere göre pis olduğundan temizlenmelidir. Dolayısıyla
Hanefîlerin dışındakilere göre temizlemek maksadıyla Rasûlullah (s. a.) üzerine su
döktüğü şey mezi olmalıdır.

îbn Reslân, bu hadisin, mezinin, üzerine su dökülmekle temizleneceğini söyleyen

f4441

Hanbelîlere delil olduğunu söyler.

102. Aybaşı Halindeki Kadınla Yemek Yeme Ve Bir Arada Bulunma

Hayız, lügatta, çıkan kan demektir. Şeriat'ta hayz, hades midir, necis midir ihtilaflıdır.
Hades olması daha uygundur. Necis oluşuna göre tarifi, hasta veya yaşça küçük
olmayan bir kadının rahminden dışarı çıkan kandır. Hades oluşuna göre, bu kan
sebebiyle meydana gelen şer-î maniadır.

Bir kadının rahminden, hastalık veya doğum gibi bir sebebe bağlı olmaksızın belli
müddetler içinde gelen kandır. Buna "âdet hâli", "ayhâü", "aybaşı hali" de denir .Kız
çocukları normal olarak 9 yaşında âdet görmeye başlarlar. Bu hal onların bulûğ
çağının başlamasıdır. Hayız halinin sonuna da "sihn-i iyas" denilir. En son haddi elli
beş yaştır. Bu yaşa gelen kadın artık âdet olmaz. Hayzm daha evvel kesilmesi de
mümkündür.

Hayz olan kadın ister küçük, ister yaşlı olsun gebe kalmaya, çocuk doğurmaya
müsaittir. Kadın gebe kalınca doğum yapıncaya kadar rahmin ağzı kapanır ve kan
gelmez. Hanefîlere göre, hayz müddetinin en azı -geceleri ile birlikte- üç, en çoğu on,
normali beş gündür. İleride temas edileceği üzere üç günden az ve on günden fazla
gelen kanlara istihâza kanı denilir. Hayız hâlindeki kadınlar için bir takım özel
hükümler vardır. Yeri geldikçe açıklanacaktır.

258....Enes b. Mâlik (r.a.) demiştir ki;

Yahudiler, bir kadın hayız olduğunda, onu evden çıkarırlar, onunla beraber yemezler,



içmezler ve aynı evde birlikte bulunmazlardı. Bu durum Rasûlullah (s.a.)'e soruldu.
Bunun üzerine Cenâb-ı Allah:

"Sana kadınların ay hâlini de sorarlar. De ki, O bir ezadır. Onun için hayz zamanında

[4451

kadınlardan ayrı kalm...ilh" mealindeki âyet-i kerimeyi indirdi; Rasûlullah da:
"Onlarla birlikte evlerde oturunuz ve cinsî temastan başka her şeyi yapınız" buyurdu.
Bunun üzerine Yahudiler:

"Bu adam, bizim (dinimizin) işinden hiç bir şey bırakmadan hepsine muhalefet etmek

f4461 f4471
istiyor" dediler. (Bunu duyan) Üseyd b. Hudayr ve Abbâd b.Bişr

Peygamber (s.a.)'e geldiler ve:

"Ya Rasûllah, Yahudiler şöyle şöyle diyorlar (onlara muhalefet olsun diye) hayızh
kadınlarla (cinsî) temasta da bulunsak mı?" dediler. Resûlullah sallallahü aleyhi
veslelemin (mübarek) yüzünün (rengi) değişti, hatta biz onlara kızdığım zannettik. Bu
iki zat (Rasûlullah'm huzurundan) çıkmışlardı ki, Rasûlullah'a hediye olarak süt
getiren biri ile karşılaştılar. Resûlullah (s. a.) peşlerinden gönderip kendilerine (bu

r4481 r4491

sütten) içirdi. Böylece biz de Resûllah'm onlara kızmadığını anladık."
Açıklama

Hadis-i Şeriften anlaşıldığına göre; Yahudiler er ay hâli olan bir kadını evlerinden
ayırırlar; onlarla birlikte yemeyi, içmeyi ve bir arada oturmayı ter kederlerdi.
Müslümanlar Resûlullah'a hayızlı kadınlara ait durumun ne olacağını sorunca Bakara
Süresinin 222. âyet-i kerimesi nazil oldu. Bazı Müslümanlar, bu âyet-i kerimedeki
"aybaşı hâlinde kadınlardan ayrı kaim" ifadelerini görünce, bu ayrılmanın Yahudilerin
yaptıkları gibi kadınları terketmek şeklinde olduğunu zannettiler. Bir kısım sahâbiler
Resûlullah'a gelerek,

"Ya Resûlullah soğuk şiddetli, elbise az, eğer kadınları tercih edecek olursak, ev halkı
helak olacak, ev halkını tercih edersek kadınlar zarar görecek. Ne yapalım?" diye
sordular. Resûlullah (s. a.) kendilerine şu cevabı verdi.

"Sizin emrolunduğunuz onlara yaklaşmamamzdır; onları evden çıkarmanız
14501

değil."

Resûlullah'm aybaşı hâlindeki kadından sorulduğu zaman renginin atması, kadına
rahatsız olduğu bir zamanda, sinir sistemlerinin bozuk, vücudunun hırpalanmış,
kadınlık hislerinin kaybolmuş olduğu bir vaziyette iken ona ezâ vermenin insanlıkla
bağdaşmayacağının bir ifadesidir. Ayrıca, Yahudilerin yaptığı gibi ailenin temel direği
olan ananın yaratılışının hikmetlerinden olan tabiî bir arızadan dolayı evinden
kovulmasının abesliğini, gayr-i insaniliğini ortaya koymaktadır. İslama göre kadın,
anadır. Yavrularının bekçisidir. Aileden kopamaz, tahkir edilemez. Nitekim Allah ve
Resulü kadının bu hâlini tabiîliğini vurgulamış, bu hali bahane edilerek ona
yöneltilmek istenen ithamları ortadan kaldırmıştır.

Resûlullah'a soru soranları daha sonra süt ikram etmek için geri çağırmaları ise,

14511

Resûlullah'm keremidir, onlara kızmadığının işaretidir.



Bazı Hükümler



1. Ay hâli olan bir kadınla cinsî münasebette bulunmak ıcmaen haramdır. Bu konudaki
hüküm kesindir.

2. Elinde olmayarak, fıtratının tabii bir icabı olan kadının bu durumunu nefretle değil,
şefkatle karşılamak insanlık görevidir.

3. Müslüman olmayan bir kişinin, İslama karşı hareketine sebebiyet verilmemelidir.

4. Müslümanlar arasındaki kırgınlığın uzun sürmemesi gerekir.

5. Bir kimseye kızıp gönlünü kıranın, gücendirdiği kişinin gönlünü almak için iltifat
etmesi uygun olur.

259.. ..Aişe (r.anhâ)'den şöyle demiştir;

"Ben hayızlı iken kemiğin üzerindeki eti ısırıp Peygamber (s.a.)'e verirdim; O da
ağzını benim (ağzımı) koyduğum yere koyar (ısırır)dı. Bir şey içerken de Resulullah
(sallellahü aleyhi vesellem)e verirdim. O da (içerken) ağzını, benim (ağzımı koyup)

f4521 f4531

içtiğim yere koyardı."
Açıklama

ARK: Üzerinde et artığı kalmış kemiktir. Bazılarına göre bir miktar ettir. Halil b.
Ahmed'e göre "ark", etsiz kemiktir. ( ) "kemiğin etlerini sıyırırdım" manasmdadır.
Hadîs-i Şerif hayızlı kadının artığının ve bedeninin temiz olduğuna delildir. Bazıları,
Ebû Yûsuf a göre hayızlı kadının bedeninin necis olduğunu söylemişlerse de bu
rivayet yanlıştır.

Yahudilerin yaptığı gibi kadınları terketmek değil, onlarla beraber olmak, yemek,
içmek, şaka yapmak gibi hareketlerde bulunmak gerektiğinin ifadesi vardır.
Nitekim aynı hadis-i şerifi değişik lâfızlarla Beyhakî şöyle nakletmektedir:
Sahabelerden biri Hz. Aişe'ye:

"Sen hayızlı iken Resûlullah sana yaklaşır mı?" diye sorduğunda, Hz. Aişe:
"Evet ben o halde iken Resûlullah (s. a.) bana: "Ebû Bekrin kızı peştemalmı üzerine
(yani göbekle diz kapağı arasma),al" diyerek benimle uzun zaman ilgilenirdi. Sahabe
Hz. Aişe'ye:

"O halde iken seninle yer miydi?" diye sorduğunda Hz, Aişe:

"Üzerinde et olan kemiği bdna uzatır ben de onu ısırırdım. Onu benden alarak
ısırdığım yerden ısırarak yerdi."

Peki, senin içtiğin kabtan da içer miydi? diye sorduklarında da Hz. Aişe:

"Evet, Resûlullah su kabını bana uzatırdı, ben ondan içerdim, daha sonra benden alır

ağzımı koyduğum yere koyarak Resûlullah da içerdi."

Resûlullah (s.a.)'m eşlerine aybaşı hallerinde bulundukları zamanda da, sair
zamanlardan farklı bir harekette bulunmadığı görülmektedir.

I454J

Aile mutluluğuna örnek olan Resülullah'a salat-ü selâm olsun.
Bazı Hükümler

1. Hadis-i Şerif Rasûlullah (sallallahü aleyhi vesellem) in tevazu ve hoşgörüsüne



delildir.

2. Erkeğin karısına lâtife yapması onun hoşlanacağı hareketlerde bulunması lâzımdır.

3. Hayızlı kadınla beraber yemek, içmek ve bir arada bulunmak caizdir.

4. Hayızlı kadının artığı ve bedeni temizdir.

260....Aişe(r.anhâ)dan şöyle demiştir; "Ben hayızlı iken Rasülullah (sallallahü

r4551 f4561

aleyhi vesellem) başım kucağıma koyar (Kur' ân) okurdu."
Açıklama

Hicr: Koltuk altı ile böğür arasındaki kısma denir. Buharı'deki bir rivayetle Müslim'in
rivayeti. "Kucağıma yaslanırdı", Buharî'deki diğer bir rivayet de "Başı benim
kucağımda olduğu halde Kur'an okurdu" şeklindedir.

Hz. Aişe'nin bu rivayetinde Kur'ân okumayı Rasûlullah'a atfetmesi ha-yızh olan
kadının Kur'ân okuyamayacağına işaret sayılabileceğini, bazı âlimlerimiz beyan
etmişlerdir.

Nevevî Müslim Şerhi'nde, "Bu hadiste uzanarak, hayızlı bir kadına yaslanmış olduğu
halde Kur'ân okumanın cevazına işaret vardır."

Aynî bununla ilgili olarak şöyle der: "Hayızlı kadın temizdir, pis olan kandır. Kan her
zaman pistir.

Buna göre helaya karşı Kur'ân okumanın mekruh olmaması icabeder. Bununla birlikte
Kur'ân-ı Kerim'e hürmeten heîâya karış Kur'ân okumanın mekruh olması gerekir.
Çünkü bir şeye yakın olan onun hükmünü alır."

Muvafık olanı da Aynî'nin dediği olsa gerektir. Çünkü müslüman Allah'ın Kitabım

1457]

okurken mümkün mertebe edepli hareket etmelidir; pis yerlerden uzaklaşmalıdır.
Bazı Hükümler

1. Yan yatmış (uzanmış) halde ve hayızlı kadına yaslanarak (ezberden) Kuru an-ı
Kerim okunabilir.

1458]

2. Kur'ân okurken hayızlı kadından uzaklaşmak gerekmez.

103. Aybaşı Halindeki Kadının Mescidden Bir Şey Alıp Vermesi

kelimesi "TEFAÜL" babından olabileceği gibi "müfâle" babından da olabilir. Tefâul
babından olduğu kabul edilirse "tâ" mn fethası ile (tenâvele) şeklinde okunur ve
"tâ'lardan birinin hazfedildiğine hükmedilir. Mufâale babından olduğu kabul
edilirse tâ'nm zammesi ile ( ) (tünâvilü) şeklinde okunur ve mana, aybaşı halindeki
bir kadının mescitte birine bir şey vermesi şeklinde olur. Başlık her iki ihtimale göre
terceme, edilmiştir.

261....Aişe (r.anhâ)'dan demiştir ki:

"Rasülullah (sallallahü aleyhi vesellem) bana, "Mescitten seccadeyi alıver." dedi.
"Ben hayzhyım" dedim. Bunun üzerine:



r4591 r4601

"Senin hayzm elinde değildir" buyurdu.
Açıklama

Hadis-i Şerifteki (min) harf-i cerrinin müteallâkı hakkında ihtilaf edilmiştir. Kadı Iyaz,
harf-i cenin mü-teallâkmm (dedi) fiili olduğunu söyler. Buna göre manâ, "Rasûlullah
(s.a.) mescitten bana seslendi"olur.Bu durumda Rasûlullah mescidin içerisinde,
seccade dışarıdadır. Rasûlullah hayızlı olan Hz. Aişe'ye uzatıvermesini emretmiştir.
Hz. Aişe hayızlı iken elini mescide sokmayı istemediği için durumunu Efendimize
bildirmiş. O da, "hayız senin elinde değildir" karşılığını vermiştir.
Hattâbî ve ulemânın ekserisine göre harf-i cerrin muteallaki "bana alıver" fiilidir. Bu
mütalaa babın adına daha muvafıktır. Ebû Dâvüd sarihleri de bunu benimsemişlerdir.
Hadis-i şerif tercemesi bu takdire göre yapılmıştır. Buna göre, Rasûlullah (s.a.)
mescidin dışında, seccade içeridedir. Hz. Aişe elini uzattığı takdirde mescidin
içerisindeki seccadeyi alabilecek bir yerde oturmuştur. Ancak hayızlı iken elini
mescide uzatmayı uygun bulmadığı için mazeret beyan etmiş, Rasûlla Efendimiz de
"hayız senin elinde değil" karşılığını vermiştir.

İbn Hacer de, Hattâbî'nin dediği gibi harf-i cerrin müteallakımn fiili olmasının daha
muvafık olacağını, ( ) tealluk ettirmenin uzak bir ihtimal olduğunu söylemektedir.
Kadı Iyaz'ı bu görüşe sevkeden şey, NesâTnin Ebû Hureyre'den rivayet ettiği,
"Resûhıllah (s.a.) mescitte iken,

"Ey Aişe bana elbiseyi ver" buyurdu hadîs-i şerifi olabilir. Fakat bu babın hadisi ile
Nesâî'deki hadis arasında fark vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.) birisinde seccade,
diğerinde elbise istemiştir. Her iki hadisin ayrı ayrı olaylardan bahsetmiş olması
mümkündür.

Hadis-i şerifteki ( ) kelimesini muhaddislerin ekserisi "Hâ" nın fethası ile ( )
şeklinde okumuşlardır. Buna göre kelime hayız kanının akıntılarından bir akıntı
mânâsına gelir. Kadı Iyaz bunu tercih etmiştir. Nevevfnin beyânına göre rivayetlerin
ekserisi bu şekilde vâki olmuştur.

Hattâbî muhaddislere itiraz ederek kelimenin "ha"nm kesresi ile ( ) (hizateki)
şeklinde okunması gerektiğini söyler. Buna göre kelime, hayızlı kadının, kendisine
helâl olmayan şeylerden uzaklaşmasını gerektiren hal ve hey'eti mânâsına gelir.
Bezlü'I-Mechûd sahibi, Hattâbî'nin görüşünü benimsemiştir. Çünkü Hz. Aişe elinde,
elini mescide sokmasına mâni bir hayız pisliği olmadığını biliyordu. Onu elini
mescide sokmaktan men'eden şey, hayızdan dolayı kendisine arız olan manevî

1461]

pisliktir.

Bazı Hükümler

1. Ay hâli gören bir kadının elini mescide sokarak, ora-dan bırşey alması caizdir.
Ancak mescide giremez.

1462]

2. Kadının kocasına hizmet etmesi gerekir.
104. Hayızlı Kadının Namazını Kaza Etmez



[463]

262....Muâze (r.anhâ) demiştir ki; Bir kadın Aişe (r.anhâ)ya; "hayızh kadın
(namazını) kaza eder mi?" diye sordu. Hz. Aişe:
r4641

"Yoksa sen Harûrî misin? Bilesin ki, biz Rasûlullah (s.a.) yanında (zamanında)
hayız olur, (hayız günlerindeki namazları) kaza etmez ve kaza etmekle de

r4651 \466~]

emrolunmazdık" karşılığını verdi.
Açıklama

Hz. Aişeye soru soran kadının kim olduğu kesin olarak beili değildir. Ebû Dâvûd ve
Müslim'deki Eyyûb'un rivayetlerinde ve Buhârî'deki Hemmâm'm rivayetinde bu
kadının ismi açıklanmamıştır. Yalnız Müslim'in Şube tarikiyle Yezid'den yaptığı
rivayetten, soruyu soranın bizzat Muâze olduğu anlaşılmaktadır. Sorunun Hz. Aişe'ye
bir defa Muâze, başka bir kez de bir başka kadın tarafından sorulmuş olması da pek
tabiî mümkündür.

Hadisteki "Harûrîler"den maksat Haricilerdir. Onlar ay hali olan kadının hayız
müddetince kılamadığı namazları, temizlendikten sonra kaza etmesinin gerektiğini
kabul ederler.

Hz. Aişe (r.anhâ), bu soruyu soran kadının hâlinden hayız halinde iken kılamadığı
namazların sonradan kaza edilmeyeceği hükmünü yadırgadığım anlamış ve"sen Harici
misin yoksa?"diye sormuştur. Müslim'in Asım tarikiyle Muâze'den yaptığı rivayete
göre soruyu soran bizzat Muâze'dir ve Hz. Aişe'ye, "hayır ben Haruri değilim,
hükmünü öğrenmek için sordum" cevabını vermiştir.

Namaz ibâdeti, bedenî olma bakımından oruca benzemektedir. Hayızlı olan kadınların
orucu kaza etmeleri gerekir. Zira oruç ibâdeti yılda bir kere olduğundan kazasında
güçlük yoktur, aybaşı hâli ise, her ay tekerrür etmesinden dolayı günlük ibâdet olan
namazın birikmesine, böylece de ibâdette güçlük doğmasına sebebtir. İslâm bu
güçlüğü kaldırmıştır.
Aybaşı haliyle ilgili bazı hükümler:

Adet gören müslüman kadınlar için şu hükümler cereyan eder: Adet gören bir kadın,
namaz kılamaz, şükür secdesi yapamaz, oruç tutamaz, Kur'ân-ı Kerîm' den bir âyet de
olsa okuyamaz. Ancak dua âyetlerini duâ maksadı ile okuyabilir. Kur'ân-ı Kerîm'e
veya Kur'ân-ı Kerîm' den bir âyet veya bir âyetten daha az bir bölüm yazılmış bir şeye
el süremez. Esah olan kavle göre Kur'ân tercemesi hakkında da hüküm böyledir.
Camiye giremez. Kabe'yi tavaf edemez, kocasıyla cinsî münasebette bulunamaz.
Kocası, kendisinin diz kapağı ile göbek arasından çıplak olarak istifâde edemez.
Hayızlmm Allah'ı zikretmesi, teşbih okuması, kabir ziyaret etmesi, yiyip içmesi ise
caizdir.

Selef ulemâsından bazıları, hayızlı kadının namaz vakti girdiğinde, abdest alıp,
kıbleye dönerek Allah'ı zikretmekle meşgul olmasının müstehap olduğunu
söylemişlerdir. Ebû Cafer de bu görüştedir. Bazıları da bunun bir emir olup terkinin
mekruh olduğunu söyler.

Nevevî, cumhura göre hayızlı kadın için ne namaz vakitlerinde, ne de başka bir
zamanda abdest, teşbih ve zikrin olmadığını söyler. İbn Cerîr, Evzâî, Mâlik, Sevrî,



İmam-ı Azam ve talebeleri ve Ebû Sevr'in de aynı görüşte olduklarını kayd eder.
Ancak bundan maksat teşbih ve zikrin emredümediğidir. Emredilmemiş olması zikir
ve teşbihin caiz oluşuna mâni değildir. Nitekim Dürrü'l-Muhtâr'da hayızlımn
zikredebileceği, teşbih okuyabileceği kaydedilir.

263....Ma'mer Eyyûb'dan, Eyyûb Muâze'den, O da Hz. Aişe (r.anhâ)dan, bir önceki
hadisi rivayet etmişler. (Mâmer rivayetinde ilave olarak Aişe (r.anhâ)nin:

14671

"Biz orucu kaza etmekle emrolunur, namazı kaza etmekle emrolunmazdık"
T4681

demiştir.
Açıklama

Mussamfm bu rivayeti nakletmekteki maksadı hadisteki senet ve metin farklarına
işarettir. Evvelki hadisi Eyyûb sadece Kılâbe vasıtasıyla Muâze'den; bu hadisi ise,
doğrudan Muâze'den almıştır. Ayrıca Eyyûb ile musannif arasında evvelki hadiste iki,
bu hadiste ise, dört râvî vardır. Metin yönünden de evvelki hadiste orucun kazasının
emredildiğine dâir bir işaret yokken bu hadiste emredilmiş olduğu belirtilmektedir.
[4691



LU

Nesaî, tahâre 105; İbn Mâce, tahâre 48.

m

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 245.

m

Buhârî, vudû' 1, 22,42; Tinnizî, tahâre 26, 32, 34, 35; Nesât tahâre 64; tbn Mâce, tahâre 45,47; Dârimî, tahâre 29 ve ileride gelecek olan (138) nolu
hadis; Sa'ati el-Fethurrabbani II, 47.

m

Sa'âtî, el-Fethu'r-rabbftnî, II, 18 ve bundan sonraki babın hadisleri.

[5]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 245-247.

[6]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 247.

LU

Buhârî, vudûl 1,23,41,42,45,46; Tirmizî, tahâre 33-36; İbn Mâce, tahâre 47; Dârimî, tahâre 28; Ahmed b. Hanbcl 1,3 15, 1 1,288, 364.

[8]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 247-248.

[21

Nevevî, Şerhu Müslim, III, 106.
[10]

TirmizS, tahâre 35.

LLU

Buhârî, tahâre 22, Tirmizî, tahâre 42; ibn Mâce, tahâre 45; Nesâî, tahâre 64.

ri2i

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 248-249.

ri3i

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 249-250.

1141

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 250.

1151

bk. Buhârî, vudû" !, 22, 42; Tirmizî, tahâre 26, 32, 34, 35; Nesâî, tahâre 64; îbn Mâce tahâre 45, 47; Darîmî salât 29, Ahmed b. Hanbel I, 23, 233,
332, 336, 372; H, 27, 38, 109, V, 368.



[16]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi: 1/ 250-25 1.

r i7i

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi: 1/251.

risı

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/251.

1191

ibnMâce, tahâre 43.

[20J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 251-252.

[21]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 252.

[221

Buhârî, vudû* 25, 26; Müslim, tahâre 20, 22; Tirmizî, tahâre 21; Nesâî, tahâre 69; 71, 72; Ahmcdb. Hanbel II, 277, 308, 352, IV-313, 314.

[231

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 252.

[241

Tirmizî, salât 1 10.

[251

Buhârî, bedül-halk II; Müslim, tahâre 23; Nesâî, tahâre 72; Ahmed b. Hanbel, II, 352.

[261

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 253-254.

[221

İbn Mâce, tahâre 44; Ahmed b. Hanbel I, 228.

[28J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 254.

[291

Tirmizî, Savm 69, Ncsaî, tahâre 91, ibn Mace, tahâre 54; Dârimî vudû' 34;Ahmed b. HanbelIV, 211.

[301

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 254-256.

[3JJ

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 256-258.

[321

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 258-260.

[33J

bk. Şevkani, Neylu'l-evtar I, 166.

[341

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 260.

[351

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 260-261.

[36J

bk. 248 numaralı hadis.

[371

Şevkânî, Neylu'l-evttr, 1.177; SehârenfDrî, Bezlu'l-mtchûd, I, 356.

[311

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 261-262.

[391

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 262-263.

[401

Müslim, tahâre 8 1 .

[411

Şevkânî, Ncyln'l-Evtflr, I 195.

[421

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 263-264.

[431

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 264.

[441

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 264-265.

[451

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 265.

[461

el-Müslevrld b. Şeddad b. Amr el-Kureşî el-Fihrî el-Mekkî. Hem kendisi hem de babası
Rasûlü ekrem (s.a.)'ın sohbetinde bulunmak saadetini tatmışlardır. Rasûlullah (s.a.)'dan ve babasından hadîs-i şerif rivayetinde bulunmuştur.
Kendisinden de Kays b.Ebî Hazm, Vakkas b. Rabîa, Abdurrahman b. Cübeyr, Ma'bed b. Hâlld ve daha pek çokları hadîs rivayet etmişlerdir. Hadîsleri
Buhari ve Tirmizi'de bulunmaktadır. Mısır'ın fethinde bulunmuş 45 hicri yılında iskenderiye'de vefat etmiştir. (Bilgi için bk. Ibnu'1-Esir, Üsdu'l-gabe,
V, 154)
[471

Tirmizî, tahâre 30; tbn Mace, tahâre 54.

[481

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 265.

[49J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 266.



[M

bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 39.

[51]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 266.

[521

Buhfırf, tahâre 35; Müslim, tahâre 75, NesâS tahare 96; İbn Mftce, tahâre 84. Tirmizî, tahâre72.

[531

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 266-268.

[541

et-Tevbe (9), 38, 39.

[551

bk. et-Tevbe (9), 117,118.

[561

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 268-271.

[571

bk. Buhârî, tahâre 35, 48; Müslim, tahâre 75; Nesâî, tahâre 96; İbn Mâce, tahâre 84; Tirmizî tahâre 72.

[581

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 271-272.

[591

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 272-273.

[60J

Buhârî, tahâre 35; Müslim, tah&re 75; Nesâî, tahâre 96; İbn Mâce, tahtre 84; Tirmizî, tahâre 72.

[611

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 273-274.

[621

Nevevi, Şerbu Müslim III, 170.

[63J

Meylanî Ahmed, Hidâye Tercümesi, I, 61.

[641

bk. Aynî, UmdHn'l-kaari III, 102.103; Davudoglu Ahmed, Sahlh-1 Müsüm Terane ve Şerhi, II, 400-401.

[651

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 274-276.

[66J

Buhâri, tahare 35; 48; Müslim, tabire 75; Nesâî, tahâre96; ibn Mâce, Uhân 84; Tirmizî, tahâre72.

[671

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 276-277.

[681

Abdurrahman b. Avf b. Abd b. Haris b. Zühre b. Kilâb b. Mttrre b. LOey Ebû Mu-hammed. Asıl adı Abdu Amr idi. Islâmiyete girdikten sonra
Rasûlü Ekrem (s. a.) bu ismi değiştirdi ve adını Abdurrahman koydu. Umûmi rivayete göre FiTyıbnda dünyaya gelmiştir. Rasûlü Ekrem'le aym yastadır.
Rasûlü Ekrem (s.a.)'m tevhid akidesini nesr ve tebliğ ettiği sırada kırk yasını geçmiş bulunuyordu. Fıtraten afif ve son derece temiz bir kimse olan
hazreti Abdurrahman, Hazreti Sıddık'ın delaletiyle tarffc-ı hakka girmiş, tik müslümanlardan olma şerefini kazanmıştır. Islflmiyeti kabul ettikten sonra
o da diğer möslümanlar gibi türlü tûriü mihnet ve eziyetlere uğradı. O da evini ve yurdunu terk ile hicrete mecbur oldu ve Habeş muhâcirleriyle birlikte
Habeşistan'a hicret etti. RasÛ-lü Ekrem'(sa) in Medme4 mttnevvereye hicretinden sonra da Medine'ye Meret etti Orada Rasûlullah Abdurrahman'ı Sa'd
b. er-Rebî İle kardeş yaptı. Sa'd bütün malım ve möl-kttnü Hz. Abdurrahman İle paylaşmak istediyse de o buna rftzı olmamış "Arfz kardeşim, Allah
sana ve çolak çocuğun» bereket Ih»* etabı mal ve hdMİnİçog«tara,SMbw» çarşının yolunu göster, ben orada Mraı ah| veriş Be meşgul ohyrn" demiş ve
bir kaç gün içinde zengin olmuştu. Hz. Abdurrahman bu serveti kendisi İçin kullanmamış bütün bu serveti Allah yoluna vakfetmiştir.
Berâe SÛresi'nde sahâbe-i kiram hayra teşvik edilince Hz. Abdurrahman malının yansıra teşkil eden 4000 dirhemi hemen teberru' etmiş, binlerce
atoram vafcfttmişti. Aynea birçok köleleri de kazancıyla hürriyete kavuşturmuştu. Diğer taraftan 500 ath süvariyi ve 500 de deve süvarisini Allah
yolunda silahla donatıp kendilerine hayvan te'minettiği rivayet edilir. Hz. Abdurrahman namazlarını son derece huşu ile edft eder, bilhassa flğ-İe
namazının farzım edadan sonra nafile namazı kılardı. Günlerinin çoğunu oruçtu geçirirdi. Her sene hacca giderdi.

Kendisinden 65 hadîs rivayet edilmiştir. Bunlardan ikisini Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir. Beş tanesini de sadece Buhârî rivayet etmiştir.
Kendisinden ise İbrahim, Humeyd, Musa b. EbÛ Seleme, İbn Ömer. Itm Abbas, Enes b. Mâlik rivayette bulunmuştur. Hicretin 32«nesindc bu fftni
hayattan ebedi hayata intikal etmiştir. Cennetle müjdelenen bahtiyarlardandır. (Geniş bilgi için, bk. İbn Sa*d, Tabakât, IH, 87-97, Bu hari et-Tftribu'l-
kebir, V, 240; İbn Ebî Hatim, et-Ceriı ve'Ma'dil, V, 247; Ebû Nuaym, Hüyeta'l-evliy», I, 198.100; lbnu'1-Esîr, ÜıdtiM-iâbe, III, 480-485; Zehebî
A'ttmn'n-nabetfi, i, 68-92; İbn Hacer, el-İsibe H, 416-417; Tehribu't-Tehrib, VI, 244; lbnu'l-tm*d , Ş«erttuVieheb, 1, 38; Ansârî, Asr-ı Satdel, 1, 400-
413).
[691

Bilâl b. Rcbah Ebû Abdillah. Ebû Beki' es-Sıddik'm hürriyetine kavuşturduğu bir büyük sahâbîdir. Bedir muharebe» başta olmak üzere bütan
savaşlara Rasûlti Ekrem (s.a.)'le beraber katılmıştır. Köle iken inancı uğruna korkunç İşkencelere tabı tutulmuş fakat bütün banlar onun Allah'ı (c.c.)
zikirden alakoyamamıştı. Bilindiği gibi O'nu efendisi Umeyye b. Halef, öğlenin yakıcı sıcağında kızgın kumlar üzerine yatırır, sonra da alev saçan «gır
kayaları göğsünün üzerine koyar; "Ya Muhammedi inkâr edersin veya-hutta Ölünceye kadar böyle kalırsın" derdi. O, " AJUh (c.c.) bir, Allah birdir 1'
demekten geri durmazdı. Bir gün yine bu haldi iken Ebû Bekr O'na tesadüf elti, satın alarak hürriyetine kavuşturdu,Rasûlü Ekrem (s. a.) den 44 hadîs
rivayet etmiştir. Bunlardan birini hem Buhar? ve hem de Müslim rivayet etmiş, ikisini de sadece Buhâri rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebû Beki',
Ömer, tbn Ömer, Üsftme b. Zeyd, Nehaî. Sa*id b. Müseyyeb rivayette bulunmuştur. Şam'da Hicrî 20. senede 60 küsur yaşında iken vefat etmiştir, (r.a.)
(Geniş bilgi tein bk. tbn Sa'd, Ttbmkit, İU, 165; tbn Ebî Hatim, el-Cerh ve't-tt'dU, U, 395; EbÛ Nuaym, HüyetuM-evHya, 1,147-151; lbnu'1-Esîr,
Üfdo'Htbe, 1,243; Zehc-bî, A'HiraB'n-ıınbcta, 1,347-360; tbn Hacer, el-tsftbt, 1,165; Tehribu't-Tehrib, 1,502; lbnu'1-lmâd, Şneritta A -zcbeb I, 31,
Ansârî, Asm Saadet, 11, 44-52).
[701

Müslim, tahâre 84; Tirmiri, tahftre 75; Mesai, tah&re 85; tbn Mftce. tahâre 89; Ahmed b. Hanbel, IV, 135; V, 281, 288, 439, 440; VI, 12, 13.



Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 277-280.

[721

Zafer Ahmet el-Osmani, tlau's-SttnM, I, 22.

[731

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 280-281.



T741

Buhârî, salftt 1, 25; Müslim, tahârc 72; Tirmizî, tahâre 70; Nesflt tahârc 96; tbn Mâce, tahlre84.

[25J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 281-282.

[76J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 282-283.

[221

Btireyde b. Husayb Efendimiz (s.a.)'c Mekke'den Medine'ye hicret ettiklerinde Gamîm adlı yerde seksen kişiyle gelerek sohbet şerefine ermiş,
yatsı namazını RasÛlü Ekrem (s.a.)'in arkasında kıldıktan sonra kavmine dönmüştür. Bedirden başka bütün savaşlara katılmıştır. Bir rivayete göre de (6
savaşa katılmıştır. Hz. Osman zamanında Hora san savaşma katılmış oradan da Merv'e gitmiş ve yerleşmişin-. Orada h. 63. yılında vefat etmiştir.
Horasan'da en son vefat eden sahâbî olarak bilinmektedir.

Kendisinden 1 64 hadîs-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan birini hem Buhârî ve hem de Müslim rivayet etmiş, ikisini sadece Buhârî, onbirini de sadece
Müslim rivayet etmiştir. Kendisinden de oğullan Abdullah, Süleyman ve Üsâmc, EbuM-MeRh el-Hûzelî ve cs-Şa'bî hadîs rivayet etmişlerdi. (Geniş
bilgi için bk. Ibn Sa'd, Tabak» t, IV, 241-242; VII, 365; Ibjı Ebî Hatim, et-Ccrh ve*Ma*dfl, II, 424; tbnu'l-Esîr, Üsdu'l A abe 1,209; Zchebî, A'llmu'n-
nttbeia, II, 469-471; Ibn Hacer el-İsâbt, !, 146; tbnu'l-tmâd, Şezertta A zeheb, I, 70; Ansârî, A»r-ı Saadet, II, 433-436.)

um

Tirmizt, edeb 55; tfcn Mace, tahâre 84; Libâs 3 1 ; Ahmed b. HanbeU V, 352.

[221

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 283-284.

[M

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 284-285.

[811

Buhârî, tahâre 35; Müslim, tahâre 75; Nesâî, tahâre 96; tbn Mâce, tahâre 84; Tirmizî, tahâre 72.

[M

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 285-286.

[831

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 286.

[841

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 286.

[851

Tirmizî, tahâre 71; Ibn Mâce, tahâre 86.

[861

Ubey b. lmâre kendisine İbn Ubftde de denilir. Sahabenin ilen gelenlerındendır. Mısır'da yerleşmiş, kendisinden Mest üzerine mesh ile ilgili bir
hadis rivayet edilmişse de onun da senedinde "İzdırâb" vardır. Ebû Hâtem onun isminin astında Abdullah b. Amr b. ÜrnmU Haram olduğunu,
künyesinin de Ebû Ubeyy olduğunu söyler.
[871

İbn Mâce, tahâre 87.

[88J

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve

[M

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve

[901

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve

[911

Tinnizî, tahâre 99; İbn Mâce, tal

[921

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve

[931

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve

[941

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve

[951

Ahmed b. Hanbel IV, 7.

[961

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve

[921

İbn Kudâme, el-Mugnl, I, 296.

[981

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve

[991

Tinnizî, tahâre 73.

rıooı

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 297.

[1011

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 297-298.

rıo2i

bk. 4607 numaralı hadis.

[1031

el-Haşr (59), 7.

11041

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 298-300.

11051

bk. 164. hadis; MA.Nâzıf, ei-Tftc, I, 106-107.



Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 286-288.
Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 288-291.
Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 291.
ı&re 559.

Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 291-292.
Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 292-294.
Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 294.

Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 294-295.

Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 295-296.



[106]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 300-301.

[107]

İbn Mâcc, tahâre 85; Tirmizî, tahâre 76, 80.

[108]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 301-302.

[109]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 302-303.

rııoı

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 303.

rıın

Nesaî, tahâre 102; İbn Mâce, tahâre 58; Tirmizi, tahâre 38.

LÜ21

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 304.

[113]

bk. Mübârekfüri.Tuhfelu'l-ahvezî, I, 168.

n i4i

bk. Mübârekfüri.Tuhfelu'l-ahvezî, I, 168.

[115]

Nesâî, tahâre 102; tbn Mâce, tahâre 58; Tirmizi, taftâre 38.

11161

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 304-305.

rını

Tirmizî, tahâre 38; Nesfıî, tahâre 102; fbn Mâce, tahâre 58.

[118]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 306.

n i9i

Ukbe b. Amir b. Abs b. Atnr Ebû Hammâd, cl-Cühcnî: Meşhur sahftbt, RasûlU Ekrem (s.a.»'den bir çok hadîs-i şerif rivayet etmiştir.
Kendisinden de bir çok sahfibî ve tabiî hadîs naklet m iştir. İbn Abbâs, Ebû Umflme Cübeyr b. Nüfeyr ve Ebû ldris el-Havlanî bunlardandır. Ebû Said
b. Yûnus der ki: "Ukbe (r.a.) kâri, ferâiz (miras hukuku) alimiydi. Güzel konuşan bir şâir ve yazardı. Kur'ân'ı Kerîm'i toplayıp bii/ kitap haline
belirenlerdendir. .Renurıuniiz A snıanhn.miKha&adar A vX':«üVi«ahiriini!fıhAfınııM> sır'da gördüm. Sonunda "Bu mushafı Ukbe b. Âmir gibi kendi
eliyle .»azdı" ibaresi vardı." Ukbe (r.a.) Dımask fethini Hz. Ömer'e ileten postacı idi. Pekçok fetihlerde hazır bulundu. Sıffîn savaşında Hz. Muâviye
safında bulundu. Daha sonra da Hz. Muâ-vtye kendisini Mısır'a emir ta'yin etti. Hicretin 58 senesinde Mısır'da vefat etti. (Bilgi için bk. tbn Sa'd.
Tabakftt, IV, 343,344; Buhârî et-Tarihu'l-kebfr VI, 430; İbn Ebî Ha-tim d-Cerh ve't-ta'dlt VI, 313; İbnu'l-Esîr Ü*du'l-ftalw IV, 53; Zehebî, A'ttmB'D-
nobea. ir, 467; İbn Ha cer. Tetazlbu'l-Tehrfb, VII, 242-244; H-lsftbe, VII, 21; Asm Saadet II. 441-444 (Şâmil Yayınlan).
[120]

Müslim, tahâre 17; Tirmizî, tahâre 41; Nesâî, tahâre 109.

[121]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 306-308.

[122]

bk. Buhftrt, İmân 33.

11231

bk. el-muttakî, Kenz-ül-Ummfıl IX, 46, 467, 468.

11241

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 308-309.

[125]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 310.

£126]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/311.

[1271

Concordanceda bu bflb'a numara verilmemiîlir.

H281

Buhârî, vudû' 54; Müslim, tahöre 86; Tirmkî, tahâre 44; Nesât, tahftre 101, İbn Mace, tfıhâre 72.

[129]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/311.

ÜM

bk. Buhari, vudû 54.

[131]

Nevevî, Şerha Müslim III, 171.

11321

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/311-313.

H331

Müslim, tahâre 86; Tirmizî, tahâre 44; İbn Mâce, tahâre 72; Nesâî, tahâre 101, Dârimi tahâre 3, 46; Ahmed b. Hanbel III, 132, 133, 154; V 225,

358.
[134]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/313.

[1351

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 313-315.

£1361

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/315.

£1371

ibn Mâce, tahâre 139.



[138]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 315-316.

[139]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 316-317.

11401

bk. lbn Mâce, tahâre 139.

[141]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/317-318.

[1421

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 318-319.

[1431

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/319.

[1441

Buharı, vudû 4, 34; büyü, 5; Müslim, hayz 98, 99; tbû DâvUd tahâre 67; salât 192; Tirmizî, tahâre 56; Nesâî, tahâre 114 A bn Mâce.'tahâre 74;
Ahmed b. Hanbel, H, 330, 410, 414, 435, 471; III, 12, 37, 50, 51, 53, 54, 96.
[145]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/319.

[1461

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 3 19-321.

[1471

Müslim, bayz 9; Tirmizî, tahâre 56; İbn M&ce, tahâre 74.

[148]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 321.

[149]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 322-323.

11501

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 323.

rışıı

Nesâî, tahâre 120,121; Tirmiri, tahâre 63; tbn Mfıce, tahâre 69, Ahmed b, Hanbel VI, 62.

[152]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 323.

[153]

bk. 712 numarıb hadis.

[1541

Noat, tahrire 121; Tİrmitf, tahâre 63. tbn Mftce, tahâre 6», Ahmed b. Hanbd VI, 2, 10,207.

[155]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 324-326.

[156]

el Bakara (2), 140.

[157]

Ncsaî, tahâre 121; Tirmizî, tahâre 63; lbn Mâce.'tahâre 69 Ahmed b. Hanbel VI, 2, 10, 207.

11581

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 326-327.

11591

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 327-328.

[160]

Mervân b. Hakan: Hicretten iki veya dört sene sonra dünyaya gelmiştir. Rasûlullah'-tan rivayeti olmamakla beraber sahâbîlerin büyüklerinden
hadis rivayet etmiştir. Kendisi fakîhlerden sayılır. Babası ile beraber Tâifte ikâmet ediyordu. Hz. Osman, Hakem "in Medîneye dönmesine izin verince
babası ile birlikte Medine'ye geldi. Hz. Aişe'nin safında Cemel, Hz. Muâviyc'nin safında Sıffin muharebelerine iştirak etti. Hz. Muâviye tarafından
Medine emirliğine tâyin edildi. Yezid b. Muâviye devrinde, İbnu'z-Zübeyr, bunları Medine'den çıkanncaya kadar.orada kaldı. Sonra Şam'a gitti.
Muâviye b. Ye-zîd b. Muâviye Ölünceye kadar Şam'da kaldı. Şamlıların bir kısmı Mervân'a biat ettiler. Hilâfet müddeti altı ay kadardır. H. 65
senesinin Ramazan ayında vefat etti. (Bilgi için bk. İbn Sa'd Tabakjt V, 35; Buhftrî, et-TârihÛ'l-keMr, VII, 368, fbnu'l-Esîr, Üsdu'l-ftabe, V, 144; et-
KftmH IV, 191; Zehebî, Tarih u'l-İslam, III, 70; A'lâmu'n-nubd*, III, 476-479; İbn Hacer, d-lsâbe, III, 477; Tefcriba't-TehzSb, X, 91; tbnu'l-tmad,
Şenratn'z-reheb, I, 73).
[1611

Büsra bint Safvfin, Mervân b. Hakem'in teyzesidir. AbdUlmelik b. Mervan'm ninesi olur.Abdullah b. Amr, Urve b. Zübeyr, Mervân b. Hakem ve
Sfiid b. Müseyyeb kendisinden rivayette bulunmuşlardır. (el-Menbel, II, 192).
[162]

İbn Mflce, tahâre 63, 64; Tirmizî, tahâre 61, 62; Nesflî, tahâre 117, gusül, 30; Dârimî, vudû 50; Muvattâ, tahâre 58; 60, 62; Ahmed b. Hanbel II,
223, 333, IV, 22, 23.
[1631

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 328-329.

[1641

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 329-331.

[1651

Buradaki şek râvîterden birinden gelmektedir.

11661

Tirmizî tahâre 62; Nesaî, tahâre 118.

[167]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 331-332.

H681

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 332-334.

H691

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 334.



[170]

Müslim, hayz 97; Tirmizî, salât 142; tbn Mâce, Mesâcid 12; Dârimî, salât 112; Ahmed bjHanbel 11,451,491, 509; IV, 67, 85, 86, 150, 288, 303,
352, V, 54, 55, 57, 93, 98, 100, 106, 108, 113.
[171]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 334-335.

[1721

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 335-337.

£1731

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 337.

[1741

İbn Mâce, Zebâih 6.

£175]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 337-338.

11761

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 338-339.

£1771

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 339.

11781

Aliye: Medine arazisinin yüksek kısımlarındaki yerlerdir. Medine'ye en yakın olanı dört mil, en uzak olanı da Necid istikâmetinde sekiz mil
mesafededir.
£179]

Müslim, Ztthd 2; Ahmcd b. HanbelJII, 365.

£180]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 339.

£1811

Müslim, Zühd 2.

11821

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 339-340.

£1831

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 340.

£184]

Buharı, vudû' 30; Müslim, hayz 91; Muvalta, tahftre 19; Ahmed b. Hanbel, 1,267,28!, 366, 1 1,389.

£185]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 340-341.

£186]

Aslında fakirlik ve zillet dilemek için söylenen bir bedduadır. Asıl manâsı "Ellerin topraklımın" demektir. Ancak burada levm için kullanılmıştır.
Çünkü RasûtuUah'm misafirle beraber yemek yerken BilâTin namaza çağırması uygun değildi. Fakat Rasûlullah, Allah'ın daveti olduğu için yemeği
bırakıp namaza gitmiştir.
£187]

Ahmed b. Hanbel IV, 252, 255.

£188]

Buradaki jüphe IbBu'l-Eabârt ye aittir.

£189]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 341-342.

£190]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 342.

£191]

İbn Mâce tahâre 66.

£192]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 342-343.

£193]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 343.

£194]

Ahmcd b. Hanbel I, 279* 361; VI, 306, 371, 419.

£1951

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 343-344.

11961

Tirmizî, tahare 59; Dftitmt, tahflre 15; Muvatti tahare 25.

£1971

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 344.

£198]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 344-345.

£1991

Buhârî, et'ime 53; Müslim, hayz 90; tirmizî, tahâre 41, 38; Nesaî, tahâre 121, 122; ibn Mâce, tahâre 65; Muvattft, tahâre 22; Ahmed b. Hanbel
1,264; II, 265, 271, 272,427, 45»* 479, 503, 529; IH, 264, 275; IV, 28, 30, 297, 413; V, 184, 188, 190, 192; VI, 89, 306,319,321,326,328,426,429, Not:
Bu kaynaklardaki hadîsler aynı konuda olmakla beraber, rivayetler farklıdır.
r2001

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 345.

£201]

Rasûlullah'm ashabmdandır. Efendimizden hadîs rivayet etmiştir. Mısır'da ikâmet etmiş, Mısırlılar kendisinden hadîs almışlardır. TaberTnin
nakline göre asıl adı Ast idi, RasûtuUah adım deştirerek Abdullah yaptı. Ahmed b. Muhammed b. Selime bu sa-1 hâbînin ölümünün Mısır'ın aşağı
kısnunda Sıkt eVKudur adındaki köyde olduğunu söyler. Mısır'da en son vefat eden sahâbîdir. Vefatı H. 85 yılında olmuştur. 86, 87,88 rivayetten" de
vardır.



12021

Buradaki şek râvflerden birine aittir.

12031

Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

[2041

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 345-347.

[205]

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 347.

12061

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil